Gündemin Gürültüsünde Kaybolan Konuşma: Bahçeli’nin Medeniyet Tezleri
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
MHP lideri Devlet Bahçeli, 23 Mayıs günü partisinin Siyaset ve Liderlik Okulu’nun 23. Dönem Sertifika Töreni’nde dikkat çekici bir konuşma gerçekleştirdi. Gündemin yoğunluğu nedeniyle yeterince tartışılmayan bu konuşma; bilgi, kültür, medeniyet, devlet, tarih ve jeopolitik ekseninde geniş bir teorik çerçeve ortaya koydu.
Bahçeli, konuşmasının merkezine Yusuf Has Hacib, Ahmed Yesevi ve Bilge Kağan’ı yerleştirirken, Türk Töresi’ne de özel bir vurgu yaptı. Bu tercih kuşkusuz tesadüfi değildi. Çünkü konuşmanın temelinde devletin yalnızca hukuki ve kurumsal bir yapı olmadığı; aynı zamanda tarih boyunca oluşan bilgi, kültür ve bilgelik birikiminin taşıyıcısı olduğu düşüncesi yer alıyordu.
Nitekim Bahçeli şu ifadeleri kullandı:
“Türklerde bilgi ve kültürün kaynaştığı ana dayanak noktası Türk Töresi’dir. Töre, sadece yazılı olmayan yasalar değil; Türk milletinin genel kabul görmüş hayat tarzını, insan anlayışını ve evren algısını temsil eden ortak bir bilgi yekûnüdür.”
Modern dünyada devlet giderek teknik bir organizasyona indirgenirken, Bahçeli devleti yeniden tarih ve kültürle birlikte düşünmektedir. Bu yaklaşım aynı zamanda günümüz dünyasına yöneltilmiş örtük bir eleştiri de içermektedir. Zira bilgi artarken, teknoloji gelişirken ve uzmanlaşma derinleşirken; hikmet, anlam ve aidiyet duygusu zayıflamaktadır. Bu nedenle “bilgi sahibi” ile “bilge” arasındaki ayrım ayrıca önem kazanmaktadır.
Dünya Düzeninin Krizi ve Batı Hegemonyasının Sorgulanması
Konuşmanın en dikkat çekici bölümü ise Batı emperyalizmine ilişkin değerlendirmelerdi. Metnin ağırlık merkezi de büyük ölçüde burada şekilleniyordu.
Bahçeli, yeni yüzyılın jeopolitik ve medeniyet eksenli mücadele haritasını şu sözlerle özetledi:
“21. yüzyılda dünya farklı bir yöne gitmekte, dünya düzeni yeniden şekillenmektedir. Dünya düzeni yeniden şekillenirken Batı ve Doğu’nun değerler sistemi çatışmakta, bu gidişat bütün milletleri büyük bir öngörülemezliğin içine doğru sürüklemektedir.”
Bu çerçevede Bahçeli, Soğuk Savaş sonrasında kurulan küresel düzenin sürdürülebilirliğini sorgularken, uzun yıllar boyunca “kaçınılmaz gelecek” olarak sunulan küreselci paradigmanın yaşadığı krize de işaret etmektedir.
Hatırlanacağı üzere Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ABD merkezli Batı sistemi, kendisini yalnızca askerî ve ekonomik bir güç olarak değil, aynı zamanda norm koyucu ve hukuk belirleyici bir merkez olarak konumlandırdı. Ulus-devletlerin tasfiye edileceği, sınırların anlamını yitireceği ve insanlığın ortak değerler etrafında birleşeceği yönünde bir anlatı üretildi. Ancak emperyalizmin dünyanın farklı bölgelerine yönelik müdahaleleri, bu anlatının gerçekte bir güç siyaseti üzerine kurulduğunu gösterdi.
Bu durum, Batı’nın evrensellik iddiasıyla sunduğu siyasal ve ahlaki meşruiyet söylemini de tartışmalı hâle getirdi.
Bahçeli’nin şu tespiti, söz konusu eleştirinin özünü yansıtmaktadır:
“Batı’nın yüzlerce yıldır inşa ettiği değer dünyası; reel dünyada karşılığı olmayan, kendi çıkarları söz konusu olduğunda hiçbir anlam ve önem ihtiva etmeyen bir boşluğa düşmüştür.”
Bununla birlikte Batı merkezli modernleşme süreci, kimliklerin aşındığı, aidiyetin zayıfladığı ve ortak değerlerin parçalandığı bir toplumsal iklim de üretmiştir. Bunun sonucu ise anlam krizinin derinleştiği, köklerinden uzaklaşan ve giderek yalnızlaşan insan tipidir.
Bahçeli bu noktaya da dikkat çekerek şöyle demektedir:
“Batı, ötekisi olarak gördüğü bütün toplumları daha fazla sömürmek için kültürel ve moral değerler ile oynamıştır. Onları tarihsel bağlarından koparmış ve kendi zenginliklerini devam ettirmeye hizmet edecek bir yaşam biçimine mahkûm etmiştir.”
Kanaatimce bu bağlamda konuşma içerisinde sıkça vurgulanan “Türkçe düşünmek”, “Türkçe bakmak” ve “Türkçe dünya kurmak” ifadeleri, epistemolojik bağımsızlık arayışının birer yansımasıdır.
Milli Devlet, Tarih ve Jeopolitik Akıl
Bahçeli, konuşmasının geniş bölümünde ise önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek bölgesel ve küresel kırılmalar karşısında güçlü bir milli devlet yapısının zorunluluğuna dikkat çekmiştir.
Bu doğrultuda milli devlet, çağımızın belirsizlikleri karşısında milletlerin ayakta kalabilmesinin temel şartı olarak ele alınmıştır. Metnin başından itibaren kurulan teorik çerçeve, son aşamada güçlü ulusal devlet ve milli birlik fikrinde somutlaşmaktadır.
Bahçeli;
“Bugün küresel hegemonik güçlerin İran’a karşı sarf ettiği sözler yarın Türkiye’ye yönelecektir.” tespitini yaparken aynı zamanda,
“21. yüzyılın belirsizliğe tutsak olmuş dünya durumu, henüz çökmese de derin bir krizde olduğu aşikâr olan Batı hegemonyasının eski alışkanlıklarını devam ettirme çabasının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.” ifadelerini kullanmaktadır.
Elbette bu yaklaşım konuşmanın jeopolitik omurgasını oluşturmaktadır. Çünkü dile getirilen husus, Batı'nın ekonomik ve siyasal üstünlüğünün aşındığı bir dönemde mevcut güç merkezlerinin yeni müdahale alanları üretmeye çalıştığı yönündedir.
Bu nedenle Bahçeli'nin konuşmasında tarih, coğrafya ve milli irade kavramları iç içe ilerlemektedir.
Milli irade modern dönemde üretilmiş geçici bir siyasal tercih olarak değil; tarihsel hafızadan beslenen ve devlet geleneğiyle şekillenen bir süreklilik olarak ele alınmaktadır. Türk devlet tecrübesi de Cumhuriyet dönemiyle sınırlı görülmeyerek; beyliklerden imparatorluklara, imparatorluklardan milli devlete uzanan uzun bir tarihsel yürüyüşün devamı olarak değerlendirilmektedir.
Bu çerçevede devlet ile millet arasındaki ilişki tarihsel ve kültürel olduğu kadar ontolojik bir zemine de oturtulmaktadır. Devlet, milletin tarih içindeki varoluş biçimi; millet ise devletin anlam ve süreklilik kaynağıdır. Bu bakış açısı, modern siyaset teorisindeki mekanik ve araçsal devlet anlayışından belirgin biçimde ayrılmaktadır.
Bu anlamıyla “Terörsüz Türkiye” yaklaşımının da hangi düşünsel zemine oturduğu daha net anlaşılmaktadır.
Nitekim Bahçeli’nin şu sözleri meseleyi daha geniş bir perspektife yerleştiriyor:
“Terörsüz Türkiye, dünya dengeler sisteminde Türkiye’yi en sağlıklı, en sağlam pozisyona yerleştirmek; Türk milleti ve devletinin tarihsel varlığını, birliğini, bütünlüğünü gelecek bin yıla taşımaktır.”
Konuşma üzerine söylenecek daha çok husus olmakla birlikte, yazının sınırlarını aşmamak adına burada sonlandırıyorum.
Ancak kanaatimce Devlet Bahçeli’nin 23 Mayıs’ta ortaya koyduğu bu teorik çerçeve; gündemin yoğunluğu içinde kaybolmadan, devlet, medeniyet, kültür ve jeopolitik ekseninde yeniden okunmalı; Türkiye’nin aydınları, yazarları ve fikir insanları tarafından daha geniş bir zeminde tartışılmalıdır.