HAFIZAYI TAZELEYEREK GELECEĞİ KURGULAMAK
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Yapay Kavgalar Kıskacında Halkın Çıkışı
Türkiye siyaseti, toplumun somut ihtiyaçlarından kopmuş, hukuki ve bürokratik labirentlerde boğulurken; sokağın gerçekliği ile Ankara’nın ajandası arasındaki makas hiç olmadığı kadar açılıyor. Sol ve halkçı bir perspektiften bugünü okumak, sadece mevcut krizi eleştirmeyi değil, bizi buraya getiren tarihsel kırılmaları ve geleceğin aktörlerini doğru tartmayı gerektirir.
AKP, 2002 yılında iktidara ilk yürüdüğü yollarda, geniş kitlelerin dışlanmışlık hissini ve ekonomik adalet arayışını arkasına almıştı. Kuruluş yıllarında izlenen görece kapsayıcı politikalar, sosyal yardımların kurumsallaşması ve altyapı hamleleri, uzun süredir ihmal edilmiş alt ve orta gelir grubuna nefes aldırmış, dönemsel bir refah hissi yaratmıştı. Ancak bugün gelinen noktada o kurucu iddialardan eser kalmadı. Gücün tek bir merkezde toplanması, liyakatsizlik ve ranta dayalı ekonomik model, ilk yıllardaki kazanımları tamamen tasfiye etti. Halkı yukarı taşımayı vaat eden sistem, bugün toplumu derin bir ekonomik buhranın ve dibe vuruşun eşiğine getirdi.
Ana muhalefet cephesine bakıldığında ise halkın bu yakıcı gündemine derman olması gereken Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), kendi içinde yapısal bir krizle sarsılıyor. 38. Kurultay’a yönelik yargı müdahalesiyle ortaya çıkan "mutlak butlan" tartışması, partiyi halkın sorunlarına odaklanmaktan alıkoyan absürt bir hukuk savaşına dönüştürdü. Genel merkez koridorlarında olağan ve olağanüstü kurultay delegeleri üzerinden yürütülen bu imza ve yetki kavgası, sokağın enflasyon ve güvencesizlik çığlığı karşısında adeta sağır edici bir gürültü yaratıyor. Parti içi kliklerin koltuk mücadelesi, kitlelerin değişim umudunu her gün biraz daha törpülüyor.
Bu kaotik denklemde, İstanbul’u iki kez kazanan ve yargı kıskacına alınmak istenen Ekrem İmamoğlu’nun siyasi kariyeri kritik bir eşikte duruyor. İmamoğlu, merkez siyasetin ve muhalefetin en güçlü figürlerinden biri olarak öne çıksa da, partisinin içindeki mutlak butlan düğümü ve kurumsal çekişmeler onun hareket alanını da daraltıyor. Ancak tek başına liderlik karizması ya da popüler kimlikler, derinleşen toplumsal krize tek başına çare olamaz. Geleceğin Türkiyesi'ni inşa etmek, sadece bireysel kariyer patikalarıyla değil, geniş halk kesimlerini kapsayan makro bir ortaklaşmayla mümkündür.
Bu ortaklaşmanın en hayati dinamiklerinden biri hiç şüphesiz Kürt seçmenin ve Kürt siyasi hareketinin alacağı pozisyondur. Türkiye'de gerçek bir demokratikleşme ve adil bölüşüm, Kürtlerin dışlanmadığı, aksine sürecin asli bir öznesi olduğu bir zemin gerektirir. Tam da bu noktada, yıllardır cezaevinde tutulmasına rağmen toplumsal meşruiyetini koruyan Selahattin Demirtaş faktörü yeniden devreye giriyor. Demirtaş'ın cezaevinden yaptığı son çağrılar ve "sürecin artık somut adımlar gerektirdiği" yönündeki uyarıları, dar siyasi hesapların ötesinde, Türkiye’nin bölgesel dengelerini ve iç barışını gözeten kurucu bir aklın işaretidir.
Sonuç olarak; geçmişin başarılarını tüketen iktidarın erimesi, muhalefetin ise mutlak butlan kavgalarıyla kendi kendini felç etmesi, bu ülkenin emekçilerine, gençlerine ve ezilenlerine hiçbir şey vaat etmiyor. Türkiye’nin kurtuluşu; Ankara’nın hukuk labirentlerinde ya da klik savaşlarında değil; İmamoğlu’nun temsil ettiği geniş kitle dinamizmi ile Demirtaş’ın işaret ettiği hak temelli, somut adımlarla örülü toplumsal barış zeminini emekten yana bir sol akılla birleştirmekten geçmektedir. Halkçılık, ancak o zaman tabelalardan inip sokağın kurucu gücü haline gelecektir.
Demokratik Reformlar, Çözüm ve Ekonomik Adalet: Geleceğin Üçlü Sacayağı
Tüm bu aktörler ve klik savaşları dengesinde, Türkiye’nin önündeki asıl çıkış yolu ne tek başına ekonomik paketlerde ne de soyut barış çağrılarında gizlidir. Gerçek bir toplumsal mutabakat; Kürt meselesinin demokratik çözümü, radikal hukuki reformlar ve emeği merkezine alan ekonomik adaletin eş zamanlı inşa edilmesiyle mümkündür. Çünkü biliyoruz ki, bir ülkede hukukun üstünlüğü ve demokratik güvenceler yoksa, orada ne ekmek büyür ne de bölüşüm adil olur.
Kürt meselesinde kalıcı bir barış ve çözüm süreci, artık günübirlik siyasi taktiklerin veya sandık hesaplarının bir malzemesi olmaktan çıkarılmalıdır. Kürt seçmenin ve Selahattin Demirtaş gibi kurucu aktörlerin işaret ettiği zemin; evrensel insan hakları, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kayyum politikalardan tamamen vazgeçilmesi ve Meclis çatısı altında şeffaf bir diyalog mekanizmasının kurulmasıdır. Kürtlerin dışlanmadığı, kimliksel ve kültürel hakların anayasal güvenceye kavuşturulduğu bir iklim, toplumsal barışın en güçlü omurgasını oluşturur. Ancak bu demokratikleşme dalgası sadece bölgeyle sınırlı kalmamalı; yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı gibi evrensel reformlarla tüm Türkiye kamuoyunu ve güncel toplumsal değerleri sarmalıdır.
En kritik nokta ise bu demokratik reformların, halkçı bir ekonomik adalet programıyla et tırnak gibi birleştirilmesidir. Demokrasi, işçinin fabrikada, gencin üniversitede, emeklinin pazar tezgahında hissetmediği sürece sadece kağıt üzerinde kalır. Gerçek bir halkçılık; Kürt illerindeki kronikleşmiş yatırımsızlığı ve bölgesel eşitsizlikleri giderirken, batıdaki sanayi havzalarında güvencesiz çalışan milyonların hakkını korumayı gerektirir. Çözüm süreci ve demokratik reformlar; sendikalaşmanın önünün açılması, servetin vergilendirilmesi, asgari ücretin insani bir seviyeye çekilmesi ve kamusal kaynakların ranta değil halka aktarılmasıyla taçlandırılmalıdır.
Kürtlerin adalet arayışı ile Türk işçisinin, emeklisinin ve gencinin insanca yaşam talebi aynı nehirde akmaktadır. Toplumu ayrıştıran yapay kutuplaşmaları aşmanın yolu; sokağın bu ortak çığlığını duymaktan, ekmeği büyütürken özgürlükleri genişletmekten geçer. Türkiye’nin geleceği; ancak barışı ekonomik adaletle, demokrasiyi ise emekten yana yapısal reformlarla harmanlayan kurucu ve sol bir akılla aydınlanabilir.