İtirazdan Mutabakata: Türkiye’nin Ortak Meseleleri

İtirazdan Mutabakata: Türkiye’nin Ortak Meseleleri

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 13, 2026 - 21:36

Siyasetin evrilmesini, devrilmesini, dönüşmesini çok dinledik. Fakat belki de üzerinde yeterince durmadığımız şey, siyasetin olgunlaşmasıydı. Çünkü Türkiye’de uzun yıllar boyunca siyasal tavır, çoğu zaman bir düşüncenin içeriğinden önce o düşüncenin kim tarafından söylendiğine bakılarak belirlendi. Birilerinin istediğine, sırf onlar istiyor diye “hayır” diyenlerle; şartlar değiştiğinde bu defa başkaları istiyor diye aynı refleksi tersinden üretenlerin arasında kaldık. Böyle olunca siyaset, bir ülkenin müşterek meselelerine çözüm üretme sanatı olmaktan zaman zaman uzaklaştı; pozisyon koruma, mevzi kaybetmeme ve karşı tarafa alan açmama mücadelesine dönüştü.

Siyaset bilimi literatüründe bunun karşılığına yakın kavramlardan biri “duygusal kutuplaşma”, diğeri ise “negatif partizanlık”tır. Çok yalın biçimde söylersek mesele şudur: İnsanlar artık yalnızca kendi partilerinin fikrini doğru buldukları için değil, karşı taraftan gelen fikre karşı oldukları için de siyasi pozisyon almaya başlarlar. Türkiye üzerine yapılan çalışmalar, siyasi blokların “demokrasi” gibi üzerinde herkesin prensip olarak mutabık olması beklenen bir kavramı dahi farklı anlam dünyaları üzerinden tarif ettiğini gösteriyor. İktidar ve muhalefet bloklarının demokrasiye yükledikleri kavramların önemli ölçüde ayrışması, kutuplaşmanın yalnızca günlük siyasi tartışmalara değil, siyasal kavramların anlamlandırılmasına kadar uzanabildiğine işaret ediyor.

Böyle bir siyasal iklimde asıl dikkat çekici olan partilerin anlaşamaması değil, anlaşabildikleri anların ne söylediğidir.

Çünkü Türk siyasi tarihine baktığımızda partiler üstü mutabakatın sürekli değil, daha çok olağanüstü olayların ürettiği bir sonuç olduğunu görüyoruz. Siyaset çoğu zaman ancak mesele parti sınırlarını aşacak kadar büyüdüğünde ortak bir cümle kurabilmiştir. Bunun yakın tarihteki en güçlü örneklerinden biri 15 Temmuz 2016’dır. Darbe girişiminin hemen ardından o dönem TBMM’de grubu bulunan dört siyasi parti ortak bir bildiri altında buluşmuş, demokratik siyasal düzenin silahlı müdahaleyle ortadan kaldırılmasına karşı aynı tavrı göstermiştir. O gün siyasi rekabet ortadan kalkmamış, partilerin birbirlerine yönelik eleştirileri sona ermemiştir. Fakat bir sınır çizilmiştir: İktidarın kimde olacağı tartışılabilir, iktidarın sandık dışında değiştirilmesi tartışılamaz.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü demokratik uzlaşma herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir. Herkesin, farklı düşündüğü hâlde bazı temel sınırların dışına çıkmamayı kabul etmesidir.

Benzer bir tablo 11 Temmuz 2023’te Srebrenitsa Soykırımı’nın 28’inci yıl dönümünde görüldü. AK Parti, CHP, MHP, Yeşil Sol Parti, İYİ Parti ve Saadet Partisi grupları aynı ortak bildiriye imza koyabildi. 17 Ekim 2023’te Gazze’de hastanelerin hedef alınmasının ardından da TBMM’de grubu bulunan bütün siyasi partiler ortak bildiri yayımladı. Bunlar küçümsenecek örnekler değildir. Çünkü dış politika, insan hakları, savaş ve bölgesel krizler dahi günlük siyasetin sert kutuplaşmasından etkilenirken Meclisin zaman zaman müşterek bir vicdan oluşturabildiğini göstermektedir.

Hatta rakamlar bize daha geniş bir fotoğraf veriyor. TBMM Başkanlığının açıkladığı verilere göre 28’inci Yasama Dönemi’nde 31 Ekim 2025 itibarıyla Genel Kurulda 14 ortak bildiri ilan edilmişti. Bunların sekizi Gazze ve İsrail’in bölgedeki saldırılarıyla, üçü güvenlik güçlerine ve kurumlara yönelik terör saldırılarıyla ilgiliydi; diğerleri Srebrenitsa, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50’nci yılı ve Fransa Ulusal Meclisinin sözde soykırım kararına karşı ortaya konulan tavırlar gibi başlıklardan oluşuyordu.

Buradan ilginç bir sonuca ulaşıyoruz: Türkiye’de siyasal mutabakatın en kolay üretildiği alanlar, genellikle neye karşı olduğumuzu bildiğimiz alanlar olmuş.

Darbeye karşıyız. Teröre karşıyız. Katliama karşıyız. Ülkenin egemenliğine yönelik müdahaleye karşıyız. İnsanlık suçuna karşıyız.

Başka bir ifadeyle, bugüne kadarki güçlü siyasal mutabakatlarımızın önemli bölümü bir çeşit “negatif mutabakat” niteliği taşıyor. Neyi istemediğimiz konusunda buluşabiliyoruz. Fakat neyi, nasıl inşa edeceğimiz sorusuna geldiğimizde ortak masa küçülüyor, siyasal aidiyetler yeniden güçleniyor ve eski refleksler geri dönüyor.

Son dönemde “Terörsüz Türkiye” başlığıyla yürütülen ve kamuoyunda zaman zaman yeni bir açılım ya da yeni çözüm süreci olarak da tarif edilen gelişmeleri asıl bu açıdan okumak gerekiyor. Bu süreç önceki örneklerden farklı bir siyasal laboratuvar ortaya çıkardı. Çünkü burada üzerinde uzlaşılmaya çalışılan mesele yalnızca “teröre karşı olmak” değildi. Terörün sona erdirilmesinden sonraki hukuki, siyasi ve toplumsal zeminin hangi yöntemle oluşturulacağı da tartışmanın bir parçası hâline geldi.

5 Ağustos 2025’te TBMM bünyesinde kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun çalışma usul ve esaslarının ilk toplantıda oy birliğiyle kabul edilmesi bu bakımdan kayda değerdi. Bununla birlikte tabloyu olduğundan daha yekpare göstermemek gerekir: İYİ Parti Komisyona katılmama kararı aldı ve kendisine ayrılan üç üyelik daha sonra diğer partilere dağıtıldı. Komisyon buna rağmen 51 üyeyle, Mecliste mümkün olan en geniş temsili sağlama iddiasıyla çalışmalarını sürdürdü.

İşte tam burada “uzlaşma” ile “oy birliği” arasındaki farkı görmek gerekiyor.

Bir ülkede önemli bir mesele üzerinde milli mutabakat aranması, herkesin aynı değerlendirmeyi yapmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Sürece destek verenlerin gerekçesi farklıdır; karşı çıkanların endişeleri farklıdır. Bir taraf silahların tamamen devreden çıkmasını, terörün sona ermesini ve meselenin demokratik siyaset alanına taşınmasını tarihî bir fırsat olarak görürken; başka bir taraf sürecin yöntemi, şeffaflığı, hukuki sonuçları, şehit ailelerinin hassasiyetleri veya terör örgütünün geçmişteki eylemlerinin nasıl değerlendirileceği üzerinden ciddi itirazlar geliştirebilir. İYİ Parti’nin sürece yönelik eleştirilerinde hukukun uygulanma biçimi, sürecin şeffaflığı ve terör örgütü mensuplarına sağlanabilecek hukuki imkânlar temel itiraz başlıkları arasında yer aldı.

Bunların herhangi birini yok saymak doğru olmaz. Çünkü demokratik uzlaşma, itiraz edenleri susturarak kurulmaz. Tam tersine, itirazın meşruiyetini koruyarak ortak bir hareket sahası oluşturabildiği ölçüde değerlidir.

Nitekim Komisyonun hazırladığı nihai rapor 18 Şubat 2026 tarihinde 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul edildi. Bu rakam belki de sürecin siyasi karakterini en doğru biçimde anlatıyor: Oy birliği değil, fakat olağan Türk siyasi pratiğinin oldukça üzerinde bir mutabakat.

Ardından mesele tavsiye ve rapor aşamasından yasama aşamasına geçti. 10 Ağustos 2026’da 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, TBMM Genel Kurulunda yapılan açık oylamada 562 oyun 468’ini alarak kabul edildi; 88 milletvekili ret, 6 milletvekili çekimser oy kullandı. TBMM kayıtlarına göre kanun 11 Ağustos’ta Cumhurbaşkanlığına gönderildi.

468 rakamını yalnızca bir yasama aritmetiği olarak okumamak gerekiyor.

Çünkü Türkiye’de özellikle terör meselesi, kırk yılı aşkın süredir yalnızca güvenlik politikasını değil, siyasetin dilini, seçimleri, toplumsal hafızayı, Doğu-Batı ilişkisini, milliyetçilik anlayışlarını, özgürlük-güvenlik dengesini ve hatta partilerin birbirleriyle kurdukları mesafeyi belirleyen temel fay hatlarından biri oldu. Böylesine ağır bir konuda Meclisin çok geniş bir bölümünün aynı kanuna “evet” diyebilmesi, herkesin aynı siyasi teşhise sahip olduğunu göstermiyor. Fakat farklı teşhislerden hareket eden aktörlerin aynı prosedür üzerinde buluşabildiğini gösteriyor.

Belki de son sürecin siyaset bilimi açısından üzerinde durulması gereken tarafı tam olarak budur.

Türkiye daha önce darbeye karşı ortaklaşabildi. Terör saldırılarından sonra ortaklaşabildi. Gazze’de, Srebrenitsa’da, Kıbrıs’ta ortaklaşabildi. Bunların hemen hepsinde siyaset, meydana gelmiş bir hadiseye karşı ortak tepki üretti. Bugünkü örnekte ise ilk defa uzun süredir devam eden çok ağır bir meselenin bundan sonrasına ilişkin bir yöntem ve hukuk zemini üzerinde geniş bir siyasi kesişim alanı oluşuyor.

Buna peşinen “tarihî başarı” demek de, peşinen “taviz” diyerek bütün süreci hükümsüz saymak da akademik bakımdan eksik kalır. Çünkü gerçek sınav kanunun çıkmasıyla değil, uygulanmasıyla başlayacaktır. Silahların gerçekten ve geri dönülmez biçimde devreden çıkıp çıkmadığı, devletin güvenlik kapasitesinin zayıflatılıp zayıflatılmadığı, şehit ailelerinin ve gazilerin hassasiyetlerinin nasıl gözetildiği, demokratik siyasetin gerçekten genişleyip genişlemediği, hukuk düzeninin herkese aynı ölçülerle uygulanıp uygulanmadığı ve sürecin toplumdan saklanan değil toplum önünde hesap verebilen bir mekanizma hâline gelip gelmediği sonuç üzerinde belirleyici olacaktır. Kanunun kendisi de uygulamayı örgütün fiili varlığına son verdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ile bunun Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesi şartına bağlamaktadır.

Burada siyasete belki de yeni bir tarif gerekiyor.

Siyaset, her meselede anlaşmak değildir. Zaten her meselede anlaşan partilerin ayrı partiler olarak var olmalarının anlamı kalmaz. İktidar muhalefetten, milliyetçi sosyal demokrattan, muhafazakâr sosyalistten elbette farklı düşünecek. Vergiyi, ekonomiyi, eğitimi, dış politikayı, özgürlükleri, devletin sınırlarını başka türlü yorumlayacaklar. Demokrasi biraz da bu anlaşmazlığın kurallı biçimde sürdürülebilmesidir.

Fakat devletin ve milletin uzun vadeli geleceğini ilgilendiren bazı meselelerde siyasi aktörlerin “Bunu kim söyledi?” sorusundan önce “Bu doğru mudur, gerekli midir, ülkenin yararına mıdır?” sorusunu sorabilmesi gerekir.

Türkiye’nin uzun yıllardır en fazla ihtiyaç duyduğu zihinsel değişim belki de budur.

Bir dönem “onlar istediği için hayır”, başka bir dönem “bunlar söylediği için evet” siyaseti yaptık. Böyle olunca fikirler kişilere, politikalar partilere, devlet meseleleri seçim takvimlerine mahkûm edildi. Oysa gelişmiş bir siyasal kültür, bir rakibinin doğru teklifine “doğru”, kendi mahallesinin yanlışına “yanlış” diyebilme cesaretiyle ölçülmelidir.

Bunun için partilerin birbirine benzemesine gerek yok. Birbirlerini sevmelerine de gerek yok. Hatta sert biçimde rekabet etmeleri demokrasinin tabiatında vardır. Fakat ülkenin bazı meselelerinde birbirlerini meşru muhatap olarak görmeleri gerekir.

Son dönemde yaşanan sürecin Türkiye’ye bırakabileceği en önemli miras belki de doğrudan sürecin kendisinden daha büyük olabilir: Siyasetin, farklılıklarını kaybetmeden aynı masada kalabilme kabiliyeti.

Bunun kalıcı olup olmayacağını henüz bilmiyoruz.

Fakat bildiğimiz bir şey var: Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bütün partileri veya Meclisin çok büyük çoğunluğunu aynı cümlenin, aynı bildirinin ya da aynı kanunun çevresinde toplamak kolay olmadı. Bunun örnekleri var ama sayıları sınırlı. Daha da önemlisi, bu örneklerin büyük bölümü felaketlerin, saldırıların ve dış tehditlerin ardından ortaya çıktı.

Şimdi önümüzde daha zor bir sınav bulunuyor.

Bir musibet karşısında birleşmekten, musibet yaşanmadan ortak akıl üretebilen bir siyasi kültüre geçebilmek.

Belki siyasetin gerçek anlamda “evrilmesi” dediğimiz şey de budur. İktidar değişince fikrin değişmesi değil; fikri kimin söylediğine bakmadan tartabilmek. Muhalefetteyken reddettiğini iktidarda savunmak ya da iktidardayken savunduğunu muhalefette reddetmek değil; aynı ilkeye bulunduğun yere göre değil, ülkenin ihtiyacına göre sahip çıkabilmek.

Çünkü devletin bazı meseleleri iktidarın meselesi değildir.

Muhalefetin de değildir.

Bazı meselelerin sahibi, o gün Mecliste kaç sandalyesi olduğuna bakılmaksızın, doğrudan doğruya milletin kendisidir.

Siyasetin olgunluğu da tam burada başlar: Her konuda aynı yerde durmakta değil, hangi konularda ayrı durabileceğini, hangi konularda ise farklılıklarını koruyarak aynı yerde durması gerektiğini bilebilmekte.