SAVAŞ KUŞAĞI, İTTİFAKLAR ARASI REKABET VE GÜVENLİK DELEGASYONU

SAVAŞ KUŞAĞI, İTTİFAKLAR ARASI REKABET VE GÜVENLİK DELEGASYONU

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Kasım 6, 2026 - 11:10

1991'de Soğuk Savaş'ın sona ermesi, Türkiye'nin çevresinde barış ve istikrarın başlayacağı anlamına gelmedi. Aksine Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz ve Orta Doğu'da yeni çatışma alanları ortaya çıktı. Körfez Savaşı, Yugoslavya'nın parçalanması, Bosna, Kosova, Karabağ, Çeçenistan, Irak, Gürcistan, Libya, Suriye, Yemen ve Ukrayna savaşları, Türkiye'nin son 35 yıllık güvenlik çevresini şekillendiren başlıca krizler oldu. Bu çatışmaları tek bir savaş kategorisinde toplamak mümkün değil. Ancak ortaya çıkardıkları ortak gerçek, Türkiye'nin sürekli genişleyen bir jeopolitik rekabet kuşağının merkezinde bulunmasıdır.

Bu dönemin önemli özelliği, savaşların yalnızca devletler arasında yaşanmamasıydı. Büyük güçler, bölgesel aktörler, askerî ittifaklar, devlet dışı silahlı yapılar ve ekonomik çıkar ağları aynı coğrafyalarda karşı karşıya geldi. Böylece savaş alanları, aynı zamanda ittifaklar arası nüfuz mücadelesinin yürütüldüğü stratejik sahalara dönüştü.

Bugün bu rekabetin bir tarafında ABD öncülüğündeki NATO ve transatlantik güvenlik sistemi, diğer tarafında Rusya-Çin stratejik yakınlaşması ve Batı dışı güç merkezlerinin oluşturduğu alternatif iş birliği ağları bulunuyor. Bunların yanında Körfez ülkeleri, İran, İsrail ve bölgesel güçler de kendi güvenlik ve nüfuz alanlarını oluşturma mücadelesi veriyor. Ancak dünya, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış iki bloktan ibaret değil. Devletler, farklı alanlarda rakipleriyle rekabet ederken aynı zamanda iş birliği de yapabiliyor.

Türkiye'nin jeopolitik konumu bu nedenle son derece hassas. NATO üyesi olan Türkiye, aynı zamanda Rusya ile enerji ve ticaret ilişkilerini sürdürüyor; Azerbaycan'la stratejik ortaklık kuruyor, Türk dünyasıyla bağlantılarını geliştiriyor ve Orta Doğu'da farklı aktörlerle diplomatik ilişkiler yürütüyor. Rusya-Ukrayna Savaşı'nda Montrö Sözleşmesi'ni uygulaması, taraflarla diplomatik temaslarını koruması ve tahıl koridoru girişimindeki rolü, bu çok katmanlı dış politikanın örnekleridir.

Ancak burada stratejik açıdan daha önemli bir mesele bulunuyor: Güvenliğin delegasyonu.

Güvenlik delegasyonu, bir devletin kendi güvenliğini sağlamaya ilişkin kritik sorumluluklarını, kapasitesini veya karar alanını başka devletlere, askerî ittifaklara ya da dış aktörlere aşırı ölçüde bırakmasıdır. İttifak üyeliği elbette güvenlik açısından önemli bir avantajdır. Kolektif savunma mekanizmaları, istihbarat paylaşımı ve askerî iş birliği devletlerin caydırıcılık kapasitesini artırır. Ancak ittifak güvencesi ile ulusal güvenlik sorumluluğunun devredilmesi aynı şey değildir.

Bir devlet, güvenliğini bütünüyle başka bir gücün stratejik önceliklerine bağladığında kendi tehdit algısını, karar alma bağımsızlığını ve kriz anındaki hareket alanını kaybetme riskiyle karşılaşır. Çünkü ittifaklar kalıcı dostluklardan ziyade ortak çıkarlara dayanır. Çıkarların ayrıştığı bir kriz anında müttefiklerin öncelikleri de farklılaşabilir.

Türkiye'nin son 35 yıllık tecrübesi bu gerçeği ortaya koymaktadır. Suriye'de ABD ile güvenlik önceliklerinin farklılaşması, Rusya ile aynı sahada zaman zaman iş birliği ve rekabetin birlikte yürütülmesi, Irak'taki gelişmeler ve Karadeniz'deki güç dengesi, ulusal güvenliğin dış garantilere bütünüyle bırakılamayacağını gösteren örneklerdir.

Bu nedenle Türkiye'nin önünde üç temel stratejik zorunluluk bulunmaktadır: Stratejik özerklik, ittifaklar arası denge ve güvenliğin delegasyonundan kaçınma.

Stratejik özerklik, ittifaklardan kopmak veya uluslararası iş birliğini reddetmek değildir. Bir devletin kendi ulusal çıkarlarını tanımlayabilmesi, savunma ve teknoloji kapasitesini geliştirmesi, ekonomik bağımlılıklarını yönetmesi ve gerektiğinde bağımsız karar verebilmesidir. Savunma sanayii, enerji güvenliği, istihbarat, siber güvenlik, kritik altyapılar ve diplomatik kapasite bu özerkliğin temel unsurlarıdır.

Türkiye'nin NATO üyeliği ile kendi savunma kapasitesini geliştirmesi birbirine alternatif değildir. Tam tersine, güçlü bir ulusal kapasite ittifak içindeki pazarlık gücünü ve hareket alanını da artırır. Aynı şekilde Rusya, Çin veya bölgesel aktörlerle ekonomik ve diplomatik ilişkiler kurmak, yeni bağımlılıkların oluşmasına izin vermeden yürütülmelidir.

Sonuç olarak 1991-2026 dönemi Türkiye'ye önemli bir jeopolitik ders vermiştir: Savaşların çevrelediği, ittifakların rekabet ettiği ve güç dengelerinin sürekli değiştiği bir coğrafyada güvenlik yalnızca bir ittifakın sağladığı garantilere bırakılamaz.

Türkiye'nin ihtiyacı, ittifaklardan bağımsızlaşmak değil, ittifaklara bağımlı olmadan iş birliği yapabilen bir stratejik kapasite oluşturmaktır.

Çünkü güvenlik paylaşılabilir, ortak savunma geliştirilebilir, ittifaklar kurulabilir; ancak bir devletin kendi güvenliğine ilişkin nihai sorumluluğu devredilemez.

Türkiye'nin 21. yüzyıldaki jeopolitik gücü de bu sorumluluğu yerine getirebilme kapasitesiyle ölçülecektir.