TATİLDEN DÖNERKEN
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Eskiden tatile gitmek için gün sayardık.
İzin tarihimiz belli olduğunda içimize bir kıpırtı düşer, gideceğimiz günü iple çekerdik. Bir miktar para ayarlardık; yeter de artardı. Ne kadar harcayacağımızı, nerede ne ödeyeceğimizi günler öncesinden hesap etmezdik. Çünkü hayatın hesabı bu kadar karmaşık değildi.
Şimdi ise tatile çıkmadan önce insanın içinde bir heyecandan çok, küçük bir hesap makinesi çalışıyor.
“Ne kadar tutar?”
“Yanımıza ne kadar para alsak yeter?”
“Çocuklar bir şey isterse?”
“Beklenmedik bir masraf çıkarsa ne yaparız?”
Eskiden bakkala, dükkâna, markete girerken fiyat sormazdık. İhtiyacımız olanı alır, çıkardık. Şimdi önce etikete bakıyoruz, sonra birbirimize bakıyoruz. Hatta bazen ihtiyacımız olduğu hâlde elimizi uzattığımız ürünü yerine bırakıyoruz.
Etiketlerin değişme süratine yetişemiyoruz.
Bu değişimi tatilde de gördüm.
Bu yıl sıcaklar her zamankinden daha ağırdı. Geçmiş yıllara göre turist sayısının da daha az olduğunu hissettik. Üstelik konuştuğumuz bazı turistler, kendi paralarının bizim paramız karşısındaki gücüne rağmen fiyatlardan yakınıyordu.
Demek ki mesele yalnızca kur değildi.
Mesele, hayatın pahalılaşmasının artık herkes tarafından hissedilir hâle gelmesiydi.
Ama tatilden dönerken benim aklım daha çok başka bir yere takıldı.
Biz eskiden tatile giderken bir haftadan az kalmazdık. Çocukların hoşuna giderse birkaç gün daha uzatırdık. Tatilin bitmesini istemezdik.
Şimdi ise insan bazen bir an önce dönmek istiyor.
Belki bunun sebebi yalnızca fiyatlar değildir.
Çünkü bizim için tatil, yıllar önce başka bir anlam taşırdı.
Annen baban sağsa, sen gurbette görev yapıyorsan, memlekete gidilen tatilin başka bir adı vardı: bayram.
İzin gününü beklerken günleri sayardın.
Hatta ben yıllık iznimi beklemezdim. Hafta sonu bile fırsat bulsam memlekete kaçardım. Çünkü annem babam oradaydı. Arkadaşlarım oradaydı. Akrabalarım oradaydı. Köyüm, kasabam, mahallem oradaydı.
Otobüse biner binmez haber verirdim:
“Anne, baba… Şu saatte oradayım.”
Ondan sonra onların uykusu kaçardı.
Yol boyunca beni beklerlerdi.
Kapıdan içeri girdiğimde gözlerindeki o gülümsemeyi bugün bile hatırlıyorum.
Bir insanın eve geldiğinde karşısında gördüğü iki çift göz vardır ya…
Bazen bir ömür o bakışların içinde saklıdır.
Yemeğimi yerdim.
Arkadaşlarla buluşurdum.
Geceyi uzatır, sohbet eder, gezer, gülerdik.
Bir gün bile olsa her şeye değerdi.
Çünkü insanın memleketinde onu bekleyenleri vardı.
Şimdi köye gidiyorum; kimse yok.
Kasabaya gidiyorum; eski tanıdık yüzlerin çoğu yok.
Herkes bir yerlere savrulmuş.
Kimi başka şehirde, kimi başka ülkede, kimi artık bu dünyada değil.
Köy yerinde duruyor ama köyün sesi eksilmiş.
Sokaklar aynı sokaklar.
Evlerin bazıları hâlâ yerinde.
Çeşmeler akıyor belki.
Ama insan olmayınca bütün bunların manası başka oluyor.
Hele annen baban artık hayatta değilse…
İnsan o kapıya eskisi gibi varamıyor.
Çünkü bir zamanlar seni bekleyen ev, şimdi sana geçmişi hatırlatıyor.
Girdiğin odada bir sandalye, bir pencere, bir eşya görüyorsun; ama asıl gördüğün şey hatıra oluyor.
Ve hatıraların da garip bir huyu var.
İnsanı hem ısıtıyor hem içini burkuyor.
Eskiden memlekete giderdik.
Şimdi memlekette kalan hatıraları ziyaret ediyoruz.
Bir de insanlar değişti.
Bizim zamanımızın o koca çınarları vardı.
Mahalleye, kasabaya, köye bir ağırlık veren insanlar…
Bazıları yaşlandı.
Bazıları ebediyete göçtü.
Yeni nesil bizi tanımıyor.
Biz de onları tanımıyoruz.
Bazen bir yüz görüyoruz; “Kimin çocuğuydu bu?” diye düşünüyoruz.
Sonra yüz hatlarından, bakışından, sesinden birilerini çıkarmaya çalışıyoruz.
Çünkü insanın hafızası isimleri unutsa bile yüzleri kolay kolay bırakmıyor.
Benim Mecitözü'nde oturduğum mahallede eskiden dört kahvehane vardı.
Dördü de dolardı.
Ama bugün kahvehane deyince aklımıza sadece çay, oyun gelmesin.
Oralar aynı zamanda mahallenin haber ocağıydı.
İnsanlar oturur, sohbet eder, gazete okur, haber dinler, maç seyreder, oyun oynardı.
Birbirlerinden haberdar olurlardı.
Kimin hastası var, kimin çocuğu askere gitti, kim iş arıyor, kim dükkân açtı…
Mahallenin hayatı orada konuşulurdu.
Hatta daha önceki yazılarımda da anlatmıştım; bizim kahvehanelerimiz bazen kütüphane gibiydi.
Gazete okunurdu.
Kitap karıştırılırdı.
Sohbet edilirdi.
Bir insan diğerinin yüzünü bilirdi.
Şimdi ise o dört kahvehaneden biri kalmış.
Baktığımda birkaç kişi oturuyor.
O eski kalabalığın yerinde bir sessizlik var.
Belki de değişen yalnızca kahvehane değil.
Birbirimize ayırdığımız zaman da azaldı.
Eskiden akşam olunca “Kahvede buluşalım” derdik.
İşlerimizi yapar, akşamı beklerdik.
Bir çayın etrafında saatlerce konuşurduk.
Bugün herkesin elinde bir telefon var ama birbirimizin hâlini sormaya vaktimiz yok.
Eskiden yollar bizi insanlara götürürdü.
Şimdi yollar çoğu zaman sadece bir yerden başka bir yere götürüyor.
Tatil de değişti.
Memleket de değişti.
Köyler de değişti.
Kahvehaneler de değişti.
Fiyatlar da değişti.
Ama galiba en çok bizim tatile yüklediğimiz anlam değişti.
Eskiden tatilin sonunda “Biraz daha kalsaydık” derdik.
Şimdi bazen “Bir an önce dönsek” diyoruz.
Çünkü eskiden bizi bekleyen insanlar vardı.
Şimdi çoğu yok.
Meğer biz tatile gitmiyormuşuz.
Bizi bekleyen insanlara gidiyormuşuz.
Onlar gidince yollar aynı kaldı ama yolculuğun manası değişti.
Şimdi memlekete her gidişimde bir şeyi daha iyi anlıyorum:
İnsanın asıl memleketi, doğduğu topraklardan önce; kendisini bekleyen insanların olduğu yerdir.
Anne-babanın kapıda gözlediği ev…
Arkadaşların seni görünce ayağa kalktığı kahvehane…
Akrabanın “Hoş geldin” demek için kapıya çıktığı sokak…
İşte tatil dediğimiz şey biraz da bunlardı.
Şimdi dönüp bakıyorum da…
Biz meğer denize, otele, tatile değil;
birbirimize gidiyormuşuz.
Ve insan bazı şeylerin kıymetini, onları kaybettikten sonra değil;
bir gün geri dönüp de yerlerinde olmadıklarını gördüğünde anlıyor.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; gösterişin değil, samimiyetin; unutmanın değil, vefanın tarafıdır.