Biz Gençliğimizde de Olduğumuz Gibiydik…
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Yazları gün daha ışımadan kalkardık. Horoz sesiyle uyanır, sabah serinliğini yüzümüzde hissederek tarlanın yolunu tutardık. Toprağın kokusu başka olurdu o vakit. Akşam güneş batana kadar çalışır, yorulur ama şikâyet etmezdik. Çünkü herkesin bir işi vardı… Ve herkes işini severek yapardı.
*
Yorgunluk vardı belki ama huzursuzluk yoktu. Ekmek alın teriyle kazanılırdı, o yüzden lokması da tatlı gelirdi.
*
Biz aynı tastan su içerdik. Şimdiki gibi herkes ayrı ayrı bardak aramazdı. Kimsenin aklına “hastalık bulaşır mı” sorusu gelmezdi. Bulaşmazdı da… Çünkü aramızda mesafe değil, samimiyet vardı.
*
Doktor en son çareydi bizim zamanımızda. Kolay kolay hastaneye gidilmezdi. Bir aspirin vardı; baş ağrısına da, diş ağrısına da iyi gelirdi, başka derde de… “Bir tane al geçer” denirdi. İnanırdık, geçerdi de.
*
Evlerimiz kalabalıktı. Ama kalabalık yük değildi. Sofralar uzun olurdu; işkefe, çörek veya mayalı ekmek bulunurdu. Kimse kimsenin yediğini içtiğini sayı sayar gibi saymazdı. Bereket vardı çünkü. Az şeyle doyar, az şeyle mutlu olurduk.
*
Düğünlerimiz ise bambaşkaydı… Perşembe akşamı başlar, pazar günü gelin gelene kadar sürerdi. Davul susmaz, zurna inlemesini kesmezdi. Halaylar çekilir, ıslıklar göğe yükselirdi.
*
Hele çocukların en çok beklediği an vardı… Damadın davul zurna eşliğinde çeşmeye götürülmesi. Halay çekerek, kahkahalar atarak, ıslıklar çalarak damadı köyün çeşmesine götürürdük. Orada banyo yaptırılır, şakalaşmalar olur, su şırıltısına kahkaha karışırdı. Sonra yeni damatlık elbiseleri giydirilir, omuzlarda, alkışlarla geri getirilirdi. O an köyün en neşeli anı olurdu.
*
Köyümüzde kapalı olan iki çeşme vardı. Adeta kapalı ev gibiydi; kapısı penceresi yoktu. Üç dört bacalıydı, her bacaya büyük kazan konurdu. Orada yumak yapılır, cimilirdi. Yünler, cullar yıkanırdı. Sadece su akan bir yer değildi; haberlerin paylaşıldığı, muhabbetin döndüğü, hayatın aktığı yerdi.
*
Ne düğün evine ağır gelirdi bu kalabalık, ne kimse “çok oldu” derdi. Herkes bir ucundan tutardı. Yemek yapılır, tabak taşınır, sofralar kurulur, toplanırdı. Hazır tabak kaşık o zamanlar yoktu. Kimse hesabını yapmazdı. Çünkü o düğün bir evin değil, köyün düğünüydü.
*
Küçükler büyüğe saygı duyardı. Büyükler küçüğün başını okşardı. Sevgi yüksek sesle söylenmezdi ama hissedilirdi. Merhamet anlatılmaz, yaşanırdı.
*
Biz o günlerin çocuklarıyız. Sevginin bedava olduğu, mutluluğun kolay bulunduğu, yardımlaşmanın doğal olduğu zamanların insanlarıyız.
*
O yüzden… Biz kökümüzü unutmadık. Anne babamızdan aldığımız terbiyeyi inkâr etmedik. Öğretmenlerimizin öğrettiği saygıyı kaybetmedik.
*
Biz dün neydiysek bugün de oyuz. Aynı tastan su içmiş, aynı sofrada büyümüş, aynı çeşmede kahkaha atmış bir neslin evlatlarıyız.
*
Ve o günlerin hatırası hâlâ içimizde capcanlı duruyor…
*
Şimdi zaman değişti, evler büyüdü ama sofralar küçüldü. İnsanlar çoğaldı ama gönüller daraldı. Aynı tastan su içmek değil, aynı masada oturmak bile zorlaştı.
*
Ama biz… O eski günlerin şahitleriyiz. Toprağın kokusunu, davulun sesini, çeşme başındaki kahkahaları unutmayanlarız. Sevginin hesap edilmediği, saygının pazarlık konusu olmadığı zamanlardan geldik.
*
Belki imkânımız azdı ama kalbimiz zengindi. Belki eşyamız azdı ama huzurumuz çoktu. Mutluluk satın alınmazdı, paylaşılırdı.
*
Ve biz hâlâ o günlerin terbiyesiyle yaşıyoruz. Eğilmeden, inkâr etmeden, kökümüzü unutmadan…
*
Çünkü insan geçmişini kaybederse, kendini de kaybeder. Biz kendimizi kaybetmedik. Kaybetmeyeceğiz.
*