HAYATTA KALMA KAFESİNDEN ÇIKMAK: BAZEN İHTİYACIMIZ OLAN ŞEY BİRKAÇ SAATLİK MOLA
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsan bedeninin tehlike karşısında verdiği tepki son derece güçlüdür. Savaşmak, kaçmak ya da donmak. Bu sistem, gerçek bir tehdit karşısında bizi korumak için vardır. Ancak insanın yaşadığı her tehlike dışarıdan gelmez. Bazen yıllarca taşınan bir kayıp korkusu, bazen gelecek endişesi, bazen ağır sorumluluklar ve bitmeyen yetişme telaşı, bedenin alarmını sürekli açık tutabilir.
Asıl yorgunluk da burada başlar.
Çünkü tehlike geçmiş olsa bile insan savaşmayı sürdürebilir.
Bir süre sonra hayat yaşanacak bir yer olmaktan çıkar; tamamlanması gereken işler, çözülmesi gereken problemler ve korunması gereken insanlar toplamına dönüşür. İnsan çalışır, kazanır, biriktirir, planlar, kontrol eder. Bunların hepsini daha iyi bir hayat kurmak için yaptığını düşünür. Fakat bir noktadan sonra araçlar amacın yerini alır.
Daha rahat yaşamak için çalışırken rahatlığını kaybetmek, daha güvende olmak için biriktirirken sahip olduklarının kaygısını taşımak, düzen kurarken kendi düzeninin dışına çıkamaz hale gelmek modern insanın çelişkilerinden biri.
Benim için bu meselenin en görünür tarafı ise kaybetme korkusuyla başlayan o uzun iç mücadelede ortaya çıktı.
İnsanın çok sevdiği birini kaybetme ihtimaliyle uzun süre yaşaması, ardından gerçekten kaybetmesi yalnızca bir acı bırakmıyor. Hayata karşı kurduğu güven duygusunu da sarsabiliyor. Böyle zamanlarda insan, bir daha kırılmamak için kendisini her şeye karşı korumaya başlayabiliyor.
Yeni insanlara mesafeli durmak, yeni dostluklara kapıyı kapatmak, sevdiği şeylerden uzaklaşmak, hatta hayatın küçük mutluluklarını bile gereksiz görmek…
Bütün bunların altında bazen tek bir düşünce yatıyor:
"Bir daha üzülmemek için kendimi korumalıyım."
Fakat insan kendisini acıdan korurken hayatın kendisinden de uzaklaşabiliyor.
Ben de uzun süre her şeyi bir mücadele olarak görmenin insanı ne kadar yorabileceğini düşünmeye başladığım bir dönemde, bir eğitim merkezinde tanıştığım öğretmenin söylediği bir cümleyi önemli buldum. Yoğun bir şeyler öğrenme isteğiyle hareket ederken, asıl ihtiyacın bazen daha fazla yük almak değil, zihne nefes alacak alan açmak olduğunu hatırlattı.
Sınava hazırlanan gençlerin "Ders çalışmalıyım, zamanım yok" diyerek zihinsel gelişimlerine katkı sağlayacak bir atölyeyi bile zaman kaybı olarak görmelerinden söz etti. Oysa sanat, müzik, spor ya da farklı bir uğraş yalnızca eğlence değildir. Bazen zihnin yeniden toparlanabilmesi için gerekli bir moladır.
Bu düşünce yetişkinler için de geçerli.
Hayatın bütün yükünü omuzlamış bir insanın karşısına bazen bir arkadaş çıkar ve çok basit bir şey söyler:
"Hadi çıkıyoruz."
Kısa bir araba gezisi, sevilen bir yemek, birkaç saatlik sohbet…
Dışarıdan bakıldığında hayatın ciddi meselelerinin yanında önemsiz görülebilir. Fakat o birkaç saat, insanın sürekli aynı düşüncenin içinde dönüp durmasını engelleyebilir.
Bence hayatın bize yaptığı küçük güzellikleri fark etmek biraz da bununla ilgili.
Bazen Allah'ın karşımıza çıkardığı bir öğretmen, bazen kapımızı çalan bir arkadaş, bazen hiç planlamadığımız yeni bir dostluk, bize aslında hayatın yalnızca mücadeleden ibaret olmadığını hatırlatıyor.
Ne var ki hayatta kalma moduna uzun süre tutunan insan, bu teklifleri de reddedebiliyor.
"Şimdi sırası değil."
"Önce sorumluluklarımı bitirmeliyim."
"Dinlenmeye hakkım yok."
"Sonra bakarım."
Oysa o "sonra", hayatın en fazla ertelenen kelimelerinden biri.
İnsan bazen dinlenmeyi hak etmek için önce bütün sorunlarını çözmesi gerektiğine inanıyor. Fakat sorunların hiç bitmediği bir dünyada bu anlayış, dinlenmeyi sonsuza kadar ertelemek anlamına geliyor.
Belki de burada tevekkülün başka bir yüzünü hatırlamak gerekiyor.
Tevekkül, hiçbir şey yapmamak ya da sorumluluklardan kaçmak değildir. Fakat her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını kabul edebilmektir. İnsan elinden geleni yaptıktan sonra hayatın tamamını kendi omuzlarında taşımak zorunda olmadığını da bilmelidir.
Bazen güneşte gerinen bir kedi gibi hiçbir şey yapmadan durabilmek de insanın hakkıdır.
Bir hedefe ulaşmadan.
Bir iş tamamlamadan.
Bir problemi çözmeden.
Sadece nefes alarak.
Çünkü sürekli mücadele eden insan, zamanla yalnızca bedenini değil, hayata karşı merakını da yoruyor.
Yeni bir insan tanımak, bir yere davet edildiğinde gitmek, sevdiği bir uğraşa vakit ayırmak, birkaç saat gülmek… Bunlar hayatın büyük sorunlarını çözmeyebilir. Ama insana neden yaşadığını hatırlatabilir.
Belki de mesele mücadeleyi tamamen bırakmak değil.
Mücadelenin hayatın tamamı olmadığını hatırlamak.
Kafesteki kuşun hikâyesi burada anlam kazanıyor. Fırtına bitmiş, tehlike ortadan kalkmış olsa bile kuş bir süre daha kanatlarını germeye devam edebilir. Çünkü dışarıdaki tehlikenin bitmesi, içerideki alarmın aynı anda susacağı anlamına gelmez.
İnsan da böyledir.
Bazen güvenli bir yerdeyizdir ama hâlâ kendimizi tehlikede hissederiz.
Bazen sevildiğimizi biliriz ama yine de yakınlaşmaktan korkarız.
Bazen önümüzde güzel bir hayat vardır ama gözümüz hâlâ geçmişteki fırtınadadır.
Belki iyileşmenin ilk adımı da tam burada başlar:
Her an güçlü olmak zorunda olmadığımızı kabul etmekte.
Bazen bir arkadaşın çağrısına "evet" demekte.
Bazen yeni bir dostluğa izin vermekte.
Bazen sevdiğimiz bir şey için birkaç saat ayırmakta.
Ve bazen hiçbir şey yapmadan, dünyanın biz olmadan da birkaç saat dönmesine izin vermekte.
Çünkü hayat yalnızca hayatta kalmak değildir.
Bazen hayata tutunmanın en sağlıklı yolu, bir süreliğine mücadele etmeyi bırakıp yaşamın kendisine yer açmaktır.
Kafesin kapısı açıldığında belki de önce uçmaya değil, kanatlarımızı gevşetmeye ihtiyacımız vardır.