NAMUSLUYMUŞ NAMUSSUZ!

NAMUSLUYMUŞ NAMUSSUZ!

cumha.com.tr, tamamen tarafsız ve bağımsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Kasım 7, 2026 - 10:47

Hani Şener Şen’in başrol oynadığı, 1984 yapımı “Namuslu” filmi var ya…

Hani sonu, çıkarcıların hep bir ağızdan haykırdığı “Namusluymuş namussuz!” sözleriyle biten film…

*

Hah hah, işte hatırladınız, o film…

*

Filmin ana teması şuydu:

*

Şener Şen’in canlandırdığı karakter, çalıştığı kurumun parasını çaldırmıştı.

Ancak kimse onun parayı çaldırdığına inanmamış, aksine parayı kendisinin sakladığını düşünmüştü.

*

Düne kadar yüzüne bakmayanlar, bir anda etrafında pervane olmaya başlamıştı.

Çünkü artık onların gözünde çok zengin bir adamdı…

Ve nemalanılacak biriydi.

*

Herkes onun kulu köpeği olmuştu.

*

O ise başlangıçta bu rantçılara yüz vermemiş, ancak gördüğü ilgi ve itibar arttıkça yelkenleri suya indirmişti.

*

Ne zaman ki ortada para olmadığı anlaşılmış, işte o zaman gerçek yüzler ortaya çıkmış,

bu kez de o insanlar Şener Şen’i kovalamaya başlamışlardı…

Ama ne mümkün!

Gemiyle kaçan Şen’i yakalayamadıkları gibi arkasından koşarken denize düşmüşlerdi.

Ve hep bir ağızdan o meşhur söz yükselmişti:

*

“NAMUSLUYMUŞ NAMUSSUZ!”

*

Peki, bu filmi neden anlattım?

*

Söyleyeyim…

*

Fatma Betül Sayan Kaya için…

*

Aslında mesele sadece Fatma Betül Sayan Kaya da değil…

*

Mesele,

siyaseti ve siyasetçiyi şekillendiren toplumsal anlayışımızdır.

*

Hangi partiye oy verirseniz verin, bana göre değişmeyen bir gerçek var:

Sorun seçilende değil, sorun seçmende!

*

Çünkü…

Hiçkimse doğuştan hırsız olmaz…

hırsızlaştırılır…

*

Nasıl mı?

*

Kendimden örnek vererek konuyu biraz açayım:

*

Başbakanlık sisteminin olduğu dönemde Cumhurbaşkanlığının davetlisi olarak Çankaya Köşkü’ne resepsiyona katılmak için yola çıktım…

*

Kapıya geldim…

*

Önümden siyah Mercedesler, Audiler birbiri ardına içeri giriyordu…

Ben de aracımla yanaştım…

*

Polis memuru davetiyemi sordu, gösterdim…

Bir süre duraksadı…

Ardından mahcup bir ifadeyle:

“Beyefendi, aracı içeri almasak da misafir otoparkına çeksek olur mu?” dedi.

“Neden?” diye sordum.

“Ya beyefendi, içeri giren araçları görüyorsunuz. Sizinki eski, beni kırmasanız?” cevabını verdi.

Polis memurunu zor durumda bırakmamak için dediğini yaptım.

Aracımı misafir otoparkına çektim.

*

O gün anladım ki devletin kapısında bile insana değil, bindiği otomobile göre değer biçilebiliyordu.

*

Aradan yıllar geçti.

Başkanlık sistemine geçtik.

Yine eski bir aracımla bu kez Beştepe’ye gittim.

içeri girmeyi de başardım…

Aracımı lüks otomobillerin yanına park ettim.

Henüz uzaklaşmamıştım ki bir polis memuru koşarak yanıma geldi.

“Abi, arabaları görüyorsun. Rica etsem aracını aşağıya çeker misin? Buraya yakışmadı.” dedi.

Yine polis memuru sıkıntıya girmesin diye aracımı başka yere çektim ve davete katıldım…

*

Şimdi de başkasından bir örnek vereyim:

*

AK Parti’nin bir dönem güçlü isimlerinden olan bir kadın milletvekilini televizyon programıma konuk etmiştim.

Stüdyonun önüne iki çakarlı araçla gelmişti.

Dayanamadım, sordum:

“Neden çakarlı araçlarla geliyorsunuz? Bu sizi halktan koparmaz mı?”

*

Verdiği cevap, aslında toplumun nasıl bir anlayışa teslim olduğunu anlatmaya yetiyordu,

“Zamanında dediğinizi denedim. Tek kişi bile beni karşılamadı, itibar görmedim. Ama çakarlı aracı görünce millet ilgi duyuyor.”

*

Yani?

*

Yani sade bir otomobille gittiğinde yüzüne bakılmayan siyasetçi, çakarlı araçla gittiğinde el üstünde tutuluyor.

Makam aracı büyüdükçe saygı artıyor.

Konvoy uzadıkça itibar yükseliyor.

Gösteriş çoğaldıkça alkışlar güçleniyor.

Peki, bu durumda siyasetçiyi lükse, şatafata ve gösterişe kim özendiriyor?

*

Tabiiki biz…

*

Fatma Hanım’a dönelim…

*

O doğuştan hırsız olmadı!

O’nu bu hâle biz getirdik…

*

Paranın tapılacak kutsal bir şey olduğunu her daim deklare ederek yaptık bunu…

*

“Parasız insan gereksiz insan” diyerek yaptık…

*

Çocuklarımızın kafasına, “devletin malı deniz yemeyen keriz” zihniyetini bizler soktuk…

*

“Bal tutan parmağını yalar” diyen…

“Çalıyor ama çalışıyor” diyen bizden başkası değildi…

*

Fatma Betül Sayan Kaya için, “yakınlarını istisnai kadro ile devlet memuru yaptığına da kızdık…

Ama…

İçten içe, “keşke bizi de görseydi” demeyi de ihmal etmedik…

*

Yani?

*

Buranın altını özellikle çizin:

*

Seçmen güçlüye itibar ediyor…

Seçilen de daha fazla itibar görmek için daha güçlü, daha zengin ve daha gösterişli olmak istiyor…

*

Bir süre sonra hizmet için gelinen makam, itibar ve servet kazanma aracına dönüşüyor.

Çalıyor, çırpıyor acımasızca Erol Taş rolüne giriyor…

*

Bu anlayış yalnızca siyasette değil, bürokraside de var;

Devletin imkânlarıyla zengin olmanın hesabını yapan, makamı millete hizmet kapısı değil, kişisel çıkar kapısı olarak gören binlerce fırsatçı var.

*

Peki, kendiliğinden mi çoğalıyor bunlar?

*

Onları,

kim alkışlıyor?

Kim önlerinde eğiliyor?

Kim çakarlı araçlarına, koruma ordularına, lüks hayatlarına hayranlıkla bakıyor?

*

Yine biz!

*

Siyasetçi mütevazı yaşadığında onu küçümsüyor, lüks otomobile bindiğinde ise önünde saygıyla eğiliyoruz.

*

Sonra da çıkıp; siyasetteki yozlaşmadan, yolsuzluktan ve hırsızlıktan şikâyet ediyoruz.

*

İnsanı yozlaştıran yalnızca kendi nefsi değildir.

Onu alkışlayan, gösterişini ödüllendiren, servetine hayranlık duyan toplumsal anlayışın da bunda payı vardır.

*

Biz dürüstlüğe değil zenginliğe, liyakate değil makama, karaktere değil gösterişe değer verdikçe bu düzen değişmez.

*

Bugün lüks otomobiline hayran olduğumuz siyasetçinin yarın servetinin hesabını soruyoruz.

*

Dün önünde eğildiğimiz yöneticinin bugün nasıl zenginleştiğini sorguluyoruz.

*

Sonra?

Sonra kendi ellerimizle büyüttüğümüz düzenin sonuçlarına şaşırıyoruz.

*

Ardından da soruyoruz:

“Bunlar nereden çıktı?”

*

Unutmayalım!

Biz insanları önce gösterişe, sonra da daha fazla servet edinmeye özendiriyoruz…

*

Ve onlar da hırsızlığa özenip koltuklarını korumak için daha çok çalıyor…

*

Ve…

*

Ve biz;

bütün sorumluluğu onların üzerine yıkıp, hep bir ağızdan bağırıyoruz:

*

“NAMUSLUYMUŞ NAMUSSUZ!”

*

Sağlıcakla kalın.