MİLLİYETÇİLİK VE KEMALİZM ADINA DEVLETE SAVAŞ AÇILIR MI?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye’de milliyetçilik ve Kemalizm üzerine yürütülen tartışmaların en problemli taraflarından biri, siyasi iktidar ile devlet kavramlarının birbirine karıştırılmasıdır. Oysa bu iki kavram aynı şey değildir. Hükümetler seçimlerle gelir, seçimlerle değişir. Siyasi partiler iktidara gelir, muhalefete düşer; kadrolar değişir, politikalar değişir. Fakat devlet, bütün bu değişimlerin üzerinde devamlılığını sürdüren kurumsal yapıdır. Bu nedenle hükümete karşı olmakla devlete karşı olmak arasında açık bir sınır vardır. Bu sınırın ortadan kaldırıldığı yerde demokratik muhalefet ile devlet kurumlarını yıpratan siyasi propaganda birbirine karışmaya başlar.
Milliyetçilik de Kemalizm de bu ayrımın göz ardı edilmesini gerektirmez. Aksine, her iki düşüncenin devlet ve Cumhuriyet tasavvurunda kurumsallığın, egemenliğin, bağımsızlığın ve devlet kapasitesinin önemli bir yeri vardır. Dolayısıyla mevcut hükümetin politikalarını eleştirmek, yanlışlarını göstermek, iktidarın değişmesini savunmak veya sandıkta başka bir siyasi tercihin ortaya çıkması için mücadele etmek son derece meşrudur. Ancak siyasi iktidara yönelik muhalefeti devlet kurumlarının tamamına yöneltmek, kurumların güvenilirliğini sürekli sorgulatmak ve vatandaş ile devlet arasındaki güven bağını aşındırmak bambaşka bir meseledir.
Burada temel ölçü son derece basittir: Hükümet değişebilir; devlet devam eder. Bugün eleştirilen bir kurum, yarın başka bir hükümet döneminde de aynı milletin hizmetinde olacaktır. Bugün siyasi mücadelede yıpratılan bir güvenlik kurumu, yarın ülkenin güvenliği için görev yapacaktır. Bugün itibarsızlaştırılan diplomatik yapı, yarın Türkiye’nin uluslararası çıkarlarını savunacaktır. Bugün küçümsenen kamu kurumlarının biriktirdiği tecrübe, yarın başka bir siyasi kadronun karşısına çıkan krizlerde yine ihtiyaç duyulacaktır. Bu nedenle geçici siyasi hesaplar uğruna kalıcı kurumsal kapasitenin aşındırılması, aslında siyasi rakibe değil, devletin gelecekteki hareket kabiliyetine zarar verir.
Elbette devlet eleştirilecektir. Devlet kurumları hata yapabilir. Kamu görevlileri yanlış kararlar verebilir. Bürokratik yapılar hantallaşabilir. Liyakat sorunları ortaya çıkabilir. Hukuka aykırı uygulamalar varsa bunların üzerine gidilmesi gerekir. Hesap verebilirlik, şeffaflık ve denetim güçlü devletin karşıtı değil, güçlü devletin şartlarıdır. Fakat burada önemli olan, hatayı kurumdan ayırabilmektir. Bir memurun yanlışını bütün kuruma mal etmek, bir yöneticinin kusurundan hareketle devlet mekanizmasının tamamını değersiz ilan etmek veya tek bir olay üzerinden yılların kurumsal birikimini yok saymak eleştiri değildir; genellemedir. Devletçilik, hatayı örtmek değil, hatayı tespit edip kurumu daha iyi çalışır hale getirecek iradeyi gösterebilmektir.
Özellikle güvenlik, istihbarat ve diplomasi gibi alanlarda kamuoyunun gördüğü tablo ile devletin sahip olduğu bilgi aynı değildir. Bir devletin bütün bildiklerini aynı anda açıklaması beklenemez. Bazı görüşmelerin içeriği açıklanmaz; bazı güvenlik değerlendirmeleri kamuoyuyla paylaşılmaz; bazı diplomatik temasların zamanı ve yöntemi kamuoyunun bilgisine sunulmaz. Bunun nedeni her zaman kötü niyet değildir. Devlet yönetiminde zamanlama, mahremiyet ve stratejik belirsizlik de karar mekanizmasının parçasıdır. Elbette gizlilik, yanlışların üzerini örtmek için sınırsız bir gerekçe olamaz. Ancak devletin her sessizliğini “ihanet”, her açıklanmayan ayrıntıyı “teslimiyet”, her diplomatik teması “taviz” olarak yorumlamak da ciddi bir analiz zaafıdır.
Devlet aklı tam da burada kendisini gösterir. Devlet aklı, vatandaşın iradesini yok sayan gizli bir mekanizma değildir. Fakat devlet yönetimini birkaç sosyal medya paylaşımına, birkaç televizyon yorumuna veya günün siyasi tartışmasına indirgememeyi gerektirir. Devletin önünde bazen kamuoyunun henüz bilmediği bilgiler, uzun süredir takip edilen dosyalar, geçmiş tecrübeler ve farklı kurumların birlikte değerlendirdiği seçenekler bulunabilir. Kurumsal hafıza da böyle oluşur. Bir ülkenin devlet kapasitesi sadece o gün görev yapan siyasi kadrolardan ibaret değildir. Yılların diplomatik deneyimi, güvenlik değerlendirmeleri, hukuki süreçleri, arşivleri ve krizlerden çıkarılan dersleri de devletin hafızasını meydana getirir. Bu hafızayı yok sayarak her meseleyi bugünün siyasi polemiği üzerinden okumak, Türkiye’nin sahip olduğu kurumsal birikimi küçümsemektir.
Asıl tehlike ise millî hassasiyetlerin devlet kurumlarına karşı kullanılmaya başlanmasıdır. Bayrak, vatan, bağımsızlık, ordu, şehitlik, Cumhuriyet ve Atatürk gibi değerler toplumun ortak hafızasında güçlü karşılıklara sahiptir. Bu değerlerin siyasi tartışmalarda kullanılması tek başına sorun değildir. Sorun, bu değerlerin vatandaşın devlete karşı sürekli bir öfke ve güvensizlik içinde tutulması için kullanılmasıdır. “Vatanı savunuyorum” diyerek devlet kurumlarının tamamını şüpheli göstermek, “milliyetçiyim” diyerek devletin güvenlik kapasitesini değersizleştirmek veya “Atatürkçüyüm” diyerek Cumhuriyet’in kurumsal yapısına yönelik topyekûn bir güvensizlik üretmek kendi içerisinde ciddi bir çelişki taşır.
Milliyetçilik, milletin devletini zayıflatmak üzerinden kurulamaz. Milliyetçi olmak, devletin her uygulamasını doğru kabul etmek anlamına gelmez; fakat devletin daha güçlü, daha adil, daha güvenilir ve daha yetkin olması için mücadele etmek anlamına gelir. Devletin yanlışını göstermek milliyetçiliğe aykırı değildir. Ancak yanlışları gerekçe göstererek devletin tamamını değersizleştirmek, vatandaşın kurumlara güvenini kırmak ve millet ile devlet arasında sürekli bir çatışma görüntüsü oluşturmak milliyetçiliğin devlet anlayışıyla bağdaşmaz.
Kemalizm bakımından da aynı temel mesele vardır. Cumhuriyet’i savunmak, Cumhuriyet’in kurumlarını yıpratmak anlamına gelemez. Atatürk’ün kurduğu devlet anlayışında egemenlik, bağımsızlık, kurumsallaşma ve çağdaşlaşma fikri birbirinden kopuk değildir. Cumhuriyet’in kurumlarında eksiklik varsa bunların düzeltilmesi gerekir. Liyakat zedelenmişse liyakat güçlendirilmelidir. Hukuka aykırılık varsa hukuk işletilmelidir. Kamu yönetimi aksıyorsa reform yapılmalıdır. Fakat Cumhuriyet adına hareket ettiğini söyleyerek Cumhuriyet’in kurumsal kapasitesine karşı sürekli güvensizlik üretmek, savunulduğu söylenen anlayışla ciddi bir çelişki oluşturur.
Türkiye’de siyasi rekabetin meşru alanı sandıktır. Bir hükümetin yanlışlarını anlatmak, alternatif politika ortaya koymak, kamuoyunu ikna etmek ve seçimlerde iktidarı değiştirmek demokrasinin olağan yollarıdır. Bunun için devlet kurumlarını itibarsızlaştırmaya gerek yoktur. Hatta güçlü kurumların bulunduğu bir ülkede iktidar değişikliği daha sağlıklı gerçekleşir. Çünkü hükümet değiştiğinde devletin hafızası kaybolmaz, güvenlik mekanizmaları dağılmaz, diplomatik birikim sıfırlanmaz ve kamu yönetimi yeniden kurulmak zorunda kalmaz. Demokrasi ile devlet kapasitesi birbirinin düşmanı değil, birbirini tamamlayan iki unsurdur.
Bu nedenle “iktidarı değiştirmek istiyorum” demek başka, “iktidarı değiştirmek için devlet kurumlarına duyulan güveni yıkmak istiyorum” demek başkadır. İlki siyasi mücadeledir. İkincisi sistematik hale geldiğinde devlet kapasitesini aşındıran bir yönteme dönüşebilir. Siyasi rakibe zarar vermek amacıyla devlet kurumlarının güvenilirliğini hedef almak kısa vadede siyasi sonuç doğurabilir; fakat uzun vadede bunun bedelini belirli bir parti değil, toplumun tamamı öder. Çünkü devlet kurumlarının itibarı hiçbir siyasi partinin özel mülkiyeti değildir. O itibar, milletin ortak sermayesidir.
Burada devlet ile hükümeti birbirinden ayırırken bir başka yanlış anlaşılmaya da izin verilmemelidir: Devlete güvenmek, iktidara koşulsuz güvenmek değildir. Devlet kurumlarını korumak, iktidarın bütün kararlarını doğru kabul etmek değildir. Devletin devamlılığını savunmak, hükümeti eleştiriden muaf tutmak hiç değildir. Tam tersine, güçlü devletin gerçek anlamı; yanlışın ortaya çıkarılabildiği, sorumlunun hesap verebildiği, kurumların denetlenebildiği ve buna rağmen devlet kapasitesinin korunabildiği bir düzen kurabilmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı siyasi mücadeleyi devlet mücadelesine çevirmek değildir. İktidarlar değişebilir, siyasi kadrolar yenilenebilir, politikalar tamamen farklılaşabilir. Fakat devletin kurumsal hafızası, güvenlik kapasitesi, diplomatik birikimi ve kamu yönetiminin devamlılığı korunmalıdır. Çünkü devlet kurumları bugünün hükümetine değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekliliğine aittir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru “Kim hükümete karşı?” sorusu değildir. Daha önemli soru şudur: Siyasi mücadele yürütürken Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarına ne yapıyoruz? Eleştiriyor muyuz, düzeltiyor muyuz, denetliyor muyuz; yoksa siyasi hedefler uğruna toplumun devlet kurumlarına duyduğu güveni mi aşındırıyoruz?
Eleştiri devleti güçlendirebilir. Denetim devleti güçlendirebilir. Hesap verebilirlik devleti güçlendirebilir. Hukuk devleti güçlendirebilir. Fakat kurumsal itibarı bilinçli biçimde aşındırmak, devletin her kararını peşinen şüpheli göstermek ve vatandaş ile devlet arasındaki güven bağını koparmaya çalışmak başka bir sonuç üretir.
Milliyetçilik adına devlete savaş açılmaz.
Kemalizm adına Cumhuriyet’in kurumları itibarsızlaştırılmaz.
Hükümete muhalefet edilir; devletin itibarı hedef alınmaz.
İktidar sandıkta değiştirilir. Yanlış politika eleştirilir. Hatalı karar düzeltilir. Hesap sorulması gereken yerden hesap sorulur. Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal omurgası siyasi hesaplaşmaların malzemesi haline getirilmez.
Çünkü devlet, herhangi bir siyasi kadronun değil; geçmişten geleceğe uzanan millet iradesinin kurumsal ifadesidir.
Ve son söz:
Devleti yıkmaya da yıpratmaya da kimsenin gücü yetmez.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, günlük siyasi tartışmalardan daha büyük; geçici iktidarlardan daha kalıcı; siyasi hesaplaşmalardan daha güçlü bir devlet geleneğinin adıdır.
İktidarlar değişir. Siyasi aktörler değişir. Dönemler değişir.
Ama Türkiye Cumhuriyeti devleti, milletiyle birlikte varlığını sürdürür.
Devlete zarar vermek isteyenlerin karşısında asıl güç, herhangi bir siyasi parti değil; devletin kurumsal devamlılığına, milletin ortak iradesine ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine sahip çıkan toplumsal bilinçtir.
Devlet yıpratılarak siyaset kazanılmaz. Devlet zayıflatılarak gelecek kurulmaz.
Türkiye Cumhuriyeti dün vardı, bugün var ve yarın da var olacaktır.