Hastane Yapmak Yetmez, Sağlığı Yaşatmak Gerekir
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye son yirmi yılda sağlık alanında sessiz ama devasa bir dönüşüm yaşadı.
Bu dönüşümü görmek istemeyenler olabilir.
Siyasi sebeplerle küçümseyenler de olabilir.
Fakat hakkı teslim etmek gerekir ki, şehir hastaneleri Cumhuriyet tarihinin en büyük sağlık yatırımlarından biridir.
Bugün Ankara’dan İstanbul’a, Adana’dan Kayseri’ye kadar uzanan sağlık kampüsleri sadece bina değildir.
Onlar aynı zamanda Türkiye’nin sağlıkta kendi kapasitesine güvenmesinin sembolleridir.
Dünyanın birçok ülkesinde insanlar sağlık hizmeti alabilmek için aylarca sıra beklerken, Amerika Birleşik Devletleri gibi dünyanın en zengin ülkelerinde insanlar tedavi masrafı korkusuyla hastaneye gitmeyi ertelerken Türkiye farklı bir model ortaya koydu.
Amerika kişi başına sağlık için Türkiye’nin kat kat üzerinde para harcıyor.
Avrupa ülkeleri milli gelirlerinden sağlık için çok daha büyük paylar ayırıyor.
Fakat buna rağmen Türkiye’de vatandaşın sağlık hizmetine ulaşabilmesi hâlâ birçok gelişmiş ülkeye göre daha kolay durumda.
Bu küçümsenecek bir başarı değildir.
Bugün herhangi bir vatandaş devlet hastanesine gidip muayene olabiliyor, ameliyat olabiliyor, yoğun bakım hizmeti alabiliyor, ambulans çağırabiliyor.
Bunun arkasında devasa bir kamu yatırımı ve büyük bir siyasi irade vardır.
Özellikle son yıllarda Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmalar ve Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu başta olmak üzere sağlık yönetiminin sistemi ayakta tutabilmek için verdiği mücadeleyi de görmezden gelmek mümkün değildir.
Ancak…
Her büyük yatırım gibi şehir hastanelerinin de tartışılması gereken tarafları vardır.
Bunu söylemek yapılan yatırımı inkâr etmek değildir.
Tam tersine yatırımın daha verimli hale gelmesini istemektir.
Şehir hastaneleri kurulurken bazı şehirlerde merkezde bulunan büyük hastaneler kapatıldı veya hizmetleri azaltıldı.
Bu durum özellikle yaşlılar, kronik hastalar ve ulaşım imkânı sınırlı olan vatandaşlar açısından zaman zaman yeni sorunlar oluşturdu.
Belki de önümüzdeki dönemin en önemli tartışması şu olacaktır:
Şehir hastanelerinin gücü korunurken vatandaşın mahallesine, semtine ve ilçesine yakın sağlık hizmetleri nasıl güçlendirilecek?
Çünkü sağlık sadece teknoloji değildir.
Sağlık aynı zamanda erişilebilirliktir.
Sağlık aynı zamanda vatandaşın hastaneye ulaşabilmesidir.
Fakat bütün bunlardan daha önemli bir gerçek daha vardır.
Sağlık sistemini ayakta tutan şey binalar değil insanlardır.
Eşim yıllardır sağlık teşkilatının içerisinde görev yapıyor.
Bu nedenle sağlık çalışanlarının yaşadığı sıkıntılara, nöbetlerine, fedakârlıklarına ve görünmeyen mücadelesine yakından şahit oldum.
Gece gündüz çalışan doktorları…
Mesaisini aksatmayan hemşireleri…
Sistem durmasın diye çabalayan memurları…
Bayramda ailesinin yanında olmak yerine görev yerinde bulunan sağlık emekçilerini gördüm.
Gerçekten büyük bir ordu var karşımızda.
Ve bu ülkenin onlara minnet borcu var.
Ama doğruları konuşuyorsak eksikleri de konuşmalıyız.
Yıllar boyunca hastanelerin muhasebe ve mali işlemlerinin yürütüldüğü birimlere gidip geldim.
Sabah erken saatlerde görevine gelen, akşam mesaisi bitmeden çıkmayan, devletin verdiği maaşı son kuruşuna kadar hak etmeye çalışan insanlar gördüm.
Eşim de onlardan biriydi.
Kimi zaman kendisine takılırdım.
“Başkaları daha geç geliyor, sen neden erkenden gidiyorsun?” derdim.
Verdiği cevap hep aynı olurdu:
“Devlet bana bir görev vermiş. Maaş alıyorsam onu hak etmeliyim.”
Aslında mesele tam da budur.
Devletin büyüklüğü sadece yaptığı yatırımlarla ölçülmez.
O yatırımları yaşatan insanların görev ahlakıyla ölçülür.
Çünkü kamu hizmeti vicdan işidir.
Mesai saatine riayet etmek sadece kurala uymak değildir.
Milletin emanetine sahip çıkmaktır.
Tam da bu düşüncelerle birkaç gün önce farklı bir tecrübe yaşadım.
Dost meclisinde bir arkadaşımız Ankara 75. Yıl Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’ni öve öve bitiremedi.
Verilen hizmetten son derece memnun olduğunu anlattı.
Ben de yıllardır kullandığım tamamlayıcı sağlık sigortasını bir kenara bırakıp devlet hastanesine gitmeye karar verdim.
E-Nabız üzerinden randevumu aldım.
Sabah saat 08.30 için verilen randevu iki kez teyit edildi.
Ben de belirtilen saatte hastanedeydim.
İçeri girdiğimde henüz derdimi anlatamadan röntgene yönlendirilmek istendim.
Önce doktorla konuşmak istediğimi söyledim.
Sigarayı yeni bıraktığımı, diş temizliği yaptırmak istediğimi ve dilimin altında bulunan küçük bir oluşum hakkında bilgi almak istediğimi anlattım.
Doktorumuz dil altındaki oluşum için üniversite hastanelerini işaret etti.
Ardından diş temizliği konusuna geldiğimizde beklemediğim bir cevap aldım.
“Bu işlem için gerekli malzememiz yok.”
Şaşkınlığım işte tam o anda başladı.
Çünkü bir tarafta milyarlarca liralık sağlık yatırımları vardı.
Şehir hastaneleri vardı.
Son teknoloji cihazlar vardı.
Diğer tarafta ise vatandaşın en temel beklentilerinden biri için söylenen iki kelime vardı:
“Malzememiz yok.”
Burada kimseyi suçlamıyorum.
Belki o gün geçici bir eksiklik vardı.
Belki teknik bir sorun yaşanıyordu.
Belki başka bir gerekçe vardı.
Ama vatandaşın gözünden bakınca ortaya çıkan tablo şudur:
Vatandaş hastanenin kaç metrekare olduğuna bakmaz.
Vatandaş yatırım bütçesinin kaç milyar olduğuna bakmaz.
Vatandaş aldığı hizmete bakar.
Çünkü sağlık sisteminin başarısı açılış törenlerinde değil, muayene odasında ölçülür.
Bugün Türkiye sağlıkta gerçekten büyük bir mesafe kat etmiştir.
Bunu inkâr etmek haksızlık olur.
Fakat sağlıkta yeni hedefimiz artık sadece bina yapmak olmamalıdır.
Yapılan yatırımın her odada, her serviste, her poliklinikte ve her vatandaşın hayatında eksiksiz hissedilmesini sağlamak olmalıdır.
Çünkü hastane yapmak büyük iştir.
Ama o hastanenin içerisinde vatandaşın “iyi ki devletim var” diyebilmesini sağlamak çok daha büyük iştir.