TERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE BAŞBUĞ BAKIŞI
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Dokuz Işık’tan Devlet Aklına: Türkeş’in fikrî mirasından Bahçeli’nin Terörsüz Türkiye vizyonuna
Bazı siyasi meseleler vardır ki yalnızca günün tartışmaları, siyasi polemikler veya anlık gelişmeler üzerinden değerlendirildiğinde taşıdığı tarihî derinlik ve devlet açısından anlamı eksik kalır. “Terörsüz Türkiye” de böyle bir başlıktır. Çünkü Türkiye’nin terörle mücadelesi, yalnızca güvenlik güçlerinin operasyonlarıyla, sınır ötesi harekâtlarla veya silahlı unsurların etkisiz hâle getirilmesiyle sınırlı bir güvenlik meselesi değildir. Terör, bir devletin yalnızca can ve mal güvenliğini tehdit etmez; aynı zamanda yıllar boyunca insan kaynağını, ekonomik kaynaklarını, yatırım kapasitesini, kamu yönetiminin enerjisini ve toplumun psikolojik dayanıklılığını tüketir. Bu nedenle terörsüzleşmeyi yalnızca silahların susması şeklinde tanımlamak, meselenin stratejik boyutunu eksik bırakır. Asıl mesele, terör tehdidinin gerilemesiyle ortaya çıkacak stratejik alanın Türkiye tarafından nasıl değerlendirileceğidir. Güvenlik alanında elde edilen kazanım ekonomik güce, bölgesel kalkınmaya, eğitime, bilime, teknolojiye, üretime ve toplumsal refaha dönüştürülebilecek midir? Terörsüz Türkiye’nin gerçek anlamı, nihayetinde bu soruya verilecek cevapta ortaya çıkacaktır. Bu çerçevede Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık etrafında şekillenen fikrî mirası ile Devlet Bahçeli’nin uzun yıllardır öne çıkardığı devlet aklı anlayışı arasında kurulabilecek fikrî bağ özel bir önem taşımaktadır. Elbette iki dönemi birbirinin aynısı kabul etmek doğru değildir. Türkeş’in düşüncesini şekillendiren dönem Soğuk Savaş’ın ideolojik kamplaşmaları, bloklar arası rekabet ve klasik güvenlik anlayışlarıyla belirlenirken, bugünün Türkiye’si terör örgütlerinin yanı sıra vekil aktörler, hibrit tehditler, siber saldırılar, ekonomik baskılar, bilgi operasyonları, algı mücadeleleri ve çok katmanlı jeopolitik rekabetlerle karşı karşıyadır. Tehditlerin biçimi değişmiştir; fakat devletin temel sorusu değişmemiştir: Türkiye nasıl güçlü, güvenli, bağımsız, üretken ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi bir devlet olacaktır? Türkeş ile Bahçeli arasındaki fikrî süreklilik tam da bu soruda aranmalıdır. Çünkü fikrî devamlılık, aynı dönemde aynı yöntemi kullanmak değil, değişen şartlar karşısında aynı temel devlet hedeflerini koruyabilmektir.
Dokuz Işık’ın merkezindeki mesele: Milli kapasite
Dokuz Işık çoğu zaman yalnızca belirli bir siyasi dönemin ideolojik programı olarak ele alınır. Oysa bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde, bundan çok daha geniş bir devlet ve toplum tasavvuru ortaya çıkar. Milliyetçilik, ülkücülük, ahlakçılık, toplumculuk, ilimcilik, hürriyetçilik ve şahsiyetçilik, köycülük, gelişmecilik ve halkçılık ile endüstricilik ve teknikçilik; farklı başlıklar altında ifade edilseler de nihayetinde aynı büyük hedefe yönelirler: Türk milletinin güçlü, bilgili, üretken, müreffeh ve bağımsız bir devlet düzeni içerisinde kendi geleceğini kendi iradesiyle kurabilmesi. Bu açıdan Dokuz Işık’ın merkezinde yalnızca kimlik değil, milli kapasite vardır. Milliyetçilik milleti merkeze alırken ülkücülük ona ulaşılması gereken bir gelecek ufku kazandırır; ilimcilik bu geleceğin bilgiye dayanmasını, endüstricilik ve teknikçilik üretim gücünün yükselmesini, gelişmecilik sürekli yenilenmeyi, toplumculuk ortak faydayı, ahlakçılık ise bütün bu yürüyüşün değer zeminini ifade eder. Bugünün kavramlarıyla bakıldığında Dokuz Işık, yalnızca siyasi bir düşünce sistemi değil; devletin ekonomik, sosyal, bilimsel, teknolojik ve kültürel kapasitesini birlikte ele alan kapsamlı bir milli güç anlayışı olarak da okunabilir. Terörsüz Türkiye meselesinin bu fikrî çerçeve içerisinde önem kazanmasının nedeni de burada ortaya çıkar. Terör, milli kapasitenin önemli bir bölümünü uzun süre boyunca güvenlik alanına bağlar. Devletin insan kaynağı, bütçesi ve siyasi enerjisi sürekli tehdit yönetimine yönelir; yatırım kararları etkilenir, bazı bölgelerde ekonomik faaliyetler daralır, gençlerin gelecek beklentileri zedelenir ve toplumsal psikoloji üzerinde kalıcı baskılar oluşur. Bu nedenle terör tehdidinin ortadan kaldırılması, Dokuz Işık’ın hedeflerini kendiliğinden gerçekleştirmez; fakat bu hedeflerin hayata geçirilebilmesi için daha elverişli bir stratejik zemin oluşturur. Buradaki kritik ayrım şudur: Güvenlik kazanımı kendiliğinden kalkınmaya dönüşmez. Devletin ikinci aşamayı nasıl yöneteceği belirleyici olur. Terör nedeniyle yıllarca güvenlik alanına ayrılan kaynakların ve enerjinin önemli bir bölümünün eğitim, teknoloji, üretim, altyapı, bölgesel kalkınma ve sosyal refaha yöneltilmesi gerekir. Terörün daralttığı ekonomik alanların yeniden genişletilmesi, genç nüfusun nitelikli istihdama kazandırılması ve özellikle geçmişte güvenlik sorunlarından etkilenen bölgelerin üretim zincirlerine daha güçlü biçimde bağlanması, terörsüzleşmenin kalıcı sonuçlarını oluşturacaktır. Bu bakımdan Terörsüz Türkiye bir bitiş çizgisinden ziyade, milli kapasitenin daha yüksek bir seviyeye taşınabileceği yeni bir başlangıç noktasıdır. Türkeş’in milliyetçilik anlayışı da yalnızca bir aidiyet duygusundan ibaret değildir. Milliyetçilik, milletin geleceğine karşı sorumluluk üstlenmeyi gerektirir. Devletin güvenliği, milli bağımsızlık, ekonomik güç, kültürel bütünlük, toplumsal dayanışma ve stratejik kararların kendi iradesiyle alınabilmesi bu sorumluluğun farklı boyutlarıdır. Bu nedenle Terörsüz Türkiye’yi değerlendirirken ölçünün günlük siyasi kazançlardan ziyade Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uzun vadeli kapasitesi olması gerekir. Modern terör tehdidinin yalnızca silahlı unsurlardan ibaret olmadığı da unutulmamalıdır. Finansman ağları, insan kaynağı, propaganda mekanizmaları, dijital yapılanmalar, uyuşturucu ve kaçakçılık ekonomileri, uluslararası bağlantılar ve psikolojik etki alanları, güvenlik denkleminde birlikte değerlendirilmesi gereken unsurlardır. Bugünün güvenlik anlayışı, tehdidin görünen yüzü kadar görünmeyen altyapısını da dikkate almak zorundadır.
Milliyetçilikten ülkücülüğe: Güvenlikten geleceğe
Ülkücülük ise milli sorumluluğa bir gelecek perspektifi kazandırır. Güçlü Türkiye yalnızca bugünün tehdidini bertaraf eden Türkiye değildir. Güçlü Türkiye; yarının teknolojisini üreten, gençlerine nitelikli bir gelecek sunan, ekonomik olarak dayanıklı, bilimsel kapasitesi yüksek, kritik alanlarda dışa bağımlılığını azaltmış ve stratejik kararlarını kendi iradesiyle verebilen Türkiye’dir. Bu nedenle Terörsüz Türkiye’nin nihai hedefini “daha az terör” gibi dar bir güvenlik tanımına sıkıştırmak doğru değildir. Hedef, güvenlik kazanımını Türkiye’nin toplam gücüne dönüştürmektir. Silahların sustuğu yerde üretim büyümeli, güvenlik kaygısının daralttığı yatırım alanları genişlemeli, gençlerin gelecek duygusu güçlenmeli, korkunun yerini özgüven, belirsizliğin yerini planlama ve kaygının yerini kalkınma perspektifi almalıdır. Güvenlik, ancak toplumsal ve ekonomik sonuçlarıyla birlikte değerlendirildiğinde stratejik bir kazanıma dönüşür. Burada devlet ile millet arasındaki güven de belirleyici bir unsur olarak öne çıkar. Dokuz Işık’ın ahlakçılık ve toplumculuk boyutları, devletin yalnızca kurumlarının gücüyle değil, toplumla kurduğu güven ilişkisiyle de değerlendirilmesini gerektirir. Terörün yıllar boyunca oluşturduğu tahribat sadece can kayıpları üzerinden hesaplanamaz. İnsanların hayat planları değişmiş, ekonomik ilişkiler zarar görmüş, bazı bölgelerde gelecek duygusu zayıflamış ve toplumun önemli kesimleri güvenlik kaygısıyla yaşamıştır. Bu nedenle terörsüzleşmenin kalıcı olması, güvenlik kazanımının vatandaşın gündelik hayatında hissedilmesine bağlıdır. Bir bölgede güvenliği tesis etmek önemlidir; ancak asıl başarı, güvenliğin ardından okulun, hastanenin, fabrikanın, üretim merkezinin, girişimciliğin, tarımın, teknolojinin ve istihdamın büyümesidir. Gençlerin kendi şehirlerinde gelecek kurabileceklerine inanması, terörsüzleşmenin en önemli sosyal göstergelerinden biri olacaktır. Devletin başarısı yalnızca tehdidi ortadan kaldırmakla değil, tehdidin ortadan kalktığı yerde daha büyük bir gelecek kurabilmekle ölçülmelidir.
İlimcilikten devlet aklına
Dokuz Işık’ın ilimcilik ilkesi, 21. yüzyılın devlet aklı anlayışı içerisinde yeniden değerlendirilebilecek güçlü bir düşünsel zemine sahiptir. Çünkü devlet aklı yalnızca kararlı olmak değildir. Devlet aklı; bilgi toplamak, bilgiyi analiz etmek, ihtimalleri hesaplamak, riskleri önceden görmek, farklı senaryoları değerlendirmek ve kararları kısa vadeli reflekslerden ziyade uzun vadeli milli çıkarlar çerçevesinde verebilmektir. Bugünün güvenlik ortamı bunu daha da zorunlu hâle getirmiştir. Terör tehdidi artık yalnızca araziye ve silaha bağlı değildir. Dijital propaganda, sosyal medya manipülasyonu, finansal ağlar, siber alan, psikolojik operasyonlar, yapay zekâ destekli içerik üretimi ve uluslararası bağlantılar aynı güvenlik mimarisinin farklı parçaları hâline gelmiştir. Dolayısıyla Türkeş’in ilimcilik vurgusunu bugüne taşımak, yalnızca klasik bilim alanlarına yatırım yapmak anlamına gelmez. Veri analitiğinden yapay zekâya, siber güvenlikten davranış bilimlerine, stratejik iletişimden istihbarat analizine, savunma teknolojilerinden enerji ve uzay çalışmalarına kadar geniş bir bilgi ve yetenek ekosistemi kurmayı gerektirir. Devlet aklı, nihayetinde bilginin devlet kapasitesine dönüştürülmesidir. Bu noktada Türkeş’in ilimcilik anlayışı ile Bahçeli’nin devlet aklı yaklaşımı arasında güçlü bir düşünsel kesişim kurulabilir. Biri milli yapının bilgiye, disipline ve kapasiteye dayanmasını öne çıkarırken diğeri değişen şartlar içerisinde devletin uzun vadeli çıkarlarını gözeten stratejik karar alma anlayışını öne çıkarmaktadır. Aradan geçen onlarca yıl, güvenlik tehditlerinin niteliğini değiştirmiş olabilir; fakat güçlü devlet için bilgiye, öngörüye, disipline ve milli kapasiteye duyulan ihtiyaç değişmemiştir.
Güçlü devlet, güçlü insan
Güçlü devlet ile güçlü birey birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, güçlü bireylerden oluşan toplum güçlü devletin temelini oluşturur. Dokuz Işık’ın hürriyetçilik ve şahsiyetçilik boyutu bu açıdan ayrı bir önem taşır. Hukuk güvenliği içerisinde eğitim alabilen, üretebilen, girişim kurabilen, düşünsel kapasitesini geliştirebilen ve ekonomik değer yaratabilen insan, milli gücün doğrudan unsurlarından biridir. Terörsüz Türkiye’nin başarısı da vatandaşın yalnızca fiziksel güvenliğini değil, geleceğe ilişkin özgüvenini artırmalıdır. İnsan kendisini güvende hissettiğinde daha uzun vadeli plan yapar; yatırım yapar, üretir, girişimde bulunur ve çocuklarının geleceğine ilişkin daha sağlam kararlar alır. Toplumun güven duygusu yükseldikçe ekonomik ve sosyal kapasite de genişler. Bu nedenle terörsüz Türkiye’nin görünür sonuçlarından biri, korkunun yerini özgüvene bırakması olmalıdır. Dokuz Işık’ın köycülük anlayışı da bugünün şartlarında yalnızca geleneksel köy ekonomisi üzerinden okunamaz. Bugün bunun karşılığında tarımsal teknoloji, gıda güvenliği, su yönetimi, kırsal kalkınma, tarım-sanayi entegrasyonu, bölgesel üretim ve yerel ekonomik dayanıklılık gibi alanlar bulunmaktadır. Özellikle geçmişte terör tehdidinin ağır biçimde hissedildiği bölgelerde ekonomik hayatın güçlendirilmesi, güvenliğin kalıcılığı açısından stratejik önem taşır. Çünkü ekonomik fırsatların genişlemesi, gençlerin kendi bölgelerinde gelecek kurabilmesi ve yerel ekonomilerin ülke ekonomisiyle daha güçlü biçimde bütünleşmesi, toplumsal dayanıklılığı artırır. Terörsüz Türkiye bu açıdan yalnızca güvenlik haritasının değil, ekonomik ve sosyal haritanın da güçlendirilmesi anlamına gelmelidir.
Endüstricilik ve teknikçilik: Bağımsızlığın yeni dili
Türkeş’in endüstricilik ve teknikçilik vurgusu, bugün çok daha geniş bir anlam kazanmıştır. Geçmişin sanayileşme hedefi, günümüzde yüksek teknoloji rekabeti içerisinde yeni bir boyuta ulaşmıştır. Yapay zekâ, siber güvenlik, savunma sanayii, elektronik harp, uzay teknolojileri, enerji teknolojileri, ileri malzeme, biyoteknoloji ve kritik altyapılar artık yalnızca ekonomik sektörler değildir. Bunların her biri milli güvenliğin ve stratejik bağımsızlığın unsurlarıdır. Bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca siyasi kararlarını kendi başına alabilmesiyle değil, kritik teknolojilerde başkasına bağımlı olmadan hareket edebilme kapasitesiyle de ölçülmektedir. Bu nedenle Terörsüz Türkiye ile oluşacak stratejik alanın önemli bir bölümünün teknoloji ve üretim kapasitesine yönlendirilmesi gerekir. Güvenlik alanında oluşacak rahatlama, Türkiye’nin teknolojik sıçraması için yeni bir insan kaynağı, finansman ve yatırım imkânına dönüştürülmelidir. Savunma sanayisinde kazanılan kabiliyetlerin sivil teknoloji ekosistemine taşınması, üniversite-sanayi iş birliğinin güçlendirilmesi ve gençlerin yüksek katma değerli alanlara yönlendirilmesi, güvenlik kazanımının milli güce dönüşmesinde kritik rol oynayacaktır.
Bahçeli’nin devlet aklı: Değişen çağda aynı stratejik hedef
Devlet Bahçeli’nin devlet aklı yaklaşımını yalnızca günlük siyasi açıklamalar üzerinden değerlendirmek, kavramın stratejik boyutunu daraltır. Devlet aklı; günü değil sonucu, siyasi konforu değil devletin uzun vadeli çıkarını, anlık tepkiyi değil stratejik dengeyi esas alan bir yönetim anlayışıdır. Devlet yönetiminde bazı kararlar kısa vadede kolay olmayabilir; hatta siyasi açıdan maliyetli görülebilir. Fakat devlet aklı, kararın bugünkü siyasi karşılığından çok yarının devlet kapasitesine bakar. Terörsüz Türkiye meselesi de bu perspektifle değerlendirildiğinde temel soru şudur: Türkiye, onlarca yıl boyunca güvenlik sorunlarına ayırdığı insan kaynağını, ekonomik kaynaklarını ve siyasi enerjisini önümüzdeki dönemde nereye yöneltecektir? Cevap; bilim, teknoloji, üretim, eğitim, enerji güvenliği, savunma kapasitesi, bölgesel kalkınma, ekonomik dayanıklılık ve toplumsal bütünlük olmalıdır. Devlet aklı, işte tam bu noktada günlük siyasetin ötesine geçerek stratejik bir çerçeveye dönüşür. Türkeş’in fikrî mirası ile Bahçeli’nin siyasi yaklaşımı arasındaki süreklilik de burada daha görünür hâle gelir. Türkeş, güçlü devlet ve güçlü millet hedefi etrafında kapsamlı bir düşünce sistemi ortaya koymuştur. Bahçeli ise farklı bir jeopolitik çağın, farklı güvenlik tehditlerinin ve farklı güç dengelerinin içerisinde devletin stratejik hareket alanını koruma ve genişletme iddiasını öne çıkarmaktadır. Bu iki dönemi birbirinin kopyası olarak değerlendirmek gerekmez. Hatta böyle bir yaklaşım fikrî devamlılığı güçlendirmez, aksine zayıflatır. Çünkü fikrî süreklilik kopya olmak değildir; aynı cümleyi tekrar etmek değildir. Fikrî süreklilik, değişen şartlar karşısında temel istikameti koruyabilmektir.
“Başbuğ yaşasaydı Bilge Lider’i alnından öperdi”
“Başbuğ yaşasaydı Bilge Lider’i alnından öperdi” ifadesi, tarihî bir belge, hatırat veya Alparslan Türkeş’in gerçek bir sözü değildir. Bu ayrımın özellikle belirtilmesi gerekir. Ancak bir siyasi ve fikrî takdir metaforu olarak kullanıldığında, Türkeş ile Bahçeli arasında kurulmak istenen düşünsel sürekliliği güçlü biçimde ifade edebilir. Buradaki mesele, Türkeş’in bugün yaşaması hâlinde hangi cümleyi kuracağını tahmin etmek değildir. Bunu kesin biçimde bilmek mümkün değildir. Asıl mesele, Türkeş’in bıraktığı düşünce mirasının temel hedeflerinin ne olduğudur. Güçlü devlet, milli bağımsızlık, üretken toplum, bilim ve teknoloji, ekonomik kalkınma, milli birlik ve Türk milletinin kendi geleceğini kendi iradesiyle belirleyebilmesi… Bugünün şartlarında Bahçeli’nin devlet aklı yaklaşımı ve Terörsüz Türkiye vizyonu, bu hedeflerin değişen jeopolitik ortam içerisinde yeniden yorumlanması olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle söz konusu ifade, Türkeş’in ağzından tarihî bir cümle üretmek anlamına gelmemelidir. Bir fikrî takdir cümlesidir. Başbuğ’un bugün hangi yöntemi tercih edeceğini kesin olarak bilemeyiz; fakat nasıl bir Türkiye istediğine ilişkin fikrî çerçeveyi biliyoruz. Güçlü, bağımsız, üreten, bilim ve teknolojiyle ilerleyen, milli iradesini koruyan, devlet kapasitesi yüksek ve Türk milletinin geleceğini kendi iradesiyle kurabildiği bir Türkiye. Yöntemler değişebilir, siyasi şartlar değişebilir, tehditlerin niteliği değişebilir; ancak stratejik hedeflerin aynı kalması mümkündür. Zaten fikirlerin yaşaması da aynı cümlelerin tekrar edilmesine değil, değişen şartlar içerisinde aynı temel hedefleri yeniden üretebilmesine bağlıdır.
Terörsüz Türkiye’den güçlü Türkiye’ye
Terörsüz Türkiye’nin gerçek sınavı, terör tehdidinin gerilemesinden sonra başlayacaktır. Çünkü silahların susması önemli bir sonuçtur; fakat ortaya çıkan stratejik alanın nasıl değerlendirileceği asıl meseledir. Türkiye bu alanı üretime dönüştürebilecek midir? Bölgesel kalkınmayı hızlandırabilecek midir? Gençlerine daha güçlü bir gelecek sunabilecek midir? Bilim ve teknoloji kapasitesini büyütebilecek midir? Ekonomik dayanıklılığını artırabilecek midir? Savunma ve enerji güvenliğini güçlendirebilecek midir? Toplumsal bütünlüğünü daha sağlam bir zemine taşıyabilecek midir? Bu soruların her birine verilecek olumlu cevap, terörsüzleşmenin güvenlik alanından çıkarak milli güç alanına taşınmasını sağlayacaktır. Eğer terör tehdidinin gerilemesi daha fazla üretim, daha güçlü ekonomi, daha yüksek teknoloji, daha nitelikli eğitim, daha geniş istihdam, daha dengeli bölgesel kalkınma ve daha sağlam toplumsal bütünlük doğurursa, Terörsüz Türkiye yalnızca uzun bir güvenlik mücadelesinin sonucu olmaktan çıkar ve Türkiye’nin yeni güç döneminin başlangıcına dönüşür. Dokuz Işık ile devlet aklının kesiştiği temel nokta da budur. Güvenlik kalkınmanın zeminini oluşturur; kalkınma sosyal dayanıklılığı yükseltir; bilim ve teknoloji stratejik bağımsızlığı güçlendirir; üretim ekonomik gücü büyütür; milli birlik ise bütün bu kapasitenin toplumsal temelini oluşturur. Bu unsurlar birbirinden kopuk değerlendirildiğinde parçalı bir devlet tasavvuru ortaya çıkar. Birlikte ele alındığında ise güçlü devlet fikri bütünlük kazanır.
Son söz: Fikirden devlet aklına
Alparslan Türkeş’in mirasını yalnızca geçmişin siyasi sloganları içerisinde aramak, Dokuz Işık’ın taşıdığı düşünsel kapsamı daraltmak olur. Onun fikrî mirasının önemli taraflarından biri; Türk milletinin kendi geleceğini kendi iradesiyle kurabilmesi için devlet, toplum, üretim, bilim, teknoloji, kalkınma ve milli bağımsızlığı aynı bütün içerisinde değerlendirmesidir. Devlet Bahçeli’nin devlet aklı yaklaşımı ise farklı bir çağın, farklı güvenlik tehditlerinin ve farklı jeopolitik şartlarının içerisinde bu büyük devlet sorusuna cevap arayan bir siyasi çizgi olarak okunabilir. Biri Dokuz Işık ile milli kapasitenin fikrî çerçevesini ortaya koymuş, diğeri değişen şartlar içerisinde devletin stratejik çıkarlarını ve hareket alanını önceleyen bir yaklaşımı öne çıkarmıştır. Aradaki fark dönem farkıdır, yöntem farkıdır, tehditlerin değişmesinden kaynaklanan farktır. Fakat fikrî süreklilik, bütün bu farklılıkların üzerinde duran temel hedeflerde aranmalıdır. Bu nedenle mesele, Türkeş bugün yaşasaydı hangi siyasi cümleyi kurardı sorusuna kesin bir cevap vermek değildir. Mesele, onun bıraktığı düşüncenin bugün hangi devlet hedeflerinde karşılık bulduğunu görebilmektir. “Başbuğ yaşasaydı Bilge Lider’i alnından öperdi” sözü de tam bu noktada sembolik bir anlam taşır. Bu bir tarihî belge değildir, bir hatırat değildir, Türkeş’in ağzından aktarılmış gerçek bir cümle değildir. Fakat Başbuğ’dan Bilge Lider’e uzanan fikrî devamlılığı anlatmak için kullanılan bir takdir ifadesidir. Çünkü değişen zaman, değişen şartlar ve değişen yöntemler, güçlü devlet ve güçlü millet hedefinin ortadan kalkmasını gerektirmez. Tam tersine, gerçek fikrî devamlılık kendisini değişen şartlar karşısında yenilenebilme kabiliyetinde gösterir. Türkeş’in çağında Türkiye açısından sanayileşmek, güçlenmek, bağımsızlaşmak, üretmek ve Türk milletini çağın ilerisine taşımak büyük stratejik hedeflerdi. Bugünün Türkiye’sinde bu hedeflere yapay zekâyı, siber güvenliği, yüksek teknolojiyi, savunma sanayiini, enerji güvenliğini, uzay çalışmalarını, stratejik iletişimi ve yeni nesil güvenlik anlayışını eklemek gerekir. Çünkü çağ değişmiştir. Tehditler değişmiştir. Rekabetin araçları değişmiştir. Fakat Türkiye’nin güçlü, bağımsız ve kendi geleceğine hükmedebilen bir devlet olma hedefi değişmemiştir. Bu bakımdan Terörsüz Türkiye, yalnızca geçmişte verilmiş uzun bir mücadelenin son halkası olarak görülmemelidir. Aynı zamanda Türkiye’nin önündeki yeni dönemin başlangıç noktası olarak değerlendirilmelidir. Silahların susması önemlidir; fakat asıl soru sessizliğin ardından Türkiye’nin ne inşa edeceğidir. Eğer bu dönem daha fazla üretim, daha fazla bilim, daha fazla teknoloji, daha güçlü ekonomi, daha yüksek refah, daha sağlam toplumsal bütünlük ve daha yüksek devlet kapasitesi doğurursa, o zaman terörsüzleşme gerçek stratejik anlamına ulaşacaktır. Güvenlik kazanımı milli güce, milli güç kalkınmaya, kalkınma ise Türkiye’nin uzun vadeli devlet kapasitesine dönüşecektir. İşte o zaman Dokuz Işık’ın fikrî mirası, 21. yüzyılın şartları içerisinde yeni bir anlam kazanacaktır. İşte o zaman devlet aklı yalnızca bir siyasi kavram olmaktan çıkarak Türkiye’nin geleceğini kuran stratejik bir iradeye dönüşecektir. Ve bütün bu tartışmanın özü belki de tek bir cümlede toplanabilir: Başbuğ’dan Bilge Lider’e değişen zaman, değişen şartlar ve değişen yöntemler vardır; fakat güçlü, bağımsız ve büyük Türkiye hedefi değişmemiştir. Çünkü mesele aynı cümleyi kurmak değildir. Mesele, aynı istikameti kaybetmemektir. Güçlü Türkiye. Güvenli Türkiye. Bütün Türkiye. Bağımsız Türkiye. Büyük Türkiye.
Hadi şimdi biz de üzerimize düşeni yapalım, farklılıklarımızın Büyük Türkiye’nin inşaası için bir zenginlik olduğu gerçeğini hatırlayalım...
Omuz omuza verip, ortak hedefimiz olan Güçlü Büyük Türkiye için iç cepheyi güçlendirelim, kendimize,milletimize ve devletimize güvenmekten asla vazgeçmeyelim...
Yarınlar bizim.