ÇERÇEVEYİ ÇİZEN DEVLET’TİR
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye’de bazı meseleler vardır; yalnızca bugünü değil, yarını da ilgilendirir. Bazı kararlar vardır; yalnızca bir siyasi tartışmanın konusu değil, devletin güvenlik anlayışının, hukuk düzeninin ve toplumsal gelecek tasavvurunun parçasıdır.
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” de bu açıdan okunmalıdır.
Bu teklif üzerinden yürütülen tartışmalarda en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, slogan değil sağduyudur. Çünkü burada mesele yalnızca bir kanun metninin maddelerini tartışmak değildir. Mesele, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terörle mücadeleden terörün tasfiyesine, güvenlikten hukuka, silahların susturulmasından toplumsal bütünleşmeye uzanan bir süreci hangi şartlarla ve hangi devlet mekanizmalarıyla yöneteceğidir.
Ve en başta şu cümleyi kurmak gerekir:
Kimse panik yapmasın. Çerçeveyi çizen Devlet’tir.
Çünkü güçlü devlet, gelişmelerin peşinden sürüklenen değil, gelişmelerin sınırlarını belirleyen devlettir.
Devlet aklı tam da burada başlar.
Bu teklifin ruhunda dikkat çeken temel husus, herhangi bir siyasi veya toplumsal beklentinin kendiliğinden hukuki sonuç doğurmasının öngörülmemesidir. Aksine mekanizma, belirli ve ağır şartlara bağlanmaktadır. Örgütün fiilî varlığının sona erdiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi, silah ve mühimmatın teslim edilmesi ve bu tespitin Milli Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete’de yayımlanması gibi aşamalar, sürecin bir temenniye değil devletin doğrulamasına bağlandığını göstermektedir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü terör örgütleriyle mücadelede devlet, sözle değil sonuçla hareket eder.
Silah teslim edilmeden silah bırakılmış sayılmaz.
Örgütsel yapı ortadan kalkmadan örgüt sona ermiş kabul edilmez.
Devletin güvenlik kurumları doğrulamadan herhangi bir iddia devlet politikası haline gelmez.
Dolayısıyla burada esas olan, birilerinin ne söylediği değil, Devlet’in neyi tespit ettiği ve bu tespitin hangi hukuki mekanizmalarla teyit edildiğidir.
Bu nedenle toplumun bir kesiminde oluşabilecek “Acaba devlet geri mi adım atıyor?” endişesi de, “Her şey bitti, artık bütün meseleler çözüldü” rahatlığı da aynı ölçüde yanlış okumadır.
Devlet ne romantik bir iyimserlikle hareket eder ne de kontrolsüz bir korkuyla.
Devlet ölçer.
Devlet doğrular.
Devlet kayıt altına alır.
Devlet şart koyar.
Devlet denetler.
Ve gerektiğinde geri döner.
Teklifte bunun en açık göstergelerinden biri, belirlenen süre içerisinde yeniden terör suçu işlenmesi halinde ertelenen süreçlerin yeniden işletilmesidir. Başka bir ifadeyle düzenleme, tek taraflı ve koşulsuz bir af mantığı üzerine kurulmamaktadır.
Burada çok kritik bir devlet mantığı vardır:
Devlet kapıyı açabilir; fakat kapının eşiğini de kendisi belirler.
Bu, güvenlik devletinden vazgeçmek değil; güvenliği hukukla tahkim ederek daha ileri bir aşamaya taşımaktır.
Çünkü terörle mücadelede nihai hedef yalnızca teröristi etkisiz hale getirmek değildir. Asıl hedef, terörün beslendiği siyasi, ekonomik, sosyal ve psikolojik zemini ortadan kaldırmaktır.
Bir terör örgütünün silah bırakması önemlidir.
Fakat bundan daha önemlisi, silahın yeniden toplumsal bir karşılık bulamayacağı bir Türkiye inşa etmektir.
İşte toplumsal bütünleşme kavramı burada anlam kazanıyor.
Devletin gücü yalnızca güvenlik operasyonlarının kapasitesiyle ölçülmez. Devletin gerçek gücü, vatandaşlarının ortak geleceğe olan inancında ortaya çıkar.
Bir ülkenin iç cephesi sağlam değilse dışarıdaki tehditlere karşı elde edilen başarılar kalıcı olmayabilir.
Bu nedenle milli dayanışma, güvenlik politikasının alternatifi değildir.
Tam tersine, güvenlik politikasının stratejik tamamlayıcısıdır.
Ancak burada ince bir çizgi vardır.
Toplumsal bütünleşme, devletin güvenlik hassasiyetlerinden vazgeçmesi anlamına gelmez.
Tam aksine bütünleşmenin kalıcı olabilmesi için devletin güvenlik çıpasının sağlam olması gerekir.
Çünkü hukuk devletinin olmadığı yerde güven duygusu; güvenliğin olmadığı yerde toplumsal barış; toplumsal barışın olmadığı yerde de kalıcı bütünleşme kurulamaz.
Bu nedenle teklifin en önemli taraflarından biri de sürecin yalnızca siyasi iradeye bırakılmamasıdır.
Adalet, İçişleri, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarının yanı sıra Millî İstihbarat Teşkilatı ve Millî Güvenlik Kurulu mekanizmalarının sürece dahil edilmesi, konunun yalnızca siyasi değil, çok katmanlı bir devlet meselesi olarak ele alındığını göstermektedir.
Bu, Türkiye açısından önemlidir.
Çünkü terör meselesi yalnızca bir asayiş meselesi değildir.
Aynı zamanda istihbarat meselesidir.
Diplomasi meselesidir.
Sınır güvenliği meselesidir.
Ekonomi meselesidir.
Sosyal bütünleşme meselesidir.
Ve nihayetinde milli güvenlik meselesidir.
Böylesine çok boyutlu bir meseleye yalnızca bir kurumun penceresinden bakmak mümkün değildir.
Devlet aklı, bütün bu alanları aynı stratejik resmin içinde görür.
Teklifte Türkiye Büyük Millet Meclisinin düzenli biçimde bilgilendirilmesi ve bir İzleme Komisyonu oluşturulmasının öngörülmesi de bu açıdan ayrıca önemlidir.
Çünkü devletin güçlü olması ile devletin denetimsiz olması aynı şey değildir.
Tam tersine güçlü devlet, kendi kurumlarını da hukuk içinde çalıştırabilen devlettir.
Denetim devletin zayıflığı değil, kurumsal gücüdür.
Şeffaflık ise devlet sırrını ifşa etmek değildir.
Milletin bilmesi gereken ile devletin koruması gereken alan arasındaki sınırı doğru çizebilmektir.
İşte çerçeve tam burada ortaya çıkar.
Çerçeveyi çizen Devlet’tir.
Sosyal medya değildir.
Siyasi dedikodular değildir.
Provokatif açıklamalar değildir.
Terör örgütlerinin bildirileri değildir.
Dışarıdan yapılan telkinler değildir.
Devletin attığı adımları kendi siyasi beklentilerine göre yorumlayan çevreler de değildir.
Çerçeveyi Devlet çizer.
Çünkü devlet, yalnızca bugünün öfkesini değil, yarının güvenliğini düşünmek zorundadır.
Bu nedenle toplumun özellikle dikkat etmesi gereken nokta şudur:
Bu tür süreçlerde en büyük risklerden biri, bilgi kirliliğinin oluşturduğu psikolojik dalgalanmadır.
Bir cümle sosyal medyada dolaşıma girer.
Bir görüntü kesilir.
Bir açıklama bağlamından koparılır.
Bir iddia binlerce hesap tarafından tekrar edilir.
Sonra insanlar gerçek ile yorum arasındaki sınırı kaybetmeye başlar.
Devlet aklı ise tam tersini yapar.
Gürültünün içinden veriyi ayırır.
İddiayı doğrulamadan karar üretmez.
Duyguyu stratejinin yerine koymaz.
Ve en önemlisi, milletin güvenlik duygusunu başkalarının propaganda alanına bırakmaz.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey de budur.
Ne kontrolsüz bir coşku ne de kontrolsüz bir korku.
Ne “her şey bitti” rehaveti ne de “devlet teslim oluyor” paniği.
İhtiyacımız olan şey, soğukkanlı bir devlet aklıdır.
Çünkü terörle mücadele yalnızca silahların susturulmasıyla tamamlanmaz. Terörün yeniden üretilmesini sağlayan zeminin de kurutulması gerekir.
Bunun yolu ise güçlü hukuk, güçlü istihbarat, güçlü güvenlik, güçlü ekonomi ve güçlü toplumsal bağlardan geçer.
Devletin hedefi yalnızca terör örgütünü tarihe gömmek değil, terörün Türkiye’nin geleceğinde bir seçenek olabilme ihtimalini de ortadan kaldırmaktır.
Bunun için bazen sertlik gerekir.
Bazen hukuk gerekir.
Bazen sabır gerekir.
Bazen de devletin elindeki bütün araçları aynı stratejik hedef doğrultusunda kullanabilmesi gerekir.
Burada esas olan, devletin terörle mücadelede kazandığı mevziyi kaybetmeden yeni bir dönemin kapısını açabilmesidir.
Çünkü barış arayışı ile güvenlikten vazgeçmek aynı şey değildir.
Toplumsal bütünleşme ile taviz vermek aynı şey değildir.
Hukuki düzenleme ile hukuksuzluk aynı şey değildir.
Devletin kontrollü biçimde yeni bir süreç tasarlaması ile devletin kontrolü kaybetmesi arasında dağlar kadar fark vardır.
Bu nedenle Türkiye'nin önündeki tabloyu değerlendirirken bir kavramı unutmamak gerekir:
Egemenlik.
Egemenlik yalnızca sınırların korunması değildir.
Egemenlik, devletin kendi kararlarını kendi kurumlarıyla alabilmesidir.
Güvenlik politikasını kendisinin belirlemesidir.
Hukuki çerçeveyi kendisinin çizmesidir.
Kimden ne beklediğini kendisinin belirlemesidir.
Ve gerektiğinde, kendisinin koyduğu şartlara uymayanlara karşı yeniden devlet gücünü kullanabilmesidir.
İşte bu nedenle bu sürece korkuyla değil, devlet kapasitesine duyulan güvenle bakmak gerekir.
Elbette her kanun teklifinde olduğu gibi bu düzenleme de hukukçular, akademisyenler, siyasetçiler ve kamuoyu tarafından tartışılacaktır. Tartışılmalıdır da.
Demokratik devletlerde tartışma zafiyet değil, meşruiyetin bir parçasıdır.
Ancak tartışmanın zemini bilgi olmalıdır.
Önyargı değil.
Provokasyon değil.
Sosyal medya manipülasyonu değil.
Türkiye'nin geleceği üzerine konuşurken sorumluluğumuz, korkuyu büyütmek değil; aklı büyütmektir.
Bugün yapılması gereken tam olarak budur.
Devlete güvenmek, hiçbir şeyi sorgulamamak değildir.
Devlete güvenmek; devletin kurumlarını, hukukunu, güvenlik mekanizmalarını ve milli iradeyi esas alarak süreci soğukkanlı biçimde takip etmektir.
Çünkü Türkiye'nin en büyük gücü, yalnızca silahları değil; devlet geleneğidir.
Bu gelenek, gerektiğinde sertleşmeyi de bilir.
Gerektiğinde müzakere etmeyi de.
Gerektiğinde beklemeyi de.
Gerektiğinde kapıyı açmayı da.
Ama kapının anahtarını hiçbir zaman başkasına vermez.
Bugün toplumun bilmesi gereken en temel gerçek budur:
Kimse panik yapmasın.
Çünkü bu ülkenin kaderi sosyal medya yorumcularının elinde değildir.
Bu ülkenin güvenliği örgütlerin açıklamalarına göre şekillenmez.
Bu ülkenin geleceği dışarıdan çizilmiş senaryolara teslim edilmez.
Çerçeveyi çizen Devlet’tir.
Ve devletin görevi yalnızca bugünü kurtarmak değil, yarını güvence altına almaktır.
Türkiye, terörün gölgesinden çıkarken kendi devlet aklını kaybetmeden yürümelidir.
Çünkü gerçek zafer, yalnızca silahın susması değildir.
Gerçek zafer; silah sustuktan sonra devletin hukukunu, milletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü daha da güçlendirebildiği gündür.
Çerçeve bellidir.
Yetki bellidir.
Şartlar bellidir.
Denetim bellidir.
Ve en önemlisi:
Devlet ayaktadır.