Kıbrıs'ı Anlamak İçin Önce Sessiz Çığlıkları Dinlemek Gerekir

Kıbrıs'ı Anlamak İçin Önce Sessiz Çığlıkları Dinlemek Gerekir

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 20, 2026 - 01:32

Tarih bazen en büyük haksızlığı, yaşanan acıları unutarak yapar.

Kıbrıs denildiğinde hafızalara çoğunlukla 20 Temmuz 1974 gelir. Oysa hiçbir tarih, kendisinden önce yaşananlardan bağımsız değildir. Bir millet bir sabah ansızın harekât düzenlemeye karar vermez. Büyük kırılmaların, yıllarca biriken korkuların, kayıpların ve güvenlik endişelerinin bir sonucu olarak tarih yön değiştirir.

Kıbrıs'ta da öyle oldu.

1960 yılında kurulan ortak cumhuriyet, adadaki Türk ve Rum toplumlarının birlikte yaşayacağı yeni bir umut olarak görülüyordu. Ne yazık ki bu umut kısa sürede yerini çatışmalara bıraktı. 1963'te başlayan toplumlar arası şiddet, birçok Kıbrıslı Türk için hayatın tamamen değişmesi anlamına geldi. Evler terk edildi, insanlar göçe zorlandı, köyler kuşatma altında kaldı ve aileler parçalandı.

Yıllarca birçok Kıbrıs Türkü, güvenlik kaygısıyla sınırlı bölgelerde yaşamını sürdürmeye çalıştı. Günlük hayat, yalnızca geçim derdi değil, hayatta kalma mücadelesi hâline geldi. Çocuklar korkuyla büyüdü, anneler evlatlarını korumaya çalıştı, yaşlılar doğdukları köylerden ayrılmak zorunda kaldı.

Bu dönemde yaşanan katliamlar ve kayıplar, Kıbrıs Türk toplumunun hafızasında derin izler bıraktı. Muratağa, Sandallar ve Atlılar gibi yerleşim yerlerinde sivillerin öldürülmesi, kayıp kişiler meselesi ve iki toplumun da yaşadığı trajediler, savaşın en ağır yükünü her zaman silahsız insanların taşıdığını gösterdi.

Ne yazık ki uluslararası kamuoyunun ilgisi ve hafızası her zaman aynı ölçüde işlemedi. Bazı trajediler dünya gündeminde geniş yer bulurken, bazıları çok daha sınırlı biçimde hatırlandı. Bu durum, Kıbrıs Türk toplumunda yıllarca "sesimizin yeterince duyulmadığı" duygusunu besledi.

1974'e gelindiğinde adadaki kriz daha da derinleşti. Yunanistan'daki askerî cunta tarafından desteklenen darbe girişimi, Kıbrıs'ın geleceğini kökten değiştirecek gelişmelerin önünü açtı. Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması'ndan kaynaklanan haklarına dayanarak askerî müdahalede bulunduğunu açıkladı. Bu müdahalenin hukuki ve siyasi niteliği uluslararası alanda farklı şekillerde değerlendirilmeye devam etmektedir. Ancak harekâtın öncesinde yaşanan güvenlik sorunlarını ve iki toplum arasında biriken derin güvensizliği göz ardı etmek de tarihî tabloyu eksik bırakır.

Tarih, yalnızca bir tarafın kayıplarını anlatarak değil; bütün kayıpları dürüstçe ortaya koyarak gelecek kuşaklara aktarılmalıdır.

Kıbrıs meselesi bugün hâlâ siyasetçilerin tartıştığı bir konu olabilir. Fakat siyaset değişse de mezar taşları yerinde durur. Kayıp yakınlarının bekleyişi sona ermez. Savaşın en ağır yükünü taşıyan sivillerin hikâyeleri unutulmaz.

Gerçek barış, geçmişi unutarak değil; onu bütün yönleriyle kabul ederek kurulabilir. Kıbrıs'ın geleceğine dair sağlıklı bir diyalog isteniyorsa, adanın hem Türk hem Rum toplumunun yaşadığı acılar inkâr edilmeden konuşulmalıdır. Çünkü adalet, yalnızca kendi acısını anlatmak değil; hakikatin tamamına bakabilmektir.

Tarih, yalnızca kazananların değil; susturulanların, göç etmek zorunda kalanların, sevdiklerini kaybedenlerin ve geride kalan çocukların da hikâyesidir. Kıbrıs'ı anlamak isteyen herkes, 20 Temmuz'u değerlendirirken onu önceleyen yılların olaylarını da aynı dikkatle incelemelidir.

Ancak o zaman tarih, sloganların değil; insan hikâyelerinin diliyle anlaşılabilir.