Yeni Orta Doğu'nun Ekonomi Nehri: Petrolün Taşıdığı Tarihî Miras
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Tarih bazen silahlarla, bazen diplomasiyle, bazen de ekonomiyle yeniden yazılır. Bugün Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler, yüz yıl önce cetvelle çizilen sınırların artık tek belirleyici unsur olmadığını gösteriyor. Küresel güç mücadelesinin kızıştığı, Hürmüz Boğazı'ndaki her krizin dünya ekonomisini sarstığı bir dönemde Ankara ile Bağdat arasında gelişen enerji iş birliği, sıradan bir ticaret anlaşmasının çok ötesinde tarihî sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi'nin Ankara'da dile getirdiği, "Türkiye'ye günde 1 milyon varil petrol verebiliriz." açıklaması, aslında yeni bir jeopolitik dönemin ilanıdır. Çünkü mesele yalnızca petrol değildir. Mesele, Orta Doğu'nun ekonomik merkezinin yeniden şekillenmesidir.
Türkiye yıllardır enerjide dışa bağımlılığın oluşturduğu ağır faturayı ödeyen bir ülkedir. Her yıl milyarlarca dolar enerji ithalatına ayrılıyor. Küresel krizler, savaşlar ve ambargolar petrol fiyatlarını yükselttiğinde bunun yükünü doğrudan Türk milleti hissediyor. Böylesine kritik bir dönemde komşu Irak'tan güvenli şekilde sağlanacak günlük 1 milyon varillik petrol akışı, Türkiye açısından yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda millî güvenlik meselesidir.
Ancak bu gelişmenin asıl önemi, Türkiye'nin artık sadece petrol satın alan bir ülke olmaktan çıkmaya başlamasıdır. TPAO'nun Kerkük sahalarındaki yatırımları, Türkiye'nin üretimin de ortağı olacağı yeni bir dönemin habercisidir. Enerjiyi tüketen değil; üreten, yöneten ve dünyaya ulaştıran bir Türkiye vizyonu giderek güç kazanmaktadır.
Bu noktada gözler ister istemez Kerkük ve Musul'a çevriliyor.
Çünkü bu iki şehir yalnızca petrol rezervleriyle değil, Türk milletinin tarihî hafızasındaki yerleriyle de özel bir anlam taşımaktadır. Osmanlı Devleti'nin ayrılmaz parçaları olan Kerkük ve Musul, Misak-ı Millî sınırları içerisinde değerlendirilmiş, ancak dönemin uluslararası şartları sonucunda 1926 Ankara Antlaşması ile Irak'a bırakılmıştır. Bu karar, Türkiye Cumhuriyeti'nin gençlik döneminde alınmış zor bir diplomatik tercihti.
Aradan geçen bir asırda Orta Doğu defalarca değişti. Devletler yıkıldı, yeni yönetimler kuruldu, sınırlar fiilen farklılaştı. Bugün Suriye'den Irak'a kadar uzanan coğrafyada yaşanan gelişmeler, yüz yıl önce çizilen haritaların değişmez olmadığını gösteriyor.
Elbette bugün Kerkük ve Musul uluslararası hukuk bakımından Irak'ın egemenliği altındadır. Türkiye'nin de resmî politikası Irak'ın toprak bütünlüğüne saygıdır. Ancak bu gerçek, Türkiye'nin bu şehirlerle tarihî, kültürel, ekonomik ve insani bağlarını ortadan kaldırmamaktadır.
Asıl dikkat çekici olan ise yeni dönemde ortaya çıkan fiilî entegrasyondur.
Kerkük petrolü Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaşıyor...
Kalkınma Yolu Türkiye'yi Basra'dan Avrupa'ya bağlayan ana arter hâline geliyor...
Türk şirketleri Irak'ın yeniden inşasında görev alıyor...
Türk savunma sanayii Irak'ın güvenlik altyapısına katkı sağlıyor...
Terör örgütlerine karşı ortak mücadele yürütülüyor...
Ekonomi derinleştikçe güvenlik güçleniyor, güvenlik güçlendikçe yatırım artıyor.
Belki de yirmi birinci yüzyılın en büyük gerçeği tam da budur: Artık ülkelerin etkisi yalnızca askerî sınırlarla değil, ekonomik nüfuz alanlarıyla ölçülmektedir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yıllardır dile getirdiği "Kazan-kazan" anlayışı tam da bu tabloyu tarif etmektedir. Güçlü Türkiye, güçlü Irak demektir. Güvenli Irak ise güvenli Türkiye anlamına gelir.
Belki gelecekte sınırlar değişmeyecek; fakat sınırların ekonomik anlamı değişecektir. İnsanların, malların, enerjinin ve yatırımların serbestçe hareket ettiği bir coğrafyada Kerkük ve Musul, Türkiye için yabancı şehirler değil; ortak refahın üretildiği stratejik merkezler hâline gelebilir.
İşte bu yüzden günlük 1 milyon varil petrol yalnızca bir enerji anlaşması değildir.
Bu rakam; Türkiye'nin enerji merkezi olma hedefidir.
Bu rakam; Kalkınma Yolu'nun can damarıdır.
Bu rakam; terörden arındırılmış bir bölgenin ekonomik temelidir.
Ve belki de en önemlisi...
Bu rakam, yüz yıl önce siyaset masalarında koparılan tarihî bağların, bu kez ekonomi, yatırım ve ortak kalkınma yoluyla yeniden güçlenmeye başladığının işaretidir.
Tarih bazen savaş meydanlarında yazılır.
Bazen de boru hatlarında...
Bugün Ankara ile Bağdat arasında akacak petrol, yalnızca enerji taşımayacaktır.
Belki de yeni yüzyılın barışını, refahını ve ortak geleceğini taşıyacaktır.