Ortadoğu'dan Hazar'a, Akdeniz'den Afrika Boynuzu'na: Yeni Jeopolitik Satrançta Türkiye'nin Denge Arayışı
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Ortadoğu'da yaşanan gelişmeleri birbirinden bağımsız krizler olarak okumak, büyük resmi kaçırmamıza neden olabilir. İran'dan Suriye'ye, Güney Kafkasya'dan Doğu Akdeniz'e, Libya'dan Somali ve Somaliland'a uzanan gelişmeler, giderek daha geniş bir jeopolitik rekabetin parçaları hâline geliyor. Mücadele artık yalnızca toprak, enerji veya askerî üstünlük üzerinden yürümüyor; stratejik erişim, deniz yolları, vekil güçler, istihbarat ağları ve bölgesel ittifaklar üzerinden yeni bir güç mimarisi şekilleniyor.
Bu tablonun merkezinde İsrail'in bölgesel güvenlik yaklaşımı ile Türkiye'nin bölgesel denge arayışı arasındaki farklılık bulunuyor.
İsrail'in stratejik yaklaşımını değerlendirirken dikkat edilmesi gereken husus, rakiplerinin yalnızca askerî kapasitesini hedef alması değil, bölgesel güç merkezleri arasındaki rekabetten de avantaj sağlamasıdır. İran'ın zayıflatılması, Suriye'deki güç boşlukları, Irak'taki kırılganlıklar ve Körfez'deki güvenlik arayışları bu açıdan birlikte okunmalı. Böyle bir ortamda rakip aktörlerin ortak hareket etme kapasitesinin azalması, İsrail'in stratejik hareket alanını genişletebilir. Ancak bu gelişmelerin tamamını tek merkezden yönetilen bir planın sonucu olarak görmek yerine, örtüşen çıkarların ve bölgesel müdahalelerin oluşturduğu bir denklem olarak değerlendirmek gerekir.
İran cephesi bu mücadelenin en hassas alanlarından biri. Kürt silahlı gruplarının kara unsuru olarak kullanılabileceği, ABD CENTCOM'un askerî kapasitesi ile İsrail'in hava ve istihbarat gücünün İran üzerinde eş zamanlı baskı oluşturabileceği senaryosu, bölgesel güvenlik tartışmalarında gündeme geldi. Nitekim İranlı Kürt grupların ABD ile olası operasyonları görüştüğüne ilişkin haberler yayımlandı. Ancak bu tür bir stratejinin uygulanabilirliği ve sonuçları ayrı bir tartışma konusu. İran'ın parçalanması ihtimali ise Türkiye açısından yalnızca komşu bir ülkedeki rejim değişikliği anlamına gelmiyor; sınır güvenliği, göç, terör, Kürt meselesinin bölgeselleşmesi ve yeni güç boşlukları gibi doğrudan sonuçlar doğurabilir.
Güney Azerbaycan da bu denklemin önemli bir parçası. Bakü'nün İsrail'le savunma, istihbarat ve enerji ilişkileri, Tahran açısından güvenlik hassasiyeti yaratırken Azerbaycan'ın Türkiye ile ilişkilerinde de yeni denge arayışlarını gündeme getiriyor. Azerbaycan'ın İran'daki milyonlarca soydaşıyla tarihsel ve kültürel bağları, bu coğrafyayı yalnızca bir kimlik meselesi olmaktan çıkarıp stratejik bir ufka dönüştürüyor. Bakü'nün Ankara ve Tel Aviv'le ilişkilerini aynı anda sürdürme isteği, Türk dünyasındaki dayanışmanın yanında bağımsız güç merkezi olma arzusunu da gösteriyor.
Rekabetin diğer cephesi Doğu Akdeniz. Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatı, Ankara'nın bölgedeki stratejik hareket alanını koruma çabasının önemli bir unsuru. Buna karşılık İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs yakınlaşması, savunma işbirliği ve ortak askerî tatbikatlar üzerinden farklı bir güvenlik hattı oluşturuyor. Libya'nın doğusundaki siyasi aktörlerin Türkiye ile ilişkilerini geliştirmesi de bu mücadelenin yalnızca deniz sınırlarıyla sınırlı olmadığını gösteriyor.
Benzer bir rekabet Afrika Boynuzu'nda yaşanıyor. Türkiye'nin Somali'deki askerî eğitim, güvenlik ve devlet kapasitesi inşasına yönelik varlığı, Mogadişu yönetiminin toprak bütünlüğüne verdiği destekle birleşiyor. İsrail'in Somaliland'ı tanıması ve Berbera limanının stratejik öneminin artması ise Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Babülmendep çevresindeki güç mücadelesine yeni bir boyut kazandırıyor. Burada limanlar, askerî erişim ve deniz ulaşım hatları, klasik diplomatik ilişkilerden çok daha geniş bir anlam taşıyor.
Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la geliştirdiği savunma işbirliği, kamuoyunda Mekke İttifakı olarak anılan yeni güvenlik arayışının da temelini oluşturuyor. Bu yakınlaşma, Ankara'nın güvenliğini yalnızca NATO veya mevcut Batılı ittifaklarla sınırlamadan alternatif bölgesel ortaklıklar geliştirme isteğini yansıtıyor.
Bütün bu gelişmelerin ortak noktası, bölgesel düzenin yeniden şekillenmesidir. İsrail'in güvenlik ve nüfuz alanını genişletme arayışı ile Türkiye'nin parçalanmayı ve kontrolsüz güç boşluklarını önlemeye yönelik yaklaşımı her zaman örtüşmüyor.
Ankara'nın İran politikası da bu açıdan değerlendirilmeli. Türkiye, Tahran'ın bütün politikalarını benimsemek zorunda değil; ancak İran'ın devlet bütünlüğünün bozulmasının yaratacağı sonuçları da görmezden gelemez. Çünkü kontrolsüz bir çözülme, Türkiye'nin doğu ve güney sınırlarında yeni kriz alanları yaratabilir.
Türkiye'nin temel meselesi, bölgedeki herhangi bir gücün sınırsız hâkimiyet kurmasına karşı kendi stratejik hareket alanını korumaktır. Bunun yolu da bütün taraflarla konuşabilen, ittifaklarını çeşitlendiren, askerî kapasitesini geliştiren ve bölgesel devletlerin toprak bütünlüğünü savunan bir denge politikasından geçiyor.
Ortadoğu'nun geleceğini kimin daha fazla alan kazandığından çok, kimin bölgesel düzeni şekillendirebildiği belirleyecek. Türkiye'nin önündeki stratejik görev ise bu mücadelede bir tarafın genişleme aracına dönüşmeden, bölgesel istikrarın ve güç dengesinin vazgeçilmez unsuru olarak kalabilmek.