Yollar Uzaktı, Gönüller Yakındı

Yollar Uzaktı, Gönüller Yakındı

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Kasım 1, 2026 - 13:05

Bazen insan geçmişi hatırladığında yalnızca yaşadığı günleri değil, o günlerde kendisine hissettirilen sevgiyi, saygıyı ve değeri de özlüyor.

Benim çocukluğum Kayı Köyü'nde, Mecitözü'nde, Çorum'da; okul sıralarında, mahalle aralarında, dost meclislerinde geçti. O yılların insanlarını, yaşadığımız hatıraları ve ailemizin etrafında oluşan o güzel birlikteliği düşündükçe içimde tarifsiz bir özlem beliriyor.

Belki de bu yüzden sık sık eskilerden söz ediyoruz. Çünkü biz o günleri yaşadık. Bir kapının nasıl açıldığını, bir misafirin nasıl ağırlandığını, bir büyüğe nasıl hürmet edildiğini, bir kardeşin ve akrabanın ne anlama geldiğini gördük.

Ben evin en küçük çocuğuydum. Annemle babam nereye gitseler çoğu zaman beni de yanlarında götürürlerdi. Onlarla birlikte nice yollar aştım, nice evlere misafir oldum, nice güzel insan tanıdım.

Ankara'ya, İstanbul'a, İzmir'e giderdik. Bu şehirlerde ablalarım vardı. Öyle bir iki gün kalıp dönmezdik; en az on beş gün misafir kaldığımız olurdu. Ama o evlerde misafirlik dediğin, bugünkü gibi gün sayılarak yaşanmazdı.

İlk gün nasıl karşılanmışsak son gün de aynı sevgiyle uğurlanırdık. Kimsenin yüzünde bir bıkkınlık, dilinde bir sitem görmezdik. Kimse, “Daha ne kadar kalacaksınız, ne zaman gideceksiniz?” diye sormazdı.

Çünkü biz o evlerde yalnızca misafir değildik. Ev sahibinin ailesiydik, kardeşiydik, evlattık.

Evde yapılacak işler mi vardı? Yapılırdı. Çarşıya mı gidilecekti? Gidilirdi. Hayat kendi akışı içinde devam ederdi. Ama misafir, bu hayatın yükü olarak görülmezdi. Birlikte yemek yenir, çaylar içilir, sohbetler edilir; geçmişten, gelecekten, köyden, memleketten konuşulurdu.

Bir de bulunduğumuz şehirde köylümüz, akrabamız, tanıdığımız varsa ve bizim geldiğimizi duymuşsa…

İşte asıl güzellik orada başlardı.

Evine davet etmek için adeta birbirleriyle yarışırlardı. “Bize de gelin, bir akşam da bizde kalın,” diyenlerin sesi hâlâ kulaklarımda. Gidemezsek gönül koyanlar olurdu. Çünkü davet etmek de misafiri ağırlamak da dostluğun, akrabalığın bir parçasıydı.

Kimse bunu bir mecburiyet olarak görmezdi. İnsanlar birbirini görmekten, hâl hatır sormaktan, aynı sofraya oturmaktan mutluluk duyardı.

Peki, ne oldu bize?

Yollar mı uzadı, insanlar mı değişti, yoksa hayatın telaşına kapılıp birbirimize ayırdığımız zamanı mı kaybettik?

Bugün ulaşım kolaylaştı, telefonlarımız akıllandı, dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabilir hâle geldik. Fakat bazen yanı başımızdaki insanla iki kelime konuşamaz olduk.

Bir eve misafirliğe gidiyorsun; herkesin elinde bir telefon. Aynı odada oturuyoruz ama sanki herkes başka bir dünyada yaşıyor. Eskiden bir akşam boyunca bitmeyen sohbetler, bugün birkaç dakikaya sığıyor. Hatıralar anlatılmıyor, büyüklerin sözü dinlenmiyor, çocukların heyecanı paylaşılmıyor.

Oysa bir evin sıcaklığı, yalnızca sobasından, kaloriferinden gelmez. O sıcaklığı insanların birbirine gösterdiği ilgi, sevgi ve samimiyet oluşturur.

Eskiden bir kapı çalındığında evin içinden bir sevinç yükselirdi. Şimdi bazen kapı çalındığında insanların aklından ilk geçen şey, kimin geldiğinden çok ne zaman gideceği oluyor.

Elbette herkesin işi, gücü, geçim derdi var. Kimsenin hayatı kolay değil. İnsanların kendilerine ayıracak zamana, dinlenmeye ve özel alanlarına ihtiyacı olduğunu da biliyoruz. Fakat bütün bunlar, sevdiklerimize karşı göstereceğimiz inceliği, vefayı ve gönül almayı unutmamıza sebep olmamalı.

Çünkü insan yalnızca ekmekle, parayla, makamla yaşamıyor. İnsanın bir dosta, bir kardeşe, bir akrabaya, bir selam veren komşuya da ihtiyacı var.

Bugün bazen bir yakınımızın evine bir günlüğüne misafir gitmekten çekinir olduk. Hele bir gece kalalım desek, sanki karşımızdakine büyük bir yük yükleyecekmişiz gibi düşünüyoruz. Daha da acısı, bazı insanlar karşılaşmamak, davet etmek zorunda kalmamak için yollarını değiştiriyor; bizi görüyor ama görmemiş gibi, sesimizi duyuyor ama duymamış gibi davranıyor.

İnsan bunları görünce ister istemez düşünüyor: Biz ne ara bu kadar uzaklaştık birbirimizden?

Bir zamanlar kardeşinin evi kendi evin gibiydi. Akrabanın kapısı sana açıktı. Köylünle karşılaştığında yalnızca selamlaşmakla kalmaz, hâlini hatırını sorar, aileni merak eder, bir ihtiyacın olup olmadığını öğrenirdin.

Şimdi bazen en yakınımızla bile aramıza görünmez duvarlar örüyoruz. Küçücük bir sözden anlam çıkarıyor, en ufak bir davranışı yanlış yorumluyor, gönül koyuyor, uzaklaşıyoruz. Bir zamanlar yıllarca süren dostlukları bir anda silip atabiliyoruz.

Oysa dostluk, hiç kırılmamak değil; kırıldığında konuşabilmek, anlaşabilmek, gerektiğinde özür dileyebilmek ve gönül alabilmektir. Vefa, yalnızca güzel günlerde yan yana olmak değil; zor zamanlarda da birbirini unutmamaktır.

Bizim çocukluğumuzda imkânlar bugünkü kadar çok değildi belki. Ama insanların birbirine ayırdığı zaman, gösterdiği emek ve paylaştığı sevinç başkaydı. Bir sofraya oturulduğunda ekmeğin küçüğü büyüğü hesap edilmez, gelen insanın gönlü hoş olsun diye elden gelen yapılırdı.

Kayı Köyü'nün, Mecitözü'nün, Çorum'un eski günlerini düşündüğümde gözümün önüne yalnızca evler, sokaklar, okul sıraları gelmiyor. İnsanlar geliyor aklıma. Bir selamı eksik etmeyenler, kapısını çalana yüzünü ekşitmeyenler, bir işi olduğunda komşusunun yardımına koşanlar…

Okul yıllarımızda öğrendiğimiz yalnızca okumak, yazmak, hesap yapmak değildi. Büyüklerimizin davranışlarından edep, çevremizden dayanışma, hayatın içinden sabır ve merhamet öğrenirdik. Öğretmenlerimizin öğütleri kadar ailemizin yaşattığı değerler de yolumuzu aydınlatırdı.

Bir insanın yetişmesi için yalnızca bilgi yetmez. Bilginin yanında vicdan, emeğin yanında dürüstlük, başarının yanında alçak gönüllülük gerekir. İnsanı insan yapan, sahip olduklarının çokluğu değil; başkasına nasıl davrandığıdır.

Vatan sevgisi de yalnızca bayrağımız dalgalanırken gururlanmak değildir. O bayrağın altında yaşayan insanı sevmek, komşusuna sahip çıkmak, zor durumda kalana el uzatmak, memleketinin toprağına ve insanına emek vermektir.

Bizim özlediğimiz eski günlerde bu değerlerin daha görünür olduğu nice hatıramız var. Elbette geçmişin de kendine göre eksikleri, kırgınlıkları vardı. Her eski insan kusursuz, her yeni insan vefasız değildi. Fakat geçmişte gördüğümüz o samimiyeti, bugünün hayatında da yaşatmak istiyoruz.

İşte bütün mesele burada.

Geçmişe dönmek mümkün değil. Annemizin, babamızın yanında çocuk olduğumuz günlere yeniden gidemeyiz. Kayı Köyü'nün eski kalabalığını, Mecitözü'nün eski sohbetlerini, Çorum'un hatıralarla dolu sokaklarını olduğu gibi geri getiremeyiz.

Ama o günlerden öğrendiklerimizi bugün yaşayabiliriz.

Bir akrabamızı arayabilir, uzun zamandır görmediğimiz dostumuzun kapısını çalabilir, bir büyüğümüzün elini tutabilir, bir çocuğun başını okşayabiliriz. Misafirimizi güler yüzle karşılayabilir, komşumuzun derdini dinleyebilir, bir insanın yükünü hafifletmek için elimizden geleni yapabiliriz.

Bunlar büyük servetler istemez. Biraz zaman, biraz emek, biraz merhamet ve kocaman bir gönül ister.

Belki de en çok ihtiyacımız olan şey budur: Birbirimizi yeniden insan olarak görmek, menfaat hesabı yapmadan sevebilmek, karşılık beklemeden iyilik edebilmek…

Ben bugün geçmişi anlatırken yalnızca eski günleri yâd etmiyorum. Bir zamanlar yaşadığımız güzelliklerin gelecekte de yaşanmasını istiyorum. Çocuklarımızın, gençlerimizin dostluğu, kardeşliği, saygıyı, sevgiyi ve vefayı yalnızca büyüklerinden dinlemesini değil, kendi hayatlarında da görmesini arzuluyorum.

Çünkü bir gün onlar da geriye dönüp bakacaklar. Bizim bugün yaşadığımız günleri hatırlayacaklar. Acaba onlar da “Eskiden insanlar birbirine daha yakındı,” diyecekler mi? Yoksa biz, güzel değerlerimizi koruyup onlara daha yaşanabilir bir dünya bırakabilecek miyiz?

Bence asıl mesele bu soruda saklı.

Biz eski günleri, eski insanları, eski dostlukları boşuna özlemiyoruz. Biz, bir insanın başka bir insan için kıymet taşıdığı günleri özlüyoruz.

Yolların kısa, gönüllerin yakın olduğu; kapıların sevgiyle açıldığı, sofraların paylaşıldığı, dostluğun çıkarla ölçülmediği günleri…

Ve inanıyorum ki bütün bu güzellikler henüz kaybolmuş değil. Yeter ki onları yaşatmak isteyen insanlar olsun.

Çünkü bazen bir telefon, bazen içten bir selam, bazen açılan bir kapı, bazen de “Gel kardeşim, evimiz de gönlümüz de sana açık,” diyen bir cümle, insanın dünyasını değiştirmeye yeter.

Unutmayalım; hayatı güzelleştiren, sahip olduğumuz imkânlar değil, birbirimize hissettirdiğimiz değerdir.

Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.

Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.