SAHTE HAYVANSEVERLER, VİCDANLI HAYVANSEVERLERİ TEMSİL ETMİYOR!

SAHTE HAYVANSEVERLER, VİCDANLI HAYVANSEVERLERİ TEMSİL ETMİYOR!

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 5, 2026 - 12:57

Bir toplumda herhangi bir mesele etrafında yükselen sesin yüksekliği, o sesin haklılığının, samimiyetinin veya toplumsal karşılığının ölçüsü değildir. Bazen en fazla bağıranlar, savunduklarını iddia ettikleri meselenin özünden en fazla uzaklaşanlar olabilir. Hayvanların yaşam hakkı üzerinden yürütülen tartışmalarda bugün giderek böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Hayvanların yaşam hakkını savunmak, onların aç bırakılmasına, şiddete uğramasına, işkence görmesine veya kötü koşullarda yaşamasına karşı çıkmak, herhangi bir siyasi görüşün ya da ideolojik grubun tekelinde değildir. Bu, insan olmanın gerektirdiği temel vicdani sorumluluklardan biridir. Ancak son yıllarda hayvanların yaşadığı gerçek sorunların, bazı çevreler tarafından siyasi kavganın, sosyal medya gösterisinin, kişisel hesaplaşmanın ve görünürlük yarışının malzemesine dönüştürülmesi, yalnızca meselenin özünü gölgelememekte; aynı zamanda gerçekten hayvanların yanında duran insanların da toplumdaki meşru sesini zayıflatmaktadır. Tam da bu nedenle bugün yapılması gereken en önemli ayrımlardan biri şudur: Hayvanları gerçekten savunan vicdanlı insanlarla, hayvanların yaşadığı acıyı kendi siyasi veya kişisel hesaplarının aracı hâline getirenleri aynı kefeye koymamak.

Bu ayrım özellikle 7527 sayılı Kanun sürecinde daha da önemli hâle gelmiştir. Kanunun gündeme gelmesiyle birlikte hayvanların yaşam hakkını savunan geniş bir toplum kesiminin “bir avuç marjinal”, “siyasi muhalif” veya “hükümet karşıtı bir grup” gibi algılanmasına yönelik bir atmosfer oluşmuştur. Oysa sahadaki ve toplumdaki gerçeklik bundan çok daha geniştir. Hayvanların yaşam hakkına duyarlı insanlar toplumun farklı kesimlerinden gelmektedir. Farklı siyasi tercihlere, farklı hayat tarzlarına ve farklı dünya görüşlerine sahip insanlar aynı vicdani kaygı etrafında birleşebilmektedir. Dolayısıyla bu insanları tek bir siyasi kimliğin içerisine yerleştirmek, hem sosyolojik gerçekliği yanlış okumak hem de hayvanların yaşam hakkına ilişkin meşru itirazları gereksiz biçimde siyasi bir kalıba sokmak anlamına gelir.

7527 sayılı Kanun süreci boyunca bilinçli ve sorumlu biçimde hareket eden hayvanseverlerin önemli bir bölümü, tam da bu yanlış algının önüne geçebilmek için aylar boyunca anlatmaya çalıştı: Hayvanların yaşam hakkını savunan bu geniş kitle, herhangi bir siyasi gücün güdümünde hareket eden homojen bir yapı değildi. Bu insanların tamamını hükümet karşıtı olarak tanımlamak mümkün değildi. Onların ortak paydası siyasi bir program değil, canlıların yaşam hakkına ilişkin vicdani bir hassasiyetti. Üstelik bu toplum kesiminin önemli bir bölümünün kendi kültürel ve ahlaki değerleri içerisinde hayvana merhameti önemli bir yere koyan Müslüman Türk toplumunun sıradan vatandaşlarından oluştuğu özellikle anlatılmaya çalışıldı. Buradaki amaç devleti veya hükümeti hedef almak değil, karar vericilerin toplumdaki gerçek tabloyu görmesini sağlamak ve hayvanların korunmasına yönelik daha etkili, daha insani ve daha uygulanabilir politikaların geliştirilmesine katkı sunmaktı.

Fakat bir meselenin toplumda nasıl algılandığı, yalnızca niyetlerle değil, kullanılan söylem ve yöntemlerle de belirlenir. İşte bu noktada bazı girişimler, samimi hayvanseverlerin aylar boyunca kurmaya çalıştığı iletişim zeminine zarar vermiştir. Özellikle ilgili Bakan’ın istifasını talep eden girişimlerin, hayvanların yaşam hakkına ilişkin temel itirazların önüne geçmesi bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir. Elbette bir Bakan eleştirilebilir, bir kamu politikası yanlış bulunabilir, bir kamu görevlisinden hesap sorulabilir ve demokratik yollar içerisinde istifa çağrısı yapılabilir. Bunların tamamı demokratik toplum düzeninde meşru tartışma alanlarıdır. Ancak stratejik açıdan daha önemli bir soru vardır: Bu söylem, hayvanların yaşam hakkı mücadelesini güçlendirmiş midir, yoksa bu mücadelenin siyasi bir hesaplaşmanın parçası olduğu algısını mı güçlendirmiştir? Bir yandan “Bu insanlar hükümet karşıtı değildir” anlatısını kurmaya çalışırken, diğer yandan mücadelenin merkezine siyasi makamların istifasını yerleştirmek, dışarıdan bakıldığında bu iki yaklaşım arasında bir çelişki oluşturabilir. Bunun sonucunda hayvanların yaşam hakkına ilişkin haklı itirazlar, sahip oldukları toplumsal meşruiyetten uzaklaştırılarak siyasi bir kamplaşmanın parçası gibi algılanabilir.

Burada anlatılmak istenen, kamu görevlilerinin eleştirilemeyeceği değildir. Tam tersine, demokratik toplumlarda kamu gücünü kullanan herkes eleştiriye açık olmak zorundadır. Ancak haklı bir mücadelenin etkili olabilmesi için yalnızca ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz de önemlidir. Hayvanların yaşam hakkını savunan geniş toplum kesimlerine ulaşmak, karar alıcıları ikna etmek ve kalıcı bir politika değişikliği oluşturmak istiyorsanız, mücadeleyi yalnızca siyasi öfkenin diliyle yürütmek yeterli değildir. Çünkü öfke kısa süreli bir görünürlük sağlayabilir; fakat kalıcı sonuç çoğu zaman bilgi, hukuk, bilimsel veri, doğru iletişim ve süreklilik gerektirir.

Gerçek hayvanseverlik de tam olarak burada başlar. Gerçek hayvansever, hayvanın acısını kendi egosunun önüne koyar. Bir mevzuatta sorun görüyorsa ilgili maddeleri inceler, hukuki ve bilimsel gerekçelerini ortaya koyar, uygulamadaki problemleri belgeler ve alternatif çözüm önerileri geliştirir. Kurumlarla iletişim kurar, yetkililere ulaşır, gerektiğinde hukuki yollara başvurur ve konu sosyal medyanın gündeminden düştüğünde bile mücadelesini sürdürür. Çünkü gerçek mücadele, sosyal medya paylaşımı yapmakla bitmez; aksine sosyal medya paylaşımının ardından başlar. Bir kanunun değiştirilmesini istemek kolaydır; hangi hükmün neden değiştirilmesi gerektiğini ortaya koymak, bunun yerine uygulanabilir bir düzenleme önermek ve bunun hayata geçmesi için aylarca çalışmak ise gerçek sorumluluk ister.

Bugün sosyal medyada ise zaman zaman bunun tam tersini görüyoruz. Saatlerce emek verilerek hazırlanan yazılar, raporlar, değerlendirmeler ve çözüm önerileri birkaç saniyede yazılan bir hakaret, bir provokasyon veya siyasi bir saldırı kadar ilgi görmeyebiliyor. Bir insan günlerce araştırma yapıyor, mevzuatı inceliyor, çözüm üretmeye çalışıyor; fakat sosyal medyanın hızlı tüketilen gündemi içerisinde birkaç sert cümle çok daha fazla etkileşim alabiliyor. Daha sonra da bu görünürlük, gerçek mücadeleyle karıştırılabiliyor. Oysa etkileşim ile sonuç aynı şey değildir. Gürültü ile etki aynı şey değildir. Görünür olmak ile gerçekten bir canlıya yardım etmek arasında çok büyük bir fark vardır.

Sokakta yaralı bir hayvan gördüğünüzde yanında kim duruyor? Tedavi gerektiğinde kim sorumluluk alıyor? Gece yarısı veterinere götürmek gerektiğinde kim yola çıkıyor? Tedavi masrafı ortaya çıktığında kim elini cebine atıyor? Bir belediyenin uygulamasında sorun görüldüğünde kim dosya hazırlıyor? Bir mevzuat değişikliği gerektiğinde kim ilgili maddeleri inceliyor? Kurumlara kim gidiyor? Konu sosyal medyada gündem olmaktan çıktığında kim mücadele etmeye devam ediyor? Hayvanseverlik açısından asıl ölçü işte burada ortaya çıkar. Çünkü klavyenin başında herkes cesur olabilir; herkes büyük cümleler kurabilir; herkes kendisini mücadeleci ilan edebilir. Fakat gerçek mücadele, alkışın olmadığı yerde başlar.

Bu nedenle vicdanlı hayvansever ile hayvanseverlik görüntüsü altında başka amaçlar güdenler arasındaki farkı artık daha açık biçimde ortaya koymak gerekiyor. Vicdanlı insan hayvanı merkeze koyar; kendisini değil. Çözüm arar; yalnızca suçlu aramaz. Sonuç ister; yalnızca görünürlük istemez. Kendi siyasi çevresindeki yanlışı da eleştirebilir; yalnızca karşı tarafın yanlışlarını gündeme taşımaz. Hayvanın yaşam hakkını savunur; hayvanın acısını kendi siyasi söyleminin veya kişisel hesaplaşmasının yakıtına dönüştürmez. Buna karşılık sahte hayvanseverlik, hayvanı amaç olmaktan çıkarıp araca dönüştürdüğü anda gerçek niteliğini kaybeder.

Mesele yalnızca hayvanların korunması da değildir. Aynı zamanda toplumun bu konu üzerinden daha fazla kutuplaştırılmasının önüne geçmektir. İnsanları “hayvanseverler” ve “hayvan düşmanları” şeklinde iki ayrı kampa ayırmak hiçbir hayvanın hayatını kurtarmaz. Aksine, toplumdaki ortak çözüm zeminini yok eder. Bir insanın sokak hayvanları konusunda farklı bir politika önermesi onu otomatik olarak hayvan düşmanı yapmayacağı gibi, hayvanların yaşam hakkını savunan bir insanın bu nedenle hükümet karşıtı veya herhangi bir siyasi hareketin parçası olduğu da söylenemez. Toplumun gerçek ihtiyacı birbirini düşmanlaştırmak değil, farklı kaygıları aynı masada konuşabilmektir.

Hayvanların yaşam hakkı korunmalıdır; ancak bu yapılırken insanların güvenliği, kamu düzeni, çevre, çocukların korunması, yerel yönetimlerin sorumlulukları ve uygulanabilir kamu politikaları da birlikte ele alınmalıdır. Sağlıklı bir yaklaşım, bir tarafın bütün doğruları, diğer tarafın ise bütün yanlışları temsil ettiği varsayımına dayanamaz. Gerçek çözüm; bilimsel verinin, veterinerlik bilgisinin, hukukun, kamu yönetiminin ve toplumun vicdanının birlikte değerlendirilmesinden geçer. Hayvanların korunması ile insanların güvenliğini karşı karşıya getirmek yerine, her ikisini de gözeten sürdürülebilir bir sistem kurmak gerekir.

Benim itirazım hayvanları savunan insanlara değildir. Tam tersine, samimi biçimde hayvanların yaşam hakkını savunan, bunun için sahada çalışan, kendi imkânlarını ortaya koyan, yaralı hayvanları tedavi ettiren, barınaklara destek olan, mevzuatı araştıran, kurumlarla görüşen ve çözüm üretmeye çalışan herkesin başımın üzerinde yeri vardır. Benim itirazım, bu insanların vicdanını ve emeğini kullanarak başka hesaplar peşinde koşanlaradır. İtirazım, hayvanların acısını siyasi kavganın malzemesine dönüştürenleredir. İtirazım, birkaç kişinin saldırgan ve kutuplaştırıcı dilinin bütün hayvanseverleri temsil ettiğini zannedenleredir. Çünkü samimi hayvanseverlerin toplumdaki meşru konumunu korumak, aynı zamanda onların mücadelesinin geleceğini korumaktır.

7527 sayılı Kanun süreci bize önemli bir ders vermiştir: Haklı bir davanın haklılığını koruyabilmesi için yalnızca güçlü bir vicdana değil, güçlü ve doğru bir iletişime de ihtiyaç vardır. Hayvanların yaşam hakkını savunan geniş toplum kesiminin siyasi bir kalıba sokulmasına izin verilmemelidir. Aynı şekilde, hayvanların acısını siyasi hesaplaşmaların merkezine taşıyan söylemler de bütün hayvanseverlerin ortak sesiymiş gibi sunulmamalıdır. Çünkü bir davanın toplumsal desteğini büyütmek istiyorsanız, o davayı toplumun geniş kesimlerine ulaştırabilecek bir dil kullanmanız gerekir. İnsanları dışlayan, etiketleyen ve düşmanlaştıran bir dil, kısa vadede yüksek ses çıkarabilir; fakat uzun vadede çözüm zeminini daraltır.

Bugün hayvanlar için gerçekten mücadele ettiğini söyleyen herkesin kendisine çok basit ama çok ağır bir soru sorması gerekiyor: “Ben gerçekten hayvan için mi mücadele ediyorum, yoksa hayvan üzerinden kendimi mi anlatıyorum?” Bu soruya verilen samimi cevap, birçok tartışmanın gerçek niteliğini ortaya çıkaracaktır. Çünkü gerçek hayvanseverlik bağırmaz; çalışır. Gösteriş yapmaz; sorumluluk alır. Başkasını aşağılayarak kendisini büyütmez; bir canlının yaşamını iyileştirmeye çalışır. Siyasi kavganın içerisinde kaybolmaz; çözümün peşinden gider. Gerektiğinde kendi tarafının yanlışını da söyleyebilir. Çünkü gerçek vicdan, siyasi aidiyete göre şekil değiştirmez.

Bu nedenle artık kim daha fazla bağırıyor sorusundan çok, kim gerçekten ne yapıyor sorusuna odaklanmalıyız. Kimin kaç paylaşım yaptığı değil, kaç canlının hayatına dokunduğu önemlidir. Kimin kaç kişiyi etiketlediği değil, hangi somut çözümü ortaya koyduğu önemlidir. Kimin hangi siyasi figüre ne söylediği değil, hayvanların yaşam hakkını güvence altına almak için hangi gerçek adımı attığı önemlidir.

Hayvanların yaşam hakkı hiçbir siyasi grubun mülkü değildir. Hiçbir partinin propaganda malzemesi değildir. Hiçbir kişinin kişisel markası değildir. Hiçbir sosyal medya hesabının etkileşim aracına indirgenemez. Bu mesele, insanlığın ortak vicdan alanıdır. Bu nedenle hayvanların gerçek savunucularının sesini, birkaç provokatif hesabın gürültüsüne teslim etmemeliyiz. Samimi hayvanseverleri marjinalleştirmemeli, onları siyasi kamplara hapsetmemeli ve onların vicdani mücadelesini başkalarının siyasi hesaplarından ayırmalıyız.

Çünkü hayvanların ihtiyacı bizim birbirimizle kavga etmemiz değil; onların yaşamını gerçekten koruyacak çözümleri hayata geçirmemizdir. Bunun için daha fazla slogan değil, daha fazla bilgiye; daha fazla suçlama değil, daha fazla sorumluluğa; daha fazla siyasi kavga değil, daha fazla somut politikaya ihtiyacımız var.

Ve son olarak şunu açıkça söylemek gerekiyor:

Sahte hayvanseverler, vicdanlı hayvanseverleri temsil etmiyor.

Çünkü mesele kimin daha çok bağırdığı değildir. Kimin daha fazla etkileşim aldığı değildir. Kimin daha sert konuştuğu hiç değildir.

Mesele, gerçekten bir canlının hayatını kurtarmak için kimin elini taşın altına koyduğudur.

Gerisi sadece gürültüdür.

Ve akıl sahipleri için bir soru bırakıyorum buraya !

STRATEJİK İLETİŞİM NEDİR ?