MEKKE İTTİFAKI: TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİT ORTAK SAVUNMA İRADESİNİ GÜÇLENDİRİYOR

MEKKE İTTİFAKI: TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİT ORTAK SAVUNMA İRADESİNİ GÜÇLENDİRİYOR

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Kasım 1, 2026 - 13:09

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, bölgesel güvenlik anlayışının yeniden şekillendiği kritik bir döneme işaret ediyor. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai’nin açıklamaları, yalnızca İran’ın bölgesel değerlendirmelerini değil, Türkiye’nin güvenlik perspektifini de yakından ilgilendiren önemli mesajlar içeriyor. Rızai’nin, Suudi Arabistan Savunma Bakanı’nın “Sizden sonra İsrail Türkiye’ye yönelecektir; ondan sonra da sıra Suudi Arabistan’a gelecektir” sözlerini aktarması, bölgedeki tehdit algısının artık ülkelerin kendi sınırları içerisinde değerlendirilemeyeceğini ortaya koyuyor.

Bu sözler, Ortadoğu’nun geleceği açısından üzerinde dikkatle durulması gereken bir stratejik uyarıdır. Çünkü güvenlik, bir ülkenin yalnızca bugünkü tehditlere karşı hazırlıklı olmasıyla sınırlı değildir. Asıl mesele, gelecekte ortaya çıkabilecek tehditlerin yönünü, kapsamını ve muhtemel sonuçlarını önceden değerlendirebilmektir. Türkiye’nin güvenliği, Suudi Arabistan’ın güvenliği ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarı birbirinden bağımsız düşünülemez. Bir ülkede başlayan güvenlik krizinin diğer ülkelere sıçraması, bölgesel dengeleri bütünüyle değiştirebilir.

Muhsin Rızai’nin açıklamalarında dikkat çeken bir diğer husus, Mekke İttifakı ülkelerinin İsrail’e karşı sergiledikleri kararlı tutumdur. Rızai, toplantılarda Müslümanların İsrail’e karşı savunulmasının önceliğinin ele alındığını, İsrail’in Lübnan’ın güneyinden ve Suriye’nin güneyinden çıkarılması, Gazze ve Batı Şeria meselelerinin gündeme geldiğini ifade ediyor. Bu açıklamalar, bölgesel güvenlik meselelerinin artık yalnızca diplomatik kınamalarla sınırlı kalmadığını, ortak değerlendirme ve koordinasyon arayışının da gündeme geldiğini gösteriyor.

Burada asıl önemli olan, ortak bir tehdit algısının ortak bir güvenlik iradesine dönüşebilmesidir. Zira Ortadoğu’da yıllardır yaşanan krizlerin en büyük sorunlarından biri, ülkelerin benzer tehditlerle karşı karşıya kalmalarına rağmen ortak bir stratejik zeminde buluşmakta zorlanmalarıdır. Ayrışmalar, güvensizlikler ve farklı öncelikler, bölgesel iş birliğinin önünde önemli engeller oluşturmuştur. Ancak güvenlik tehdidinin doğrudan ülkelerin geleceğini ilgilendirdiği bir dönemde, bu engellerin aşılması daha büyük bir önem kazanmaktadır.

Rızai’nin açıklamalarında Türkiye açısından öne çıkan en dikkat çekici isimlerden biri de Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın’dır. Kalın’ın toplantıda son derece kararlı bir tutum sergilediğinin ifade edilmesi, Türkiye’nin bölgesel güvenlik meselelerine yaklaşımının önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Türkiye, tarihsel tecrübesi, jeopolitik konumu ve güvenlik kapasitesiyle Ortadoğu’daki gelişmelerin dışında kalabilecek bir ülke değildir. Aksine, bölgesel gelişmelerin doğrudan etkilediği ve bu gelişmelerin seyrinde belirleyici rol oynayabilecek ülkelerin başında gelmektedir.

Türkiye’nin güvenlik yaklaşımında temel mesele, tehditleri yalnızca ortaya çıktıkları noktada karşılamak değil, bu tehditlerin bölgesel bir güvenlik krizine dönüşmesini önleyecek stratejik öngörüyü geliştirmektir. Bu çerçevede, bölge ülkeleri arasında kurulabilecek güvenlik diyaloğu, yalnızca bugünün krizlerine karşı değil, gelecekte ortaya çıkabilecek risklere karşı da önemli bir imkân sunmaktadır.

İran’ın NATO’ya ve İsrail’in askerî kapasitesine karşı direnebildiği yönündeki Rızai açıklaması ise dört ülkenin birleşmesi durumunda güçlerinin katbekat artacağı değerlendirmesiyle tamamlanıyor. Bu ifade, bölgesel güvenlik meselelerinde ortak hareket etmenin önemine ilişkin siyasi bir mesaj olarak okunmalıdır. Ancak böylesi bir yaklaşımın gerçek bir güvenlik mekanizmasına dönüşebilmesi, söylemlerin ötesine geçerek karşılıklı güvene, diplomatik koordinasyona ve somut iş birliği alanlarına dayanmasını gerektirir.

Çünkü bölgesel güvenlik, yalnızca askerî güçlerin bir araya gelmesiyle sağlanabilecek bir mesele değildir. Siyasi irade, diplomatik denge, ekonomik dayanıklılık ve toplumların istikrarı da güvenliğin ayrılmaz unsurlarıdır. Ortak bir güvenlik anlayışının kalıcı olabilmesi için ülkelerin birbirlerinin egemenlik haklarına, meşru güvenlik kaygılarına ve bölgesel hassasiyetlerine saygı göstermesi gerekir.

Türkiye açısından bu gelişmelerin taşıdığı anlam açıktır: Ortadoğu’da güvenlik dengeleri yeniden şekillenirken Türkiye’nin güvenliği, bölgesel istikrarın korunmasıyla doğrudan bağlantılıdır. İsrail’in bölgedeki askerî faaliyetlerinin Lübnan, Suriye ve Filistin coğrafyasında oluşturduğu gerilim, yalnızca bu ülkeleri değil, bölgenin tamamını etkileyen sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.

Bununla birlikte, Türkiye’nin güvenlik politikası herhangi bir ülkenin açıklamalarına veya geçici ittifak arayışlarına indirgenemez. Türkiye’nin temel önceliği, kendi millî güvenliğini korumak, bölgesel istikrarı güçlendirmek ve krizlerin daha geniş çatışmalara dönüşmesini önlemektir. Bu hedef doğrultusunda diplomatik kanalların açık tutulması, ortak güvenlik değerlendirmelerinin geliştirilmesi ve bölgesel iş birliğinin güçlendirilmesi stratejik önem taşımaktadır.

Muhsin Rızai’nin açıklamalarında yer alan “Bu toplantılar devam edecek” ifadesi de bu bakımdan dikkat çekicidir. Eğer bu görüşmeler düzenli bir diplomatik zemine kavuşur ve ortak güvenlik meselelerinde somut sonuçlar üretirse, Ortadoğu’da yeni bir iş birliği anlayışının gelişmesine katkı sağlayabilir.

Ortadoğu’nun geleceği, ülkelerin birbirlerine karşı oluşturdukları güç dengelerinden çok, bölgesel güvenliği birlikte koruyabilme iradeleriyle şekillenecektir. Türkiye’nin güvenliği, bölgenin istikrarından ayrı düşünülemez. Bugün ortaya konulan diplomatik temaslar ve ortak güvenlik arayışları, bu gerçeğin giderek daha fazla kabul gördüğünü göstermektedir.

Unutulmamalıdır ki, bir ülkenin güvenliği yalnızca kendi sınırlarında başlamaz. Bazen sınırların ötesinde şekillenen gelişmeler, yarının güvenlik tablosunu bugünden belirler. Türkiye’nin stratejik gücü ise bu gelişmeleri doğru okuyabilme, tehditleri önceden değerlendirebilme ve gerektiğinde bölgesel iş birliğini kendi millî çıkarları doğrultusunda şekillendirebilme kapasitesinde yatmaktadır.

Ortadoğu’da yeni bir güvenlik dönemine girilirken asıl mesele, ülkelerin tehditler karşısında yalnızca ortak sözler söylemesi değil, geleceği birlikte okuyabilecek bir stratejik irade ortaya koyabilmesidir. Türkiye’nin güvenliği, bölgesel barışın ve istikrarın güçlendirilmesiyle daha sağlam bir zemine oturacaktır.