CHP’yi Yönetmek mi Zor, Türkiye’yi Yönetmek mi?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türk siyasetinin son elli yılına baktığımızda ilginç bir gerçekle karşılaşıyoruz. Türkiye’yi yönetmek için yola çıkan birçok siyasetçi, aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinden çıkmış ya da CHP ile yolları bir noktada kesişmiş isimlerdir. Bu durum, CHP’nin yalnızca bir siyasi parti değil, aynı zamanda Türk siyasetinin en büyük üretim merkezlerinden biri olduğunu göstermektedir.
Çocukluğumuzdan itibaren CHP hakkında çok farklı hikâyeler dinledik. Köy kahvelerinde, tarlalarda, dedelerimizin anlattığı hatıralarda CHP’nin tek parti dönemine ilişkin eleştiriler eksik olmazdı. Kimi zaman dinî hayat üzerindeki baskılar anlatılır, kimi zaman vatandaşla devlet arasındaki mesafenin büyüklüğünden söz edilirdi. Özellikle Anadolu insanının hafızasında CHP, uzun yıllar boyunca devletin temsilcisi olmuş; milletin temsilcisi olma konusunda ise ciddi eleştirilere maruz kalmıştır.
Ancak siyaseti yalnızca geçmişin kırgınlıkları üzerinden okumak da doğru değildir. Çünkü Türk demokrasi tarihine baktığımızda CHP’nin sadece tartışmaların değil, aynı zamanda dönüşümlerin de merkezi olduğunu görürüz.
Bunun en önemli örneklerinden biri Adnan Menderes’tir. Cumhuriyet Halk Partisi saflarında siyaset yapan Menderes, daha sonra arkadaşlarıyla birlikte Demokrat Parti’yi kurarak Türk siyasetinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Çok partili hayatın güçlenmesinde önemli rol oynayan Menderes, özellikle ezanın yeniden Arapça okunmasına izin verilmesi gibi kararlarla Anadolu insanının gönlünde farklı bir yer edindi. Bugün hâlâ birçok kişi onu sadece bir başbakan olarak değil, milletle devlet arasındaki mesafeyi azaltmaya çalışan bir siyasetçi olarak hatırlamaktadır. İdam edilmesi ise hangi siyasi görüşten olursa olsun demokrasi tarihimizin en acı sayfalarından biri olarak hafızalarda yaşamaktadır.
Aslında CHP’nin doğurduğu siyasi hareketler yalnızca Demokrat Parti ile sınırlı değildir. Demokrat Parti’den Adalet Partisi’ne, oradan Doğru Yol Partisi’ne uzanan merkez sağ çizginin oluşumunda CHP’den kopan isimlerin etkisi vardır. Daha sonra Bülent Ecevit’in liderliğinde şekillenen Demokratik Sol Parti de CHP içerisindeki fikir ayrılıklarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Bülent Ecevit, Türk siyasetinin en dikkat çekici isimlerinden biridir. “Karaoğlan” olarak anılan Ecevit, farklı dünya görüşlerine sahip insanlar tarafından bile saygıyla anılabilen ender siyasetçilerden biri olmuştur. Özellikle Necmettin Erbakan ile kurduğu koalisyon hükümeti döneminde gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtı, onun siyasi kariyerinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak tarihe geçmiştir. Kıbrıs denildiğinde bugün hâlâ akla gelen ilk siyasi figürlerden biri Ecevit’tir.
Deniz Baykal dönemi ise CHP’nin muhalefet reflekslerinin en güçlü olduğu yıllar olarak hatırlanmaktadır. Baykal ile siyasi olarak aynı noktada olmayan birçok insan bile onun devlet meselelerindeki hassasiyetini teslim etmektedir. Özellikle dış politika ve millî güvenlik konularında hükümetle sert şekilde mücadele ederken dahi Türkiye’nin tezlerine zarar verecek bir çizgiye düşmemeye özen göstermesi dikkat çekiciydi. Bugün siyasette sıkça özlenen “devlet ciddiyeti” kavramı konuşulurken Baykal’ın isminin yeniden hatırlanmasının sebebi de budur.
Ve ardından Kemal Kılıçdaroğlu dönemi geldi.
Belki de CHP tarihinin en çok eleştirilen genel başkanlarından biri oldu Kılıçdaroğlu. Kendi partilileri tarafından da eleştirildi, rakipleri tarafından da. Seçim kaybettiği söylendi, karizmasının yetersiz olduğu iddia edildi, liderlik vasıfları sorgulandı.
Fakat aradan zaman geçtikçe farklı bir tablo ortaya çıkmaya başladı.
Bugün CHP içerisinde yaşanan tartışmalar, kurultay iddiaları, yolsuzluk soruşturmaları, parti içi çekişmeler ve birbirini suçlayan aktörler düşünüldüğünde insanın aklına şu soru geliyor:
Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten başarısız mıydı, yoksa yönetilmesi son derece zor bir yapıyı yıllarca ayakta tutmayı mı başarmıştı?
Bu soru artık daha anlamlı hale geliyor.
Çünkü bugün görüyoruz ki CHP sadece seçim kazanmakla ya da kaybetmekle açıklanabilecek bir siyasi yapı değil. Farklı ideolojilerin, farklı dünya görüşlerinin ve farklı siyasi beklentilerin aynı çatı altında bulunmaya çalıştığı çok katmanlı bir organizasyon. Böyle bir yapıyı yıllarca dağılmadan tutabilmek başlı başına bir siyasi beceri gerektiriyor.
Kılıçdaroğlu’nun en büyük başarısı belki de burada yatıyor.
Altı farklı siyasi partiyi aynı masa etrafında toplamak kolay bir iş değildi. Birbirine benzemeyen, hatta bazı konularda tabanları birbirine tamamen zıt olan siyasi hareketleri ortak hedef doğrultusunda bir araya getirebilmek Türk siyasetinde daha önce çok sık rastlanan bir durum değildi.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan oy oranı da aslında bunun göstergesiydi. Sonuç iktidar değişikliğiyle sonuçlanmamış olabilir. Ancak seçimlere yalnızca kazanan ve kaybeden üzerinden bakmak eksik bir değerlendirme olur. Masadaki krizler, bakanlık tartışmaları, adaylık tartışmaları ve son dakikaya kadar devam eden gerilimlere rağmen ortaya çıkan tablo, başarısızlıktan çok ciddi bir siyasi organizasyon kapasitesine işaret etmektedir.
Nitekim bu siyasi iklimin etkileri yerel seçimlerde de görüldü. CHP’nin elde ettiği yerel seçim başarısını yalnızca yeni yönetime bağlamak eksik bir okuma olur. O başarının temelinde uzun yıllar boyunca oluşturulan siyasi stratejinin ve toplumsal zeminin de önemli payı bulunmaktadır.
Elbette bugün CHP’nin yaşadığı sorunlar ortadadır. İddialar, tartışmalar, soruşturmalar ve parti içindeki mücadeleler kamuoyunun gözleri önünde yaşanmaktadır. Ancak bütün bu gelişmeler yaşanırken geçmişe dönüp baktığımızda Kemal Kılıçdaroğlu’nun yalnızca seçim sonuçlarıyla değerlendirilmesinin de haksızlık olacağını görmek gerekiyor.
Siyasette bazen başarı, iktidara gelmek kadar; farklı görüşleri aynı çatı altında tutabilmektir.
Bugün CHP’nin içinde bulunduğu tabloya bakıldığında insan ister istemez şu düşünceye kapılıyor:
Belki de Kemal Kılıçdaroğlu’nun asıl başarısı Türkiye’yi yönetmeye çalışmak değil, CHP’yi yıllarca yönetebilmeyi başarmaktı.
Ve görünen o ki, bu hiç de kolay bir iş değilmiş.