BİR ZAMANLAR MECİTÖZÜ’NDE AKŞAMLAR BÖYLEYDİ

BİR ZAMANLAR MECİTÖZÜ’NDE AKŞAMLAR BÖYLEYDİ

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 5, 2026 - 11:27

Bizim gençliğimizde…

“Osanmak”, “yorulmak”, “bezmek”, “canım istemiyor” diye bir şey pek yoktu.

Panik atak nedir bilmezdik, saç dökülmesi nedir bilmezdik, kilo almak dert değildi. Şimdiki gibi her lokmanın hesabını da yapmazdık.

Ne bulursak yerdik.

Hem de öyle böyle değil…

Bugün o günlerde yediklerimizin yarısını yesek, tartının ibresi yüz otuz kiloyu gösterir herhâlde.

Ama yine de gençtik.

Çünkü gençlik biraz da hayatı hesaplamadan yaşamaktı.

Gündüz herkesin işi gücü vardı.

Kimi tarladan gelir, kimi dükkânını kapatır, kimi işini bitirirdi. Akşam olduğunda ise Mecitözü’nün sokaklarında başka bir hayat başlardı.

Kahvenin önünde buluşulurdu.

Bir arkadaş geç kaldı mı kimse “Nerede kaldı?” deyip telefonuna bakmazdı. Çünkü telefon yoktu.

Merak ederdik.

“Bir şey mi oldu acaba?”

Sonra birkaç kişi kalkar, geç kalan arkadaşın evine doğru giderdi.

Benim beklediğim insanların başında ise Tekin Yüksek gelirdi.

Tekin’in zamanında geldiğini pek hatırlamıyorum.

Ben hep ondan önce iner, beklerdim.

Biraz gecikince bir üst sokaktaki evlerine doğru yürürdüm. Her seferinde de kardeşi Erdal’a rastlardım.

“Erdal, Tekin nerede?”

Cevap hiç değişmezdi:

“Saç baş tarıyor daha…”

Tekin’in hazırlanması biraz uzun sürerdi.

Ama nihayet yan yana geldiğimizde doğru çarşının yolunu tutardık.

Çarşının merkezinde Metin Elmataş’ın çay ocağı vardı.

O çay ocağında birer çay içer, gelen geçene bakardık.

Asıl mesele çay değildi zaten…

Gözümüz yollardaydı.

“Acaba sevdiğimiz kızlar geçecek mi?”

Biraz sağa bakardık, biraz sola…

Sonra kızların sokağına doğru yürürdük.

Sokağın altından girer, üstünden çıkardık.

Her gidişimizde de sanki bizim geleceğimizden haberi varmış gibi, sevdiğimiz kızı mutlaka camda görürdük.

İnsan gençken ne kadar da kolay mutlu oluyormuş…

Bir pencere…

Bir bakış…

Bazen sadece birkaç saniye…

Sonra bütün akşam yüzümüzde anlamsız ama güzel bir tebessüm.

Mahalleye dönerken Baki Palabıyık’ın terzi dükkânına uğrardık.

Ardından Ahmet Pekcan’ın elbise dükkânına…

Nasıl bir elbise tarif etsek, sağ olsun hemen getirirdi.

Sonra Aytop’un ayakkabı dükkânına uğrar, oradan da mahalleye dönerdik.

Bir de Eczacı Mustafa vardı.

Onun çayının da ayrı bir tadı vardı.

Çünkü o yıllarda çay sadece içilmezdi.

Çay, sohbetin bahanesiydi.

Mahalleye döndüğümüzde kahvede video oynatılmıyorsa, maç yoksa zaten geriye tek bir şey kalırdı:

Muhabbet…

Sonra arkadaşlar birer birer gelmeye başlardı.

İsmail Doğan…

İsmail Uçar…

Savaş Çağlar…

Ramazan Çağrı…

Birol Dönmez…

Ali Göçeri…

Ali Taş…

Cengizhan Gezici…

Cengiz Gezici…

İsmail Şimşek, Arif Duran, Musa, Aziz kardeşler...

Ve derken okey taşları masaya dizilirdi.

Bizim okeyler öyle sıradan oyunlar değildi.

İddialıydık.

Hem de çok…

Eski usul oynardık.

Yenilen kalkar, diğer arkadaşlar onun yerine otururdu.

Bazen oyun kazanılır, bazen kaybedilirdi ama masadan kalkınca kimse birbirine küsmezdi.

Çünkü mesele okey değildi.

Mesele birlikte olmaktı.

Kahvenin hemen karşısında ekmek fırını vardı.

Somun ekmeğinin kokusu daha uzaktan gelirdi.

Fırının içine girmeden ekmeğin piştiğini anlardık.

Şimdi fırının içine kadar giriyoruz ama o kokuyu bulamıyoruz.

Belki ekmek aynı ekmektir.

Ama bizim burnumuzda artık çocukluğumuzun kokusu yok.

Fırının arkasında hamam vardı.

Belli günler kadınlara, belli günler erkeklere açıktı.

Gece geç saatlere kadar açık kalırdı.

Hamamcı Ali ise kahvehaneden neredeyse hiç ayrılmazdı.

Okey oynuyorsa, hamamına oynardı.

Ama gelin görün ki…

Biz onunla ne zaman okey oynasak, Hamamcı Ali bir şekilde yenilirdi.

Böylece hamamı yine bedavaya getirirdik.

Haftada en az iki kez hamama giderdik.

Mecitözü düğünlerinde damat hamama götürüldüğünde de arkadaşlarıyla birlikte giderdi Bizi de çağırırlardı.

Giderdik.

Birbirimizin sırtını ovar, sabunlar, yıkanır, güler, konuşurduk.

Şimdi düşünüyorum da…

Biz o günlerde sadece hamama gitmiyormuşuz.

Birlikte büyüyormuşuz.

Kahvehaneler saat 23.00'te kapanırdı.

Bekçi Topal Elvan veya bekçi Dursun Dönmez saat dolunca cama vurur:

“Haydi, kapatın!”

derdi.

Bekçi mahallemizde oturduğu için biraz idare ederdi.

Ama saat 23.30 olduğunda polis aracı gelirdi.

Kimsenin bir şey söylemesine gerek kalmazdı.

Işıklar söner…

Kahvede kimse kalmaz…

Kapı kilitlenirdi.

Ama gecenin bitmesi, sohbetin bittiği anlamına gelmezdi.

Kahveden sonra ışık direklerinin altında toplanılırdı.

O direklerin altında yapılan sohbetlerin tadına doyum olmazdı.

Bazen okeyde hile yapan olurdu.

Taş çalan olurdu.

Ama sonunda mutlaka itiraf edilirdi.

Çünkü o zamanlar arkadaşlık, kazanmaktan daha değerliydi.

Mahallemizde birden fazla kahvehane vardı.

Babalarımızın, büyüklerimizin bulunduğu kahvehaneye gitmezdik.

Onlar da bizim bulunduğumuz kahvehaneye gelmezdi.

Biz önce gidersek onlar başka kahveye geçerdi.

Aramızda görünmez bir mesafe vardı.

Ama o mesafe uzaklık değildi.

Saygıydı.

Sevgi vardı.

Hürmet vardı.

Merhamet vardı.

Büyük büyük konuşulmazdı.

Büyüklerin yanında nasıl oturulacağı, nasıl konuşulacağı bilinirdi.

Mahallede ya da köyde birinin vefat ettiği duyulduğunda ise hayat bir anda sessizleşirdi.

Sadece evlerde değil…

Kahvehanelerde de televizyon açılmazdı.

Kimse seyretmezdi.

Çünkü bir insanın acısı, herkesin acısı sayılırdı.

Bir de mektuplarımız vardı.

O zamanlar kimse kendi adresini kullanmazdı.

Gelen mektuplar Bakkal İsmail Kelem’in dükkânına gelirdi.

Birkaç günde bir gider, camın önünde topluca duran zarflara bakardık.

Bize gelen varsa alırdık.

Bir zarfın içinden çıkan birkaç satır, insanın bütün gününü değiştirirdi.

Şimdi herkesin telefonu var.

Mesajlar saniyesinde geliyor.

Ama nedense o zaman gelen bir mektubun heyecanını hiçbir bildirim veremiyor.

Çünkü biz sadece mektup almıyorduk.

Bir yerlerden bize ulaşan bir gönül taşıyorduk.

Şimdi dönüp o günlere baktığımda anlıyorum…

Bizim gençliğimizin en büyük zenginliği cebimizde değildi.

Ne çok paramız vardı ne de bugünkü imkânlarımız.

Ama arkadaşımız vardı.

Mahallemiz vardı.

Kahvemiz vardı.

Fırınımız vardı.

Hamamımız vardı.

Çayımız vardı.

Okeyimiz vardı.

Birbirimizi merak edecek kadar yakındık.

Birinin gecikmesine sebep arayacak kadar dosttuk.

Birinin ölümünde televizyonu kapatacak kadar hüzne ortaktık.

Büyüklerimize kahvehanede yer açacak kadar saygılıydık.

Ve bir arkadaşımızın evine, “Neden gelmedi?” diye gidecek kadar birbirimize emanettik.

Belki Mecitözü’nün o sokakları hâlâ orada…

Belki Metin’in çay ocağının bulunduğu yerden insanlar hâlâ geçiyor.

Belki fırınlar hâlâ ekmek pişiriyor.

Belki akşamları yine kahvehanelerde çaylar içiliyor.

Ama bizim gençliğimizin sesi artık o sokaklarda yok.

Çünkü bazı şeyler yaşandığı yerde kalmıyor.

İnsan büyüdükçe geçmiş, içinde taşıdığı bir memlekete dönüşüyor.

Bizim memleketimiz de biraz Mecitözü’ydü…

Biraz kahvehane…

Biraz fırın kokusu…

Biraz hamam buharı…

Biraz okey taşının sesi…

Biraz ışık direğinin altında uzayan gece sohbetleri…

Biraz da camdaki o beklenen yüz…

Ve en çok da birbirini kaybetmekten korkan insanların olduğu bir mahalleydi.

Şimdi herkesin adresi var.

Ama birbirimize ulaşmak zor.

Herkesin telefonu var.

Ama birbirimizi aramaya vakit yok.

Herkesin evi var.

Ama kapısını çalacak komşusu yok.

Belki de biz en büyük zenginliğimizi, farkına varmadan o yıllarda yaşadık.

Çünkü bizim gençliğimizde hayat daha fakirdi belki; ama gönüllerimiz birbirine daha zengindi.

Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.

Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.