Cezasızlığın Zirvesi: Batı Şeria’da Ateşe Verilen İnsanlık

Cezasızlığın Zirvesi: Batı Şeria’da Ateşe Verilen İnsanlık

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 5, 2026 - 09:50

Dünyanın Kör Noktasında Büyüyen Yangın

Gazze Şeridi’nde uzun süredir devam eden ağır yıkım, kitlesel sivil kayıpları ve insanlık tarihine karabasan gibi çöken trajedi, küresel kamuoyunun haklı olarak birinci gündem maddesini oluşturuyor. Ancak bu büyük felaketin gölgesinde, haber bültenlerinin ve diplomatik koridorların hemen arkasında kalan, sistematik bir biçimde büyütülüp beslenen başka bir dehşet alanı var: İşgal altındaki Batı Şeria. Buradaki baskı, mülksüzleştirme ve şiddet sarmalı, kontrol dışı gelişen ya da münferit kabul edilebilecek olaylar silsilesi değildir. Aksine, uzun yıllardır adım adım dokunan, devlet aklıyla korunan ve bugün itibarıyla cezasızlık zırhıyla tamamen kontrolden çıkan kurumsal bir stratejinin doğrudan sonucudur.

Son olarak Nablus’un güney kesiminde, Tel köyünden Jalud’a kadar uzanan geniş bir coğrafi hatta yaşananlar, bu acı gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Dozajı her geçen gün artan, adeta organize bir çetecilik anlayışıyla hareket eden radikal Yahudi yerleşimciler, Filistinli sivillerin yaşam alanlarını hedef aldı. Araçlar, zeytinlikler, evler ve bir halkın nesiller boyu biriktirdiği alın teri ateşe verildi. Bu sahneler, sadece alevler içinde kalan mülklerin görüntüsü değildir; aynı zamanda uluslararası hukukun, insan hakları sözleşmelerinin ve evrensel ahlaki ilkelerin küllerinden ibaret kaldığının açık bir resmidir.

 

Sistemleşmiş Talan: Yerleşimci Terörünün Anatomisi

Batı Şeria’da cereyan eden bu olayları doğru okuyabilmek için “yerleşimci” kavramının arkasındaki ideolojik ve askeri mekanizmayı parçalarına ayırmak gerekir. Uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseqi kararlarına göre, işgal altındaki topraklarda kurulan tüm sivil yerleşim birimleri tamamen yasa dışıdır. Ancak kâğıt üzerindeki bu hukuki gerçeklik, sahada yıllardır ayaklar altına alınmaktadır. Kendilerine sağlanan özel imtiyazlarla, ağır silahlarla donatılmış ve ideolojik fanatizmle körleşmiş bu gruplar, bölgede sivil bir nüfus gibi değil, paramilitar bir güç gibi hareket etmektedir.

Nablus çevresinde Tel’den Jalud’a uzanan hat, Filistin halkının tarımsal üretim ve coğrafi bütünlük açısından en kritik yaşam alanlarından biridir. Bu bölgede kundaklanan her araç, ateşe verilen her zeytin ağacı ve yakılan her ev, tesadüfi bir öfke patlamasının değil, son derece planlı bir “mülksüzleştirme ve insansızlaştırma” stratejisinin parçasıdır. Amaç açıktır: Filistinlileri kendi öz topraklarında gündelik hayatı sürdüremez hale getirmek, can ve mal güvenliğini tamamen ortadan kaldırarak onları göçe zorlamak ve boşaltılan alanlara yasa dışı yerleşim birimlerini genişleterek el koymaktır.

 

Devlet Korumasında Kundakçılık ve Cezasızlık

Bu saldırıların en dehşet verici ve kabul edilemez tarafı, eylemlerin gerçekleştiği koşullardır. İsrail işgal güçlerinin tam denetimi ve gözetimi altında bulunan alanlarda, yüzleri maskeli ve elleri benzin bidonlu onlarca fanatik grup, saatler süren vandalizme imza atmaktadır. Olay anında Filistinlilerin kendilerini koruma imkânı ellerinden alınmakta; buna karşın mülkleri ateşe veren radikal gruplar, güvenlik güçlerinin koruması altında eylemlerini tamamlayıp emniyetle bölgeden ayrılmaktadır. Kendi toprağını ve evini korumaya çalışan Filistinliler ise gaz bombaları, plastik veya gerçek mermilerle hedef alınmaktadır.

Bu tablo, vandalizmin sadece bir grup fanatiğin işi olmadığını, arkasında devasa bir cezasızlık mekanizmasının yattığını kanıtlamaktadır. Soruşturulmayan dosyalar, gözaltına alınıp birkaç saat sonra serbest bırakılan saldırganlar ve mahkemelerde aklanan suçlular... Bu cezasızlık zırhı, radikal gruplara “Siz yakabilirsiniz, biz sizi koruruz ve yargılamayız” mesajı vermektedir. Bu durum, yargı sisteminin ve devlet otoritesinin suça açıkça ortak olması anlamına gelmektedir.

 

Aşırı Sağcı Söylemler ve Meşrulaştırılan Şiddet

İsrail’deki mevcut siyasi yapı ve hükümet dengeleri, bu terör dalgasının en büyük yakıtıdır. Kabinede yer alan ve geçmişte radikal söylemleriyle, ırkçı tutumlarıyla tanınan figürlerin devletin kritik kademelerine getirilmesi, yerleşimci şiddetini marjinal bir unsur olmaktan çıkarıp resmi bir devlet politikası haline getirmiştir.

Yasa dışı yerleşimlerin genişletilmesinden ve kolluk kuvvetlerinden sorumlu bakanların, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini ve şiddet eylemlerini teşvik eden açıklamaları, sahaya doğrudan bir emir olarak yansımaktadır. “İntikam” söylemlerini, ırkçı ve nefret dolu kışkırtmaları siyasetlerinin merkezine oturtan bu zihniyet, Nablus’ta yanan yangının esas failleridir. Kendi siyasi ikballerini, nefreti ve çatışmayı körüklemekte bulan bu figürler, bölgeyi geri dönülemez bir kaosa sürüklemektedir.

 

Uluslararası Toplumun Derin İkiyüzlülüğü

Nablus’taki köylerde yangınlar yükselirken, uluslararası toplumun tepkisi her zamanki gibi basat açıklamalar, “endişe duyuyoruz” kalıpları ve içi boş kınama mesajlarından öteye geçememektedir. Batılı güçlerin, dünyanın farklı coğrafyalarındaki hak ihlallerinde takındığı şahin tutum, konu Filistin ve İsrail hükümetinin uygulamaları olduğunda yerini felç edici bir sessizliğe ve çifte standarda bırakmaktadır.

Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdindeki girişimlere rağmen, yasa dışı yerleşimlerin genişlemesini engelleyecek somut yaptırımların uygulanmaması, İsrail üzerindeki diplomatik ve ekonomik baskıların yetersiz kalması, kundakçıların elindeki benzini artıran en büyük etkendir. Kınama metinleri, yakılan bir zeytin ağacını geri getirmediği gibi, evleri yakılan ailelerin can güvenliğini de sağlamamaktadır. Somut yaptırımlardan uzak her söz, işgalci anlayış tarafından bir “yeşil ışık” olarak algılanmaktadır.

 

Çökertilen İnsanlık Onuru ve Unutulmayacak Hafıza

Tel’den Jalud’a kadar uzanan o yangın hattında ateşe verilen şey, sadece metal yığınlarına dönen araçlar ya da küre dönen zeytinlikler değildir. Orada yakılan şey, insanlığın evrensel değerleri, adalet duygusu ve birlikte yaşama umududur. Bir insanın doğup büyüdüğü topraklarda, alın teriyle inşa ettiği yaşamın gözlerinin önünde küle çevrilmesi, herhangi bir hukuki terimle açıklanamayacak kadar büyük bir vicdan yarasıdır.

Ancak bu zorbalığı planlayanlar ve uygulayanlar bir şeyi gözden kaçırmaktadır: Şiddet ve kundakçılık geçici bir korku yaratabilir, ancak bir halkın toprağına ve hafızasına olan bağlılığını ortadan kaldıramaz. Gasp edilen mülklerin, yakılan araçların ve yıkılan evlerin külleri arasından silinmeyecek tek şey, bu zulme karşı direnen insanların meşru haklılığıdır.

Tarih, sadece gücü elinde tutanları ve onların silahlarını değil; aynı zamanda bu güce güvenerek insanlığı ateşe verenleri ve bu barbarlığa karşı sessiz kalanları da mahkûm edecektir. Cezasızlığın ve zorbalığın zirvesine ulaşan bu politikalar son bulmadığı, yasa dışı yerleşimci terörü uluslararası hukuk önünde hak ettiği cezayı almadığı sürece, Orta Doğu’da ne kalıcı bir barıştan ne de küresel bir adaletten söz etmek mümkün olacaktır.