PSİKİYATRİSTE GİDEN Mİ, GİTMEYEN Mİ DAHA “TEHLİKELİ”?

PSİKİYATRİSTE GİDEN Mİ, GİTMEYEN Mİ DAHA “TEHLİKELİ”?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 14, 2026 - 09:42

Toplumda yıllardır değişmeyen tuhaf bir ezber var: “Psikiyatriste gidiyorsa dikkat etmek gerekir!” Bir insanın psikiyatri kliniğinin kapısından girdiğini öğrendiğimiz anda ona görünmez bir etiket yapıştırmaya ne kadar da meraklıyız. İlaç kullanıyorsa biraz daha şüpheleniyoruz, psikiyatrik bir tanısı varsa mesafeyi biraz daha açıyoruz. Sanki psikiyatri polikliniğine girmek insanı tehlikeli hâle getiren gizemli bir kapıymış gibi… Oysa belki de soruyu yıllardır tamamen tersinden soruyoruz. Psikiyatriste gidenlerden önce, ciddi ruhsal sorunlar yaşadığı hâlde hiçbir uzmana başvurmayan, sorununu kabul etmeyen, tedavi ve takip altında bulunmayan insanları neden hiç konuşmuyoruz?

Dünyada ve ülkemizde yüz binlerce, hatta milyonlarca insan yaşamının bir döneminde farklı ağırlıklarda ruhsal sorunlarla karşılaşıyor. Fakat herkes psikiyatriste başvurmuyor. Kimisi damgalanmaktan korkuyor, kimisi “Ben deli miyim?” diyerek yardım almayı reddediyor, kimisi yaşadığı sorunun farkında bile değil. Kimisi de çevresindeki insanlara hayatı dar ettiği hâlde kendisini son derece sağlıklı kabul ediyor. Böylece ortaya ilginç bir toplumsal çelişki çıkıyor: Yardım isteyen insanın tanısı olduğu için onu görüyoruz; yardım istemeyenin ise tanısı olmadığı için onu “sağlıklı” zannediyoruz. Oysa tanı konmamış olması, bir ruhsal sorunun bulunmadığının belgesi değildir.

Burada çok önemli bir ayrımı özellikle yapmak gerekiyor. Psikiyatrik hastalık ile şiddet veya “tehlikelilik” arasında otomatik bir eşitlik kurulamaz. Ruhsal hastalığı bulunan insanların büyük çoğunluğunu potansiyel saldırgan, suçlu ya da tehlikeli olarak göstermek hem bilimsel gerçeklikle bağdaşmaz hem de ağır bir damgalamadır. Hatta böyle bir yaklaşım insanların yardım aramasını engelleyebilir. Çünkü insan “Psikiyatriste gidersem bana deli veya tehlikeli derler.” diye düşünmeye başladığında tedaviden uzaklaşabilir. İşte toplumun yarattığı önyargı, tam da burada kendi kendisini besleyen bir probleme dönüşür.

Üstelik psikiyatriste başvuran insan, çoğu zaman yaşadığı problemin farkına vararak önemli bir adım atmıştır. Bir uzman tarafından değerlendirilir, gerekiyorsa tedavi edilir, ilaç kullanıyorsa takip edilir, değişimler gözlemlenir. Gerektiğinde tedavisi yeniden düzenlenir. Başka bir ifadeyle sistemin görebildiği kişidir. Buna karşılık ciddi öfke kontrolü problemi yaşayan, dürtülerini yönetemeyen, gerçekliği değerlendirmesinde belirgin sorunlar bulunan veya kendisine ya da çevresine zarar verme riski taşıyan fakat hiçbir profesyonel yardım almayan biri sistem açısından görünmez kalabilir. Buradaki mesele onun mutlaka “tehlikeli” olması değildir; risk varsa bu riskin değerlendirilmemiş ve yönetilmemiş olmasıdır.

Bir başka çelişki de şu: Psikiyatrik ilaç kullanan insanın davranışlarını mercek altına alıyoruz ama hiçbir tedavi görmeyen kişinin öfkesini, saldırganlığını, kontrolsüz davranışlarını bazen “karakteri böyle” diyerek geçiştiriyoruz. Bağırıyor: sinirli adam. Eşini sürekli aşağılıyor: biraz sert mizaçlı. İnsanları tehdit ediyor: ağzı bozuk. Kontrolünü kaybediyor: fevri. Çevresindekilerin hayatını sistematik biçimde zehir ediyor: zor insan. Fakat aynı davranışları psikiyatrik tanısı bulunan biri yaptığında birdenbire bütün davranışların açıklaması hastalığı oluveriyor. İşte damgalama tam olarak burada başlıyor.

Psikiyatrik tanısı bulunan bir kişinin yaptığı her yanlış davranışı hastalığına bağlamak ne kadar hatalıysa tanısı bulunmayan bir insanın her davranışını “normal” kabul etmek de o kadar hatalıdır. İnsan davranışı bundan çok daha karmaşıktır. Kişilik özellikleri, yetişme koşulları, çevresel faktörler, travmalar, madde kullanımı, dürtü kontrolü, sosyal koşullar ve daha birçok değişken davranışlarımız üzerinde etkili olabilir. Dolayısıyla cebinde psikiyatrik reçete taşıyan insanı inceleyip reçetesi olmayanı otomatik olarak “sağlam” kategorisine koymak bilimsel bir değerlendirme değil, toplumsal bir kestirmeciliktir.

Aslında psikiyatriye başvurmak çoğu durumda korkulacak değil, olumlu karşılanacak bir davranıştır. Çünkü insanın “Bir sorun yaşıyorum ve yardım almak istiyorum.” diyebilmesi belirli bir farkındalık gerektirir. Bazen insanın kendi zihnine dışarıdan bakabilmesi, herhangi bir fiziksel hastalıkta doktora gitmek kadar olağan kabul edilmelidir. Kalbiyle ilgili sorun yaşayan kardiyoloğa gittiğinde kimse “Bu insan tehlikeli olabilir.” demiyor. Midesi ağrıyan gastroenterolojiye başvurduğunda sosyal siciline görünmez bir yıldız koymuyoruz. Konu beyin, ruh sağlığı ve psikiyatri olduğunda ise nedense tıp bir anda yerini korku hikâyelerine bırakıyor.

Daha da düşündürücü olanı, toplumun bazen psikiyatrik tanıyı kişinin bütün kimliğinin önüne geçirmesidir. Bir insan öğretmen, avukat, doktor, sanatçı, işçi, anne, baba, arkadaş veya sevgili olabilir; fakat psikiyatrik tanısı öğrenildiği anda bütün bu özellikleri silinip geriye yalnızca hastalığının adı bırakılabiliyor. Artık kızarsa “hastalığından”, üzülürse “hastalığından”, itiraz ederse “hastalığından”, heyecanlanırsa yine “hastalığından” oluyor. Oysa psikiyatrik tanısı bulunmayan insanın öfkesi öfke, üzüntüsü üzüntü, heyecanı heyecan kabul ediliyor. İşte eşitsizlik bazen tam da bu küçük görünen dil alışkanlıklarında saklanıyor.

Bir de “kontrol altında” ifadesini doğru anlamamız gerekiyor. Psikiyatriye başvuran herkesin bütün davranışlarının kontrol edildiği gibi bir anlam çıkarılamaz; insan makine değildir. Burada kastedilen, kişinin profesyonel değerlendirme ve gerektiğinde tedavi olanağına erişmiş olmasıdır. Asıl önemli nokta budur. Çünkü psikiyatrik sorunların da diğer sağlık sorunları gibi değerlendirilmesi, takip edilmesi ve gerektiğinde müdahale edilmesi mümkündür. Sorunun varlığını inkâr etmek ise onu ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle “Psikiyatrik hastalar tehlikelidir.” şeklindeki ilkel genellemenin karşısına başka bir genellemeyle, “Psikiyatriste gitmeyenler tehlikelidir.” diyerek çıkmak da doğru değildir. Tehlikelilik bir tanı değildir. Somut kişi, somut davranış ve somut risk üzerinden değerlendirilmesi gereken ayrı bir meseledir. Ancak tam da bu nedenle psikiyatrik yardım alan insanları sırf görünür oldukları için damgalarken yardım almayan ve dolayısıyla değerlendirilmemiş olabilecek vakaları tamamen gözden kaçırmak büyük bir çelişkidir.

Belki de artık insanların hangi kliniğin kapısından girdiğine değil, nasıl davrandığına bakmanın zamanı gelmiştir. Psikiyatriste gitmiş mi? İlaç kullanıyor mu? Tanısı var mı? Bunlar tek başına bir insanın iyi, kötü, güvenilir veya tehlikeli olduğunun cevabını vermez. Asıl sorular başka: Kendisine ve çevresine nasıl davranıyor? Öfkesini yönetebiliyor mu? Sınırları gözetiyor mu? Gerçeklikle ilişkisi nasıl? Bir sorun yaşadığında yardım alabiliyor mu? Ve somut bir risk varsa bu risk profesyonel biçimde değerlendiriliyor mu?

Belki de toplum olarak en büyük yanılgımız, dosyası olanı hasta, dosyası olmayanı sağlıklı sanmak. Oysa psikiyatri dosyası insanın alnına vurulmuş bir damga değildir. Bazen tam tersine, kişinin yaşadığı sorunu görmüş ve bunun için yardım aramış olduğunun göstergesidir.

O hâlde yıllardır sorduğumuz soruyu değiştirelim.

“Psikiyatriste gidiyor mu?” diye korkuyla sormak yerine, “İhtiyacı olduğu hâlde yardım almıyor olabilir mi?” diye soralım.

Çünkü görünür olmak tehlikeli olmak değildir.

Bazen asıl mesele, hiç görünmeyendir.