PSİKİYATRİK SESSİZ ŞİDDET: “BEN HİÇBİR ŞEY YAPMADIM” SAVUNMASI
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Şiddeti tanımak kolaydır sanıyoruz.
Bağırmak, aşağılamak, tehdit etmek, fiziksel zarar vermek…
Peki hiçbirinin olmadığı yerde insan yine de zarar görebilir mi?
Daha zor soru şu:
Bazı psikiyatrik ilişkilerde zarar, yapılanlardan değil bazen yapılmayanlardan da doğabilir mi?
Ben tam bu noktada “psikiyatrik sessiz şiddet” kavramını tartışmaya açıyorum.
Başlangıçta önemli bir ayrımı özellikle yapmak gerekiyor: Burada psikiyatri mesleğini veya psikiyatristleri topluca eleştirmiyorum. Aksine mesleki sınırlarını titizlikle koruyan, hastasının kırılganlığını gözeten ve etik sorumluluğunun farkında olan çok sayıda psikiyatristi bu tartışmanın dışında tutuyorum.
Sözünü ettiğim mesele, bazı psikiyatrist-hasta ilişkilerinde ortaya çıkabilecek belirli bir davranış ve ilişki örüntüsüdür.
“Psikiyatrik sessiz şiddet” ifadesini psikiyatride kabul edilmiş bağımsız bir tanı, yerleşik bilimsel terim veya hukukta tanımlanmış bir suç adı olarak kullanmıyorum. Psikiyatrik ilişkinin kendine özgü koşulları içerisinde görünmez kalabilecek bir zarar ihtimalini tarif edebilmek için kavramsal bir çerçeve öneriyorum.
Çünkü her sessizlik şiddet değildir.
Her cevap vermeme manipülasyon değildir.
Her mesafe koyma terk etme değildir.
Bir psikiyatristin profesyonel sınır koyması kimi zaman yalnızca hakkı değil, mesleki sorumluluğudur.
Ancak bütün bunlar, bazı somut ilişkilerde sessizliğin zarar verici bir mekanizmaya dönüşemeyeceği anlamına da gelmez.
PSİKİYATRİK SESSİZ ŞİDDET NEDİR?
Psikiyatrik sessiz şiddet; bazı psikiyatrist-hasta ilişkilerindeki güven ve güç asimetrisi içinde, hastanın ruhsal ve duygusal kırılganlığının bilindiği veya mesleki olarak öngörülebilir olduğu bir durumda; gerekli sınırların açıkça konulmaması, ilişkinin niteliğinin belirsiz bırakılması, açıklama gerektiren bir sürecin sistematik biçimde yanıtsız bırakılması ya da sessizlik ve geri çekilmenin ilişkiyi yönetme aracına dönüştürülmesi sonucunda hastanın belirsizlik, bağımlılık, değersizlik, terk edilmişlik veya yoğun cevap arayışı içine sürüklenmesine yol açabilen zarar verici ilişkisel örüntüdür.
Bu tanımın merkezinde sessizlik değil, sessizliğin işlevi vardır.
Kavramın temelinde güç asimetrisi, bilinen veya mesleki olarak öngörülebilir kırılganlık, sessizlik ya da belirsizliğin bir ilişki örüntüsünün parçasına dönüşmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan ruhsal zarar bulunur.
En kısa ifadeyle:
Psikiyatrik sessiz şiddet, her psikiyatrik ilişkide var olduğu ileri sürülen bir olgu değil; belirli koşullar altında sessizlik ve belirsizliğin, psikiyatrik ilişkinin güç ve güven yapısı içerisinde öngörülebilir ruhsal zarar doğuracak biçimde yönetildiği veya sürdürüldüğü ilişkisel örüntüdür.
SINIR KOYMAK İLE BELİRSİZLİKTE BIRAKMAK AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Mesleğini etik sınırlar içerisinde sürdüren bir psikiyatrist açısından profesyonel sınır koymak son derece doğaldır.
“Bu iletişim biçimini sürdüremem.”
“Bundan sonra yalnızca şu çerçevede iletişim kurabiliriz.”
“Bu durum tedavi ilişkisini etkiliyor.”
“Başka bir uzmanla devam etmeniz daha uygun olacaktır.”
Bunlar hastanın hoşuna gitmeyebilir. Canını yakabilir, hatta öfkelendirebilir.
Ama sınırın görevi hastayı memnun etmek değildir.
Sınırın görevi belirsizliği ortadan kaldırmaktır.
Tartışılması gereken, sınırın açık biçimde konulduğu durumlar değildir.
Asıl mesele; bazı ilişkilerde sınırın bulanıklaşması, hastanın bu bulanıklığının fark edilmesine rağmen belirsizliğin devam etmesi ve sessizliğin daha geniş bir ilişki örüntüsünün parçası hâline gelmesidir.
Belirsizlik içerisinde kalan kişi cevap bulamadıkça daha fazla cevap arayabilir.
Ve burada önemli bir paradoks ortaya çıkabilir:
Belirsizlik iletişimi azaltmak yerine artırabilir.
Sonra artan iletişim, hastanın başından beri “sorunlu”, “takıntılı” veya “sınır tanımayan” olduğunun kanıtıymış gibi yorumlanabilir.
Oysa yalnızca sonuca değil, o sonucun hangi süreç içerisinde ortaya çıktığına da bakılması gerekir.
“SORUNLU HASTA” GÖRÜNTÜSÜ NASIL OLUŞUR?
Bazı uyuşmazlıklarda yalnızca ilişkinin son dönemine bakıldığında sürekli yazan, cevap isteyen, açıklama arayan veya yoğun duygusal tepki gösteren bir hasta görülebilir.
Sonra bütün hikâye tek kelimeyle açıklanabilir:
“Takıntı.”
Oysa asıl soru yalnızca:
“Hasta neden böyle davranıyor?”
olmamalıdır.
Bir soru daha sorulmalıdır:
“Bu noktaya nasıl gelindi?”
Öncesinde uzun süreli bir güven ilişkisi var mıydı?
Sınırlar açık mıydı?
Duygusal bağ fark edilmiş miydi?
Yakınlık ve mesafe arasında çelişkili bir süreç yaşanmış mıydı?
Hasta ilişkinin niteliğini yanlış anlamışsa bu yanlış anlamanın fark edildiği noktada ne yapılmıştı?
Belirsizlik azaltılmış mıydı, yoksa devam mı etmişti?
Bunların hiçbiri psikiyatristin baştan kusurlu olduğunu göstermez.
Ama bunların araştırılması da hastanın tanısı gerekçe gösterilerek gereksiz sayılamaz.
PSİKİYATRİK TANI, ANLATININ İPTAL TUŞU DEĞİLDİR
Burada eleştirdiğim şey psikiyatri bilimi değildir.
Eleştirdiğim şey, bazı durumlarda psikiyatrik tanının somut olayın araştırılmasının yerine geçirilmesi ihtimalidir.
Hasta itiraz eder:
“Semptom.”
Öfkelenir:
“Hastalığı.”
Bağ kurar:
“Bağımlılık.”
Açıklama ister:
“Takıntı.”
Elbette bunların gerçekten psikopatolojiyle ilişkili olabileceği durumlar vardır.
Sorun klinik değerlendirme yapılması değildir.
Sorun, değerlendirme yapılmadan tanının cevaba dönüştürülmesidir.
Psikiyatrik tanısı bulunan bir insanın her gözlemi yanlış değildir.
Psikiyatri hastası olmakla doğruyu söylemek birbirini dışlayan iki durum değildir.
Tanı açıklayıcı olabilir.
Ama tanı, her olayın otomatik açıklaması değildir.
SESSİZLİĞİN GÜCÜ NEREDEN GELİYOR?
Psikiyatrist-hasta ilişkisi sıradan bir sosyal ilişki değildir.
Hasta kimi zaman başka hiç kimseye anlatmadığı korkularını, travmalarını, utançlarını ve hayatının en kırılgan taraflarını hekimiyle paylaşır.
Psikiyatrist ise mesleki bilgiye ve klinik otoriteye sahiptir.
Bu nedenle ilişkinin yapısında belirli bir güç asimetrisi bulunur.
Bu güç asimetrisi psikiyatristi suçlu yapmaz.
Aksine, profesyonel sınırların neden bu kadar önemli olduğunu açıklar.
Fakat bazı ilişkilerde sınırlar bulanıklaşmışsa aynı güç farkı ortaya çıkan zararın değerlendirilmesinde önem kazanabilir.
Bir yabancının sessizliği ile uzun süre güven duyulmuş bir hekimin sessizliği aynı psikolojik anlamı taşımayabilir.
Bu durum hiçbir psikiyatristi hastasının bütün duygularından sorumlu hâle getirmez.
Ancak mesleki gücün bulunduğu yerde sınır yönetiminin önemini artırır.
SESSİZ ŞİDDETİN EN BÜYÜK GÜCÜ: GÖRÜNMEZLİK
Açık şiddeti anlatmak daha kolaydır.
“Bana bunu söyledi.”
“Bana bunu yaptı.”
“Beni bununla tehdit etti.”
Sessiz zarar iddiasında ise tek bir olay gösterilemeyebilir.
Çünkü tartışılan şey bazen tek bir olay değil, bir süreçtir:
Yakınlaşma.
Geri çekilme.
Belirsizlik.
Bekleme.
Yeniden temas.
Yeniden uzaklaşma.
Tek tek bakıldığında sıradan olabilecek davranışların zaman içerisinde oluşturduğu örüntüdür.
Bu nedenle böyle bir iddia araştırılacaksa tekil olayların yanında kronolojiye ve davranış örüntüsüne de bakılması gerekir.
AMA HER ZARARIN ARKASINDA KASIT ARANAMAZ
Kavramın sınırını çizmezsek kavram olmaktan çıkar ve suçlama aracına dönüşür.
Bir hastanın zarar görmesi, psikiyatristin mutlaka zarar vermek istediği anlamına gelmez.
Bir psikiyatrist doğru bir mesleki sınır koymuş olabilir ve hasta bundan yine de ağır biçimde etkilenebilir.
Ortaya çıkan psikolojik sonuç ile karşı tarafın kastı aynı şey değildir.
Dolayısıyla:
“Psikiyatrist cevap vermediyse sessiz şiddet uygulamıştır.”
şeklinde bir çıkarım yapılamaz.
Benim tartıştığım şey sessizliğin otomatik suçluluğu değil, bazı psikiyatrik ilişkilerde sessizlik ve belirsizliğin zarar üretme kapasitesidir.
SESSİZ ŞİDDET SUÇ MUDUR?
“Psikiyatrik sessiz şiddet” Türk Ceza Kanunu'nda bu isim altında düzenlenmiş bağımsız bir suç değildir.
Bir davranışın psikolojik açıdan zarar verici veya etik açıdan sorunlu olması da otomatik olarak ceza hukuku anlamında suç olduğu sonucunu doğurmaz.
Somut olayda ceza sorumluluğundan söz edilecekse kanunda düzenlenen belirli bir suçun unsurlarının ayrıca gerçekleşmiş olması ve bunun hukuka uygun delillerle ortaya konulması gerekir.
Etik ihlal başka şeydir.
Mesleki sorumluluk başka şeydir.
Tazminat sorumluluğu başka şeydir.
Ceza sorumluluğu başka şeydir.
Bu ayrımlar korunmalıdır.
“BEN HİÇBİR ŞEY YAPMADIM” HER ZAMAN CEVAP MIDIR?
Benim asıl sorguladığım nokta burada başlıyor.
Psikiyatride güvenli ilişki yalnızca yanlış bir şey yapmamakla kurulmaz.
Sınırı doğru zamanda koymakla, belirsizliği yönetmekle, duygusal bağı fark etmekle ve gerektiğinde tedavi ilişkisini açık ve güvenli biçimde yeniden yapılandırmakla da ilgilidir.
Bu nedenle bazı somut olaylarda:
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
cümlesi tartışmanın sonu olmayabilir.
Çünkü bazen sorulması gereken yalnızca ne yapıldığı değildir.
Ne yapılmadığı, hangi aşamada yapılmadığı ve ortaya çıkan sonucun mesleki açıdan öngörülebilir olup olmadığıdır.
Ben “psikiyatrik sessiz şiddet” kavramıyla psikiyatristleri suçlamıyorum.
Psikiyatri mesleğini hedef almıyorum.
Sessizliği de suç ilan etmiyorum.
Aksine mesleğini etik, bilimsel ve insani sınırlar içerisinde sürdüren psikiyatristlerle, sınırların bulanıklaştığı istisnai ve sorunlu ilişkileri birbirinden ayırabilecek bir kavram öneriyorum.
Çünkü genellemek de damgalamaktır.
Psikiyatri hastasını tanısıyla damgalamak ne kadar yanlışsa, bütün bir meslek grubunu bazı örnekler üzerinden damgalamak da o kadar yanlıştır.
Sorulması gereken daha dar ama çok daha önemli bir sorudur:
Bazı psikiyatrik ilişkilerde, öngörülebilir ruhsal zarar doğuracak biçimde sürdürülen sessizlik ve belirsizlik de mesleki ve hukuki değerlendirmenin konusu olabilir mi?
Bence bu soruyu sormanın zamanı geldi.
Çünkü bazen insanı yaralayan şey söylenen cümle değildir.
Hiç kurulmamış sınırdır.
Ve bazen psikiyatrik ilişkinin en zor sorusu:
“Bana ne yaptı?” değil, “Beni neden bu belirsizliğin içinde bıraktı?”dır.