Elması Tenekeye Değişenler: Ahir Zamanda Aile ve Sadakat Ortamı

Elması Tenekeye Değişenler: Ahir Zamanda Aile ve Sadakat Ortamı

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Haziran 14, 2026 - 11:32

Bir büyüğümün o zarif ifadesiyle başlamak isterim söze: "İnsan, gönül bağı kurduğu kimselerin ahlâkından, dilinden ve ruh halinden nasiplenir. Dengine rast gelmek; yoldaşlıkta da dostlukta da, ömrün en ince lütfudur. Nice güzel huylu insan, yanlış yarenlikte solarken; bazıları bir dostun varlığıyla büsbütün yeşerir..."

Gerçekten de dengine rast gelmek, hayatın bize sunduğu en büyük, en kusursuz nimettir. Sizi anlayan, koşulsuz seven, yüzünüzü iki avcunun arasına alıp gözleriyle sakınan; sizi hayatının merkezine koyup, iftarda siz eve gelene kadar ezan okunsa da sofrada iftarını açmayan, hatta uyuya kalıp yine de aç bekleyen o vefalı eşlerin sayısı ne kadar azaldı, değil mi?

İşte bu gerçek sevgiyi, o yüce sadakati tatmadığımız için, anlık heveslerle kapımızı çalanları marifet zannediyoruz. Kayıplarımızın acısıyla içimizde yanan ateşi, geçici arzularla söndürmeyi bir çıkış yolu sanıyoruz. Oysa hayat, ucuz maceralarla boşa geçirilemeyecek kadar kısa ve kıymetli.

Bugün sizi hayatının merkezine alan, ailesinden fazla değer verip hizmetinizi eksik etmeyen, öksürdüğünüzde "Ateşin mi var?" diye bir bardak suyla başınızda biten bir eşin varlığı, o evdeki huzurun ta kendisidir. Sabah uyandığınızda yanınızda nefes alan o "can", hayatın gerçek anlamıdır.

Elması Bırakıp Cafcaflı Jelatinlere Koşmak...

Ne yazık ki insanoğlu, yanı başındaki elmasın kıymetini bilmek yerine; çocukların o cafcaflı, süslü jelatinli abur cuburlara koştuğu gibi, sonu hırs, şehvet ve entrika olan maceralara koşuyor. Sonra ne mi oluyor? Beden de ruh da kirlenince, "Organik olan şifadır" diyerek eski günlerin temizliğine, o saf özleme geri dönmeye çalışıyorlar. Ama nafile...

Soruyorum size: Herkesin imrenerek baktığı, "Böyle bir eşim olsa dünyada en mutlu ben olurdum" diye iç çektiği ve sadece size ait olan o asil kadını/adamı kaybedip, herkesin olanın peşinden koşmaya değer miydi? Elindeki elması, sırf ulaşılması kolay diye tenekeyle takas etmeyi bir "başarı" sayıyorsak; buna olsa olsa vefasızlığı, ahlaksızlığı ve kaybetmeyi kazanma başarısı (!) diyebiliriz.

Çünkü başarmak, zor olana sadık kalmaktır. Bugün toplumun "modernizm" kisvesi altında altını oyduğu, perişan ettiği şey tam olarak bu algıdır. Aşkı kavuştuğu anda şehvete kurban edenler, vuslatın bazen en derin yara olduğunu unutuyorlar. Basit insanları elde etmeyi bir zafer sananlar, aslında kendi bitmişliklerinin resmini çiziyorlar. Kalite ve asalet, her şeyden önce duruşta ve aile kavramına duyulan saygıdadır. Bugün herkes ailenin kutsallığını konuşuyor, ama ne acıdır ki kendi elleriyle o kutsallığın altına dinamit yerleştiriyor.

"Aslan Aslanı, Domuz Domuzu Eş Seçer"...

Yanınızdaki insan sizin karakterinizin aynasıdır. Aslan aslanı, domuz ise domuzu kendine eş seçer. Eşini gözünden kıskanmayan, sevdiğini namusu bilip sakınmayana bu topraklarda "adam" demek zordur.

Bizim geleneksel ocak anlayışımızda aile en kutsal kaledir. Komşu kutsaldır, arkadaşın ya da tanıdığın eşi bize emanettir. Yanlış yapılmaz, yapılanın da cezası bu toplumun vicdanında çok ağır kesilir. "Ne yerseniz osunuz" derler ya; bugün mayamıza, kültürümüze yapılan sabote girişimleri tam da bu yüzdendir. Çünkü en sağlam kale Türk aile yapısı, Türk adet ve görenekleridir. Bu kaleyi yıkmak için her koldan saldırıyorlar.

Bizim yaşıtlarımız çok iyi bilir; eskiden evlatlarımızı komşuya emanet edip giderdik. Şimdi hangi babayiğit evladını komşusuna güvenip de bakkala gidebiliyor? Şimdi hangi kadın, kızı varken rahatça evlenip o çocuğu yeni evine götürebiliyor? Ya da hangi kadın, kocasına güvenip bir kız arkadaşını evinde misafir edebiliyor?

Bakın, can yakıcı bir örnek anlatayım: Bir hocanın öğrencisine nişanlısı tecavüz ediyor. Kızcağız ağlayarak hocasına sığınıyor. Kadın üzülüyor, teselli olsun, ailesi bu halde görmesin diye evini açıyor, "Toparlanana kadar bende kal" diyor. Bir müddet sonra ne oluyor biliyor musunuz? Hocanın kocası, o sığınan öğrenciyle kaçıp evleniyor!

Bu Yangından Nasıl Çıkacağız?

Şimdi sizlere soruyorum: Güvenin ve ahlakın bu kadar yerlerde süründüğü bir ahir zamanda, biz evimize nasıl misafir alacağız? Biz nasıl kız çocuk yetiştireceğiz? Nasıl örnek anne-baba olacağız? Bir anne, yarın evlatlarının yüzüne nasıl bakacak?

Televizyonlardaki gündüz kuşaklarına, dizilerin içeriklerine bir bakın. Aile kavramını o kadar ucuzlattılar ki; kim kimin nesi, kim kimin kaçamağı belli değil. En acısı da, kiminin dini nikahın arkasına kendi işine geldiği gibi sığınması; kiminin ise "Eşim beni ihmal etti, beni aldatmaya itti" bahaneleriyle aile onurunu ve mahremiyetini hiçe sayması... Üstelik tüm bu ihanetlerin ardından boşanıp, o gayrimeşru hayatı yaşadıkları insanla evlenince, toplumun ve kendi sahte vicdanlarının gözünde "ak kaşık" gibi temizlendiklerini sanıyorlar.

Gençlere gidip, "Neden evlenmiyorsunuz, neslimiz yaşlanıyor, bir çocuk sevin, onun tadı başka" dediğimizde aldığımız cevap tokat gibi: "Ben böyle daha huzurluyum, evlenecek kız da kalmadı erkek de..." Ne kadar acı bir söz, ne kadar karanlık bir gelecek kaygısı değil mi? "Güvenecek, koşulsuz sevecek eş yok" feryadı, aile kavramının getirildiği uçurumu gözler önüne seriyor.

Üzgünüm ama kendi gelenek ve göreneklerimizi inkar ederek, eski aile yapımızdaki o köklü saygı ve sevgiyi yozlaştırarak, adına "batılılaşma" dediğimiz o sahte modernizme taparak bu zemini biz kendi ellerimizle hazırladık.

Geçmişler ola... Tabii eğer hala titreşip özümüze dönmeye niyetimiz yoksa.