Dünya Sarsılırken Terörsüz Türkiye
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Dünyada mühim gelişmeler yaşanıyor. Bir taraftan hadiseler birbirini takip ederken diğer taraftan bu gelişmelerin mahiyeti, istikameti ve uluslararası siyaseti nasıl bir dönüşüme sürüklediği tartışılıyor.
Nitekim yaşanan gelişmeler esaslı bir soruyu gündeme getiriyor: Mevcut uluslararası düzenin üzerine inşa edildiği güç dengeleri ne ölçüde sürdürülebilir?
Amerika’da ara seçimleri Demokratlar kazandı; Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi Kongre’nin iki kanadında da çoğunluğu kaybetti. Cumhuriyetçilerin kalesi sayılan Teksas’ta bile siyasi dengeler değişti. İsrail’de 27 Ekim seçimleri ise ne Netanyahu’ya ne de rakiplerine hükümet kuracak çoğunluğu verdi.
Fransa’dan Almanya’ya, İngiltere’den İtalya’ya kadar Avrupa’nın geniş coğrafyasında da protestolar artarken ekonomik huzursuzluklar ve siyasi parçalanmalar giderek derinleşiyor.
Bu tabloyu dar değerlendirmelerden ibaret görmek yanıltıcı olur.
Dünya, askerî gücün yanı sıra ekonomik maliyetin, toplumsal rızanın ve siyasi meşruiyetin dış politikayı sınırladığı yeni bir döneme giriyor. İran savaşı etrafında büyüyen tartışmaların Amerikan sandığına yansıması bunun son örneği.
Elbette bu gelişmeleri dış müdahalelerin sona erdiği yahut emperyalist hesapların kendiliğinden sonlanacağı şeklinde yorumlamak saflık olur. Ancak bölgemizi kendi stratejik tasavvurları doğrultusunda şekillendirmek isteyen güçlerin, iç siyasi dengelerin dayattığı sınırlamaları da hesaba katmak mecburiyetinde oldukları bir gerçek.
Bir diğer gerçek ise bölge ülkelerinin mevcut güç ilişkilerini yeniden değerlendirerek inisiyatif alanlarını genişletebilecekleri yeni bir konjonktürün ortaya çıkmasıdır.
İşte böylesi bir ortamda Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat beliriyor.
Kuşkusuz ekonomik ve kurumsal meselelerimiz, aşılması gereken yapısal sorunlarımız var. Ancak yakın coğrafyamızda savaşlar ve devlet krizleri yaşanırken Türkiye, bütün eksikliklerine rağmen siyasi istikrarını ve devlet kapasitesini muhafaza ediyor.
Ayrıca böyle dönemlerde belirleyici olan da sahip olunan imkânlarla birlikte bunların siyasi irade, diplomatik kabiliyet ve uzun vadeli bir stratejiyle nasıl değerlendirildiğidir.
Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge hedefleri de bu anlamıyla daha geniş bir stratejik mahiyet kazanmaktadır.
Hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2024’teki “iç cepheyi güçlendirme” vurgusu ve ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin siyasi ezberleri bozan çıkışı, konunun gündelik parti rekabetinin ötesinde ele alındığını gösterdi.
Hatta Bahçeli, kendi siyasi tabanında dahi tereddütle karşılanabilecek böylesine hassas bir meselede inisiyatif alarak önemli bir sorumluluk üstlendi.
Sürecin toplumsal meşruiyetini güçlendirmek, farklı kesimlerin kaygılarını gidermek ve geniş bir mutabakat zemini oluşturmak adına ortaya konulan irade, meselenin günlük siyasi hesapların ötesinde, Türkiye’nin istikbalini ilgilendiren tarihî bir devlet süreci olarak ele alındığını hissettirdi.
Zira böylesine köklü bir konunun çözümünün dar siyasi hesaplara hapsedilmesi, önümüzdeki stratejik fırsatı daraltmakla kalmaz, hedefin tarihî ehemmiyetini de gözden kaçırmak anlamına gelirdi.
Üstelik bu stratejik yaklaşımın karşılığı artık sınırlarımızın ötesinde de görülmeye başlandı. Terörsüz Bölge hedefi, özellikle Suriye ve Irak’ta yaşanan dönüşümle birlikte daha somut bir anlam kazanıyor.
Suriye’de SDG, bağımsız askerî varlığını sona erdirdiğini ve orduya entegrasyonun tamamlandığını açıkladı. Irak’ta PKK bağlantılı YBŞ ve YJŞ’nin Sincar’daki 4 bin 165 mensubunun güvenlik sistemine alınmasına yönelik anlaşma yapıldı. Mahmur ve çevresindeki silahlı unsurların çekildiğine ilişkin haberler de bölgesel dönüşümün bir başka göstergesi.
Bütün bu gelişmeler, bölgedeki risklerin bütünüyle bertaraf edildiği anlamına gelmez tabii ki. Ancak silahlı yapıların müstakil güç odakları olarak varlıklarını sürdürmeleri yerine devlet otoritesinin tahkim edilmesi, bölgesel güvenlik açısından mühim bir dönüşüme işaret ediyor. Şam ve Bağdat’ta yaşanan bu gelişmeler, Türkiye’nin sınır güvenliğini ve stratejik çıkarlarını da doğrudan ilgilendiriyor.
Ülkemiz açısından da önemli mesafeler katedildi. Bunların belki de en mühimi, hukuki zeminin oluşturulması oldu. TBMM’nin kabul ettiği 7595 sayılı Çerçeve Yasa, 18 Ağustos’ta yürürlüğe girdi. Kanunun bazı hükümlerinin uygulanabilmesi, örgütün silahlı varlığını sona erdirdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine, ardından bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesine bağlı. MGK kararının yıl sonuna kadar alınabileceğine ilişkin değerlendirmeler de kamuoyuna yansıdı.
Dolayısıyla gelinen aşama, sürecin siyasi beyanlardan ibaret olmadığını, hukuki esaslara ve doğrulanabilir şartlara dayanan bir çerçevede ilerlediğini gösteriyor.
MGK kararının yıl sonuna kadar alınabileceği ihtimali de sürecin seçim odaklı bir siyasi pazarlık olduğu yönündeki iddiaları çürüttü.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki değerlendirmesi, bu aşamada gözetilmesi gereken hassas dengeyi anlatıyor. Erdoğan, Terörsüz Türkiye’yi “bir takvim meselesinden öte bir hedef meselesi” olarak nitelendirirken aynı zamanda “böylesi provokasyona açık süreçlerin çok uzamaması gerekir” uyarısında bulunmuştu. Gerçekten de böylesine tarihî bir meselenin çözümü, ne acelecilik uğruna hukuki güvencelerden taviz verilerek ne de bürokratik gecikmelere teslim olunarak sağlanabilir.
Bu nedenle “Böylesi provokasyona açık süreçlerin çok uzamaması gerekir.” uyarısı esas alınarak Meclis bünyesindeki izleme mekanizması bir an önce işler hâle getirilmeli ve uygulamaya ilişkin gecikmeler ile belirsizlikler giderilmelidir.
Burada DEM Parti’ye de önemli bir sorumluluk düşüyor. Parti içinde silahsız siyaseti, Türkiye ile bütünleşmeyi ve ortak geleceği savunan bir iradenin varlığı bir gerçek. Lakin yine parti içindeki kimi grupların açıklamalarında geçmişin kavramlarını, siyasi reflekslerini ve karşılıklı güvensizliği yeniden üreten bir dilin hâlâ varlığını sürdürdüğü de ayrı bir gerçek.
Kırk yıllık bir meselenin çözümünde eski siyasi alışkanlıklarla yeni bir toplumsal düzen kurulabilir mi?
Örneğin, AK Parti MHP liderleri kendi seçmenine ve geniş topluma bu sürecin gerekçelerini anlatma çabası gösterirken DEM Parti’nin de kendi tabanına ve Türkiye’nin geri kalanına aynı açıklıkla seslenmesi gerekmez mi? Toplum ile bütünleşme iddiası sadece masada değil, gündelik siyasi dilde, programda ve toplumsal ilişkilerde karşılık bulmalı.
Terörsüz Türkiye’ye dair önceki yazılarımda bilhassa özgüven meselesine dikkat çektim. Çünkü sürecin anahtar kavramlarından biri özgüven ve Türkiye’nin korkuya ve tereddüde teslim olmasını gerektirecek bir durum yok.
Ne var ki böylesine tarihî bir süreci hâlâ sığ tartışmalara ve dar siyasi kalıplara hapsetmeye çalışanlar var. Son günlerde Öcalan’ın çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik adımların dahi tartışma konusu yapılması, zihinsel eşiklerin henüz aşılamadığını gösteriyor.
Şayet sürecin başarıya ulaşması için Öcalan’a yeni bir çalışma ortamı yahut müstakil bir konut tahsis edilmesi gerekiyorsa ve bu imkân da sağlandıysa herkesin eline sağlık. Özgüvenli olmak lazım derken kastettiğim budur.
Hatta daha ileri bir söylem geliştirelim: Gazeteciler oraya gitse ve doğrudan kendisi ile röportaj yapsalar. Süreç hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak, toplumsal tartışmayı söylentilerden çıkarıp somut bir zemine taşıyabilir.
Yeter ki bu süreci başarıya ulaştıralım.
Korkaklık, tereddüt içinde olmak ve cesaretsizlik hiçbir şey getirmediği gibi gelişme kaydedilmesine de imkân tanımıyor.
Dünyanın siyasi krizlerle meşgul olduğu bir dönemde önümüzdeki fırsat, terörü kalıcı biçimde geride bırakıp bölgesinde huzur ve iş birliği üreten bir Türkiye inşa etmektir.