ESKİDEN YOKLUK VARDI, BUGÜN NELERİ KAYBETTİK?
cumha.com.tr, tamamen tarafsız ve bağımsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazen insan bir köşe yazısı yazar, düşüncelerini paylaşır ve kalemini bırakır. Ama bazen o yazıya gelen bir yorum, insanı yeniden düşündürür, başka hatıraların kapısını aralar.
Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığım “Yollar Uzaktı, Gönüller Yakındı” başlıklı yazıma, Çorum Şehit Abdullah Tayyip Olçok Anadolu Lisesi Müdür Yardımcısı, kıymetli eğitimci Kenan Baştaş Hocamız çok anlamlı bir yorum yaptı.
Okurken yalnızca onun hatıralarını değil, kendi çocukluğumu, mahallemizi, köyümüzü, komşularımızı ve artık özlemle andığımız nice güzelliği yeniden hatırladım.
Kenan Hocamız anlatıyor...
Eskiden anneler çocuklarını okula gönderirken kapılarının önünde buluşur, uzun uzun sohbet ederlermiş. Çocuklar okullarına yürüyerek gider, yol boyunca arkadaşlarıyla konuşur, güler, paylaşırmış.
Akşam olduğunda komşular birbirine misafirliğe gider, çaylar demlenir, patlamış mısırlar hazırlanır, büyükler sohbet ederken çocuklar oyun oynarmış.
Kimse kimseye yük olmazmış.
Misafir geleceğini önceden haber vermek zorunda değilmiş. Kapı çalındığında yüzler asılmaz, gönüller açılırmış.
Evde ne varsa sofraya konulur, az olan paylaşılır, çok olan bereketlenirmiş.
Kenan Hocamızın şu tespiti ise üzerinde uzun uzun düşünmeye değer:
Bugün aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirini tanımıyor. Komşuluklar azalıyor, akrabalar birbirini ancak düğünlerde veya cenazelerde görebiliyor. Misafirliklerde bile sohbetin yerini cep telefonları alıyor.
Ne kadar doğru!
Eskiden evler küçüktü ama gönüller büyüktü. Bugün evler büyüdü, apartmanlar yükseldi ama birbirimize ayırdığımız zaman küçüldü.
Benim çocukluğumun geçtiği Çorum'un Mecitözü ilçesinde, Kayı Köyü'nde de hayat böyleydi.
İnsanlar birbirini tanır, birinin derdi olduğunda bütün mahalle haberdar olurdu.
Bir evde hastalık varsa komşular kapısını çalardı. Bir evde cenaze varsa herkes kendi acısı gibi sahiplenirdi. Düğün olduğunda yalnızca düğün sahibi değil, bütün mahalle sevinirdi.
Kimsenin kapısına gitmek için randevu alınmazdı.
Çünkü insanlar birbirinin hayatında yabancı değil, birer emanetti.
Üstelik o günlerde hayat bugünkü kadar kolay değildi.
Yollar uzaktı, imkânlar sınırlıydı. Her evde telefon, her kapıda otomobil yoktu. Çamaşır yıkamak, su taşımak, tarlada çalışmak, ekmeğini kazanmak büyük emek isterdi.
Ama bütün o zorlukların içerisinde insanı ayakta tutan bir güzellik vardı:
Dayanışma, merhamet, kanaat ve vefa...
Şimdi düşünüyorum da...
Biz çocukken yolda yürüyen yaşlı bir insan görsek, hele elinde taşıdığı bir yük varsa, tanıyıp tanımadığımıza bakmadan yardım etmeye çalışırdık.
Büyüklerimiz bize böyle öğretmişti.
Bir büyüğümüz içeri girdiğinde ayağa kalkardık. Konuşurken sözünü kesmemeye dikkat ederdik. Öğretmenimizin karşısında saygıyla dururduk.
Bunlar yazılı kurallar değildi.
Bunlar bizim terbiyemizdi, ailemizden öğrendiğimiz ahlakımızdı.
Bugün sokakta adres soran bir insana cevap vermeden yürüyüp gidenleri, yaşlı birinin yardım beklediğini fark etmeyenleri gördüğümde üzülüyorum.
Elbette bütün gençlerimiz böyle değil. Bugün de büyüklerine saygı gösteren, ihtiyaç sahibine yardım eden, vatanına ve milletine gönülden bağlı pırıl pırıl gençlerimiz var.
Ancak kabul edelim ki bazı değerlerimiz giderek zayıflıyor.
Peki, bunun sorumlusu yalnızca yeni nesil mi?
Hayır!
Biz büyükler, yaşatmadığımız bir değeri çocuklarımızdan nasıl bekleyebiliriz?
Çocuğumuzu hiç komşu ziyaretine götürmezsek komşuluğu nereden öğrenecek?
Bayramlarda büyüklerimizin elini öpmeye götürmezsek bayramlaşmanın güzelliğini nasıl bilecek?
Hastalarımızı ziyaret etmezsek merhameti, kabirlerimizi ziyaret edip geçmişlerimizi anmazsak vefayı nasıl tanıyacak?
Bir cenazede komşumuzun acısını paylaşmazsak dayanışmanın ne demek olduğunu nasıl anlayacak?
Bir düğünde birlikte sevinmeyi, bir sofrada ekmeği bölüşmeyi, bir büyüğün duasını almayı öğretmezsek bu güzel geleneklerimizi kim yaşatacak?
İşte asıl mesele burada!
Biz geçmişi anlatırken yalnızca eski evleri, eski sokakları, eski oyunları anlatmıyoruz.
Biz bir milletin hafızasını anlatıyoruz.
Örflerimizi, âdetlerimizi, aile terbiyemizi, komşuluk hakkını, büyüğe saygıyı, küçüğe sevgiyi anlatıyoruz.
Bunlar sıradan alışkanlıklar değildir.
Bunlar bizi biz yapan, millet olarak birbirimize bağlayan manevi köprülerdir.
O köprüler yıkılırsa yalnızca geçmişimizle değil, birbirimizle de bağımız zayıflar.
Elbette eski günlerin her şeyi güzel değildi. Yokluk vardı, yoksulluk vardı, zahmet vardı. Bugünün sağlık, eğitim, ulaşım ve iletişim imkânları geçmişle kıyaslanamayacak kadar gelişti.
Teknolojiye karşı değiliz. Gelişmeye, değişmeye, yeniliğe de karşı değiliz.
Ama bir şeyi unutmayalım:
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken insanlığımızı zorlaştırmamalı.
Telefonlarımız akıllandı diye gönüllerimiz birbirine yabancılaşmamalı.
Daha hızlı haberleşiyoruz ama birbirimizin hâlini daha az soruyorsak burada düşünmemiz gereken bir eksiklik var demektir.
Eskiden kilometrelerce yol yürüyerek ziyaret ettiğimiz akrabalarımıza bugün otomobillerimizle birkaç kilometre gitmeye üşeniyorsak mesele imkânsızlık değildir.
Mesele, önceliklerimizin değişmesidir.
Bir başka önemli mesele de vatan ve millet sevgisidir.
Bizim anlayışımızda vatan sevgisi yalnızca bayrağımızı görünce duygulanmak, millî bayramlarda güzel sözler söylemek değildir.
Vatan sevgisi; bu toprakların kültürüne, tarihine, insanına ve emanetlerine sahip çıkmaktır.
Ay yıldızlı bayrağımızın altında bizi millet yapan değerleri yaşatmaktır.
Anne babasına hürmet etmeyen, komşusunun hakkını gözetmeyen, yaşlısına sahip çıkmayan, yetimin gönlünü düşünmeyen bir toplumun yalnızca maddi imkânlarla güçlenmesi mümkün müdür?
Bir milletin gücü sadece yollarında, binalarında, fabrikalarında değil; insanlarının ahlakında, vicdanında ve birbirine duyduğu güvende de saklıdır.
İşte bu yüzden öğretmenlerimize de ailelerimize de büyük sorumluluk düşüyor.
Kenan Baştaş Hocamızın hatıralarını böylesine içten anlatması benim için ayrıca kıymetli.
Çünkü bir eğitimcinin görevi yalnızca ders anlatmak, sınavlara öğrenci hazırlamak değildir.
Çocuklarımıza dürüstlüğü, merhameti, vefayı, saygıyı, millet sevgisini ve güzel ahlakı kazandırmak da eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır.
Ancak okulda öğretilen değerler evde yaşatılmazsa eksik kalır.
Çocuklarımız söylediklerimizden çok yaptıklarımızı örnek alır.
Biz büyüklerimize saygı gösterirsek onlar da saygıyı öğrenir.
Biz komşumuzun kapısını çalarsak onlar da komşuluğu tanır.
Biz geçmişimize sahip çıkarsak onlar da köklerini unutmaz.
Sevgili dostlarım...
Biz eski günleri özlerken aslında yalnızca gençliğimizi aramıyoruz.
Bir selamın kıymetini, bir sofranın bereketini, bir komşunun samimiyetini, bir büyüğün duasını, bir dostun vefasını arıyoruz.
Geçmişi aynen geri getiremeyiz.
Ama geçmişin güzelliklerini bugünün imkânlarıyla yeniden yaşatabiliriz.
Bir komşumuzun kapısını çalmak, uzun zamandır görmediğimiz bir akrabamızı ziyaret etmek, bir büyüğümüzün elini öpmek, çocuklarımızı dedeleriyle ninelerinin hatıralarıyla buluşturmak için geç kalmış değiliz.
Yeter ki isteyelim.
Çünkü geçmişi unutmak yalnızca hatıraları kaybetmek değildir; geçmişin değerlerini unutmak, geleceğin karakterini de eksik bırakmaktır.
Kıymetli Kenan Baştaş Hocamıza, yazımıza kattığı değer ve bizleri yeniden o güzel günlere götüren samimi hatıraları için gönülden teşekkür ediyorum.
Onun anlattıkları bir kez daha gösterdi ki hepimizin hatıraları farklı olsa da özlediğimiz güzellikler birbirine ne kadar benziyor.
Ve son sözümüz şu olsun:
Biz çocuklarımıza yalnızca güzel bir gelecek bırakmaya çalışmayalım; o geleceği güzelleştirecek ahlakı, sevgiyi, saygıyı ve vefayı da miras bırakalım.
Çünkü köklerini unutan bir neslin geleceğe sağlam basması zordur.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.