Kadın Cinayetleri: SEVGİ ÖLDÜRMEZ

Kadın Cinayetleri: SEVGİ ÖLDÜRMEZ

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 29, 2026 - 22:11

Bir kadın öldürüldüğünde, aslında yalnızca tetiği çeken parmak değil; o parmağı yıllarca besleyen yanlış düşünceler de sorgulanmalıdır. Çünkü hiçbir insan bir sabah uyandığında durup dururken katil olmaz. Cinayet, çoğu zaman "Sana aitim." zannedilen bir ilişkinin, "Hayır." cevabını kabullenemeyen bir zihniyetin ve şiddeti çözüm olarak gören anlayışın son perdesidir.

Bu nedenle kadın cinayetlerini yalnızca bir asayiş olayı ya da ceza hukuku meselesi olarak değerlendirmek, buzdağının yalnızca görünen kısmına bakmaktır. Elbette failler bağımsız yargı önünde en ağır şekilde hesap vermelidir. Ancak asıl mücadele, cinayeti işleyen kişiden önce, o cinayeti mümkün gören zihniyetle verilmelidir. Çünkü bir toplum, işlenen suçlara verdiği cezalarla değil; o suçların ortaya çıkmasını engelleyebildiği ölçüde güçlüdür.

Sorunun merkezinde çoğu zaman tek bir duygu vardır: sahip olma arzusu.

Oysa sevgi ile sahiplenmek aynı şey değildir. Sevgi güven üzerine inşa edilir; sahiplenme ise kontrol üzerine. Sevgi özgür bırakır, sahiplenme sınırlar. Sevgi saygıyı büyütür, sahiplenme korkuyu besler. Bir ilişkinin sağlıklı olup olmadığını belirleyen de tam olarak bu ayrımdır.

Ne yazık ki bazı insanlar, birlikte oldukları kadını hayat arkadaşı olarak değil, üzerinde hak iddia edebilecekleri bir kişi olarak görmektedir. Böyle bir anlayış zamanla kıskançlığı, baskıyı, tehditleri ve şiddeti sıradanlaştırır. En sonunda ise "Benim olmayacaksan, kimsenin olamazsın." gibi insanlık dışı bir düşünceye dönüşebilir.

Bu yüzden açık ve net ifade etmek gerekir:

Kadın, erkeğin malı değildir.

Evlilik de sevgililik de nişanlılık da hiçbir erkeğe bir kadının hayatı üzerinde mülkiyet hakkı vermez. İlişkiler özgür iradeyle kurulur; aynı şekilde özgür iradeyle sona erebilir. Bir ilişkiyi bitirmek suç değildir. Ayrılık, hiçbir koşulda şiddetin gerekçesi olamaz.

Toplum olarak yeniden düşünmemiz gereken kavramlardan biri de "namus" anlayışıdır. Namus, bir başkası üzerinde hüküm kurma yetkisi değil; insanın kendi ahlakı, dürüstlüğü ve karakteridir. Bir kadının yaşamı üzerinde karar verme hakkını kendinde görmek, namusu korumak değil; insan onurunu çiğnemektir.

Aynı şekilde dinî değerlerin de bağlamından koparılarak şiddeti meşrulaştırmasına izin verilmemelidir. Hz. Muhammed'in Veda Hutbesi'nde dile getirdiği "Kadınlar size Allah'ın emanetidir." sözü, tahakküm kurmanın değil; haklarını korumanın, onurlarına saygı göstermenin ve adaletle davranmanın çağrısıdır. Emanet, üzerinde sınırsız tasarruf hakkı bulunan bir mülk değil; korunması gereken bir sorumluluktur. Bu kutlu öğüdü şiddete gerekçe yapmak, hem dinî açıdan hem de vicdan açısından kabul edilemez.

Bir kadın sizi sevmekten vazgeçebilir.

Sizinle aynı hayatı paylaşmak istemeyebilir.

Hayatına başka bir yerde devam etmeyi seçebilir.

Bu karar sizi üzebilir, incitebilir ya da hayal kırıklığına uğratabilir. Bunların tamamı insani duygulardır. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, öfkesini hukuk ve vicdan süzgecinden geçirebilmesidir. Medeniyet tam da öfkenin en yüksek olduğu anda başlar.

Bir insan kendisini aynı anda mağdur, savcı, hâkim ve infaz memuru yerine koyamaz. Hukuk devletinde ceza verme yetkisi yalnızca bağımsız yargıya aittir. Yaşam hakkı, hiçbir öfkenin, gururun ya da hayal kırıklığının gerisine itilemez.

Kadın cinayetleriyle mücadeleyi yalnızca cezaların artırılması üzerinden tartışmak da eksik olacaktır. Caydırıcı hukuk elbette vazgeçilmezdir. Ancak güçlü devlet anlayışı, sadece suçluyu cezalandıran değil; suçu henüz işlenmeden önleyebilen devlettir.

Bugün birçok olay geriye dönüp incelendiğinde benzer risk işaretleri görülmektedir. Israrlı takip, tehdit, fiziksel şiddet, ekonomik baskı, sosyal çevreden uzaklaştırma, aşırı kontrol isteği ve ayrılığı kabullenememe davranışları, tek başlarına cinayet anlamına gelmez; ancak birlikte değerlendirildiklerinde ciddi risk oluşturabilirler. Bu nedenle önleyici mekanizmaların etkin işletilmesi, yalnızca hukuki değil aynı zamanda kamu güvenliği açısından da hayati öneme sahiptir.

Ancak sorumluluk yalnızca devlete ait değildir.

Şiddet çoğu zaman dört duvar arasında başlar; etkisi ise bütün topluma yayılır. "Bizi ilgilendirmez.", "Karı-koca meselesidir." ya da "Nasıl olsa barışırlar." anlayışı, bazen geri dönüşü olmayan sonuçların önünü açabilir. Açık tehditlerin ve sistematik şiddetin ciddiye alınması, ortak toplumsal sorumluluğumuzdur.

Kullandığımız dil de bu mücadelenin önemli parçalarından biridir. Bir kadının öldürülmesini "aşk cinayeti", "kıskançlık krizi" ya da "sevdiği için yaptı" gibi ifadelerle tanımlamak, farkında olmadan suçu romantikleştirebilir. Oysa sevgi öldürmez. Sevgi tehdit etmez. Sevgi, karşısındakinin iradesini yok saymaz. Bir insanın yaşam hakkını elinden alan eylem, aşkın değil; suçun konusudur.

Aileler ve eğitim kurumları ise bu mücadelenin temel taşıdır. Çocuklar kadınlara nasıl davranılması gerektiğini önce evde, sonra okulda öğrenir. Erkek çocuklarına reddedilmeyi kabullenebilmek, öfkeyi yönetebilmek ve kadınların iradesine saygı duymak öğretilmelidir. Kız çocuklarına ise "hayır" deme hakkının en temel insan haklarından biri olduğu anlatılmalıdır.

Hiçbir sevgi, zorla sürdürülemez.

Hiçbir aile, korku üzerine kurulamaz.

Hiçbir ilişki, baskıyla ayakta kalamaz.

Gerçek güç, bağırmakta ya da korku salmakta değil; öfkesini yönetebilmektedir. Gerçek karakter, insanın istediğini elde ettiğinde değil; istediğini elde edemediğinde ortaya çıkar.

Kadın cinayetleri yalnızca kadınların meselesi değildir. Bu, toplumun güvenlik, hukuk, adalet ve vicdan meselesidir. Bir kadının yaşam hakkını koruyamayan toplum, kendi huzurunu ve geleceğe olan güvenini de koruyamaz.

Bu nedenle mücadele yalnızca yasalarla değil; zihniyetle de verilmelidir. Evlerde, okullarda, üniversitelerde, ibadethanelerde, medyada ve kamusal hayatta aynı ortak dili konuşmak zorundayız. O dil; nefretin değil saygının, tahakkümün değil eşit insan onurunun, şiddetin değil hukukun dili olmalıdır.

Kadın cinayetleri, yalnızca bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda bir insanlık, hukuk ve medeniyet meselesidir. Değişmesi gereken yalnızca suçun cezası değil, suçu mümkün gören anlayıştır.

Bir kadının yaşam hakkı, hiçbir erkeğin öfkesinden, gururundan ya da hayal kırıklığından daha değersiz değildir.

Gerçek erkeklik, bir kadını susturmakta değil; onun iradesine saygı duyabilmektedir.

Gerçek güç, şiddet uygulamakta değil; öfkesine hâkim olabilmektedir.

Gerçek insanlık ise bir can almakta değil, bir canı yaşatabilmektedir.

Kadınların korkmadan yaşayabildiği, ayrılık kararlarının ölüm fermanına dönüşmediği, hukukun öfkeden üstün tutulduğu ve insan onurunun her türlü ilişkinin üzerinde görüldüğü bir Türkiye; yalnızca kadınlar için değil, hepimiz için daha güvenli, daha adil ve daha güçlü bir Türkiye olacaktır.