ORTADOĞU’DA YENİ DÖNEM: TÜRK BAKIŞI
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Ortadoğu bugün yalnızca yeni krizlerin değil, bölgesel düzenin temel parametrelerinin yeniden tanımlandığı bir eşikten geçiyor. Güvenlik mimarisi, egemenlik, enerji arzı, ticaret koridorları ve uluslararası meşruiyet aynı jeopolitik denklem içinde kesişiyor. 7 Ekim 2023 sonrasında derinleşen çatışma döngüsü, Suriye’deki iktidar değişimi ve ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, eski statükonun sürdürülemezliğini görünür kıldı. Ancak bir düzenin aşınması, kendiliğinden daha istikrarlı bir düzen doğurmuyor. Bugünün Ortadoğu’su, güç boşluklarının, stratejik belirsizliğin ve karşılıklı bağımlılıkların birlikte şekillendirdiği bir geçiş alanı.
Bu dönüşümün merkezinde egemenlik sorunu bulunuyor. Suriye’de geçiş yönetiminin devlet kurumlarını yeniden kurma, silahlı grupları bütünleştirme, kapsayıcı siyasi temsil ve geçiş dönemi adaleti üretme kapasitesi, ülkenin geleceği kadar komşularının güvenliğini de etkileyecek. Birleşmiş Milletler, kurumsal hesap verebilirlik, toplumsal katılım ve adalet mekanizmalarının önemini vurgularken; ekonomik kırılganlık, yerinden edilme ve dış müdahaleler geçişin önündeki yapısal engeller olarak duruyor. Türkiye açısından temel hedef, sınır güvenliğini sağlarken Suriye’nin toprak bütünlüğünü, siyasal birliğini ve kendi halkının iradesiyle şekillenen istikrarlı bir devlet yapısını desteklemek olmalı. Güvenlik sektörü reformu, silahsızlandırma, terhis ve yeniden entegrasyon ile yerel uzlaşı, bu sürecin teknik olduğu kadar siyasi bileşenleridir.
Filistin meselesi ise bölgesel düzenin normatif ve hukuki meşruiyet sınavıdır. Gazze’de insani erişim ve yeniden inşa, Batı Şeria’daki gelişmeler, Kudüs’ün statüsü ve iki devletli çözümün uygulanabilirliği, yalnızca diplomatik gündem maddeleri değildir; uluslararası hukukun tutarlılığına ve küresel yönetişimin inandırıcılığına ilişkin ölçütlerdir. Türkiye’nin 23 Ekim 2026’da İstanbul’da Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’la yürüttüğü R4 toplantısı, Filistin’den İran savaşına, Hürmüz Boğazı’ndan Kızıldeniz’de seyrüsefer güvenliğine uzanan başlıkları ortak diplomatik zeminde ele aldı. Aynı gün Fransa, Almanya, İtalya ve Birleşik Krallık’ın katıldığı genişletilmiş toplantı, bölgesel meselelerin Avrupa güvenliği ve küresel ekonomiyle iç içe geçtiğini gösterdi. Bu temaslar, henüz kalıcı bir güvenlik mimarisi anlamına gelmese de bölgesel sahiplenme ve çok taraflı diplomasi arayışının somut göstergesidir.
İran’la savaş ve Hürmüz’deki gerilim, enerji jeopolitiğinin kırılganlığını yeniden hatırlatıyor. Deniz ulaştırma hatlarının kesintiye uğraması; petrol ve gazın yanı sıra gübre, gıda, sigorta, navlun ve tedarik zincirleri üzerinde de maliyet yaratıyor. Hürmüz ve Babülmendep gibi stratejik boğazlar, coğrafyanın ekonomik güvenliğe nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşımı, askerî caydırıcılığı diplomatik gerilimi düşürme, seyrüsefer serbestisini koruma ve enerji arzını çeşitlendirme politikalarıyla birlikte düşünmeli.
Irak’la ilişkiler bu çerçevenin ekonomik boyutunu temsil ediyor. Güvenlik işbirliğinin yanı sıra Kalkınma Yolu; Basra Körfezi’ni Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen ulaştırma, lojistik ve altyapı vizyonudur. Demiryolu, otoyol, liman, gümrük dijitalleşmesi ve sınır aşan enerji ağları, koridoru yalnızca transit güzergâh olmaktan çıkarıp üretim ve yatırım ekosistemine dönüştürebilir. Bunun başarısı finansman, siyasi istikrar, kurumsal koordinasyon ve öngörülebilir mevzuata bağlıdır.
Türkiye’nin stratejik konumu, jeoekonomik bağlantısallık ile güvenlik kapasitesini birleştirebilmesinde yatıyor. NATO üyeliği, komşuluk ilişkileri, Körfez’le gelişen temaslar ve Avrupa’yla ekonomik bütünleşme, birbirini dışlayan tercihler olarak değil, dikkatle yönetilmesi gereken çok katmanlı ilişkiler olarak ele alınmalı. Stratejik özerklik, ittifaklardan kopuş değil; karar alma kapasitesini, diplomatik seçenekleri ve ulusal çıkarları çeşitlendirme becerisidir. Bununla birlikte ekonomik dayanıklılık, teknoloji politikası, su ve gıda güvenliği, iklim uyumu ve toplumsal direnç olmadan askerî güç tek başına kalıcı nüfuz üretemez.
Doğu Akdeniz de bu jeopolitik tablonun dışında düşünülemez. Deniz yetki alanları, enerji altyapısı, limanlar ve denizaltı kabloları; hukuk, teknoloji ve güvenliğin kesiştiği alanlardır. ABD, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nin bölgeye yönelik farklı öncelikleri, Türkiye’nin çok yönlü dış politika yürütmesini gerekli kılıyor. Bu çok kutupluluk, fırsat sunduğu kadar yanlış hesaplama ve stratejik bağımlılık riskleri de taşıyor.
Yeni dönemin rekabeti aynı zamanda anlatılar, algılar ve meşruiyet alanında yaşanıyor. Kamu diplomasisi, kültürel etkileşim, insani yardım, medya okuryazarlığı ve akademik ağlar, dış politikanın tamamlayıcı unsurlarıdır. Türkiye’nin iddiası yalnızca bölgesel gelişmelere tepki vermek değil, uluslararası hukuka, egemen eşitliğe, ekonomik karşılıklı bağımlılığa ve kapsayıcı işbirliğine dayalı bir düzen tasavvurunu savunmak olmalıdır.
Sonuç olarak Türkiye’nin önündeki tercih, Ortadoğu’daki her krize müdahil olmak ile gelişmeleri uzaktan izlemek arasında değildir. Asıl mesele; caydırıcılık ile diplomasi, ulusal güvenlik ile komşu devletlerin egemenliği, ekonomik çıkar ile bölgesel refah arasında sürdürülebilir denge kurmaktır. Yeni Ortadoğu’nun mimarisi henüz tamamlanmış değil. Türkiye’nin etkisi, bu mimaride ne kadar görünür olduğundan çok, önerdiği ilkeleri kurumsal işbirliğine, güvene ve ölçülebilir ortak kazanımlara dönüştürebilmesine bağlı olacaktır.