TÜRK MODERNLEŞMESİNİN SON AŞAMASINDA YAŞANAN VAHŞİ KAPİTALİZM DAYATMASI BİR ZORUNLULUK MU? YOKSA KÜLTÜREL YABANCILAŞMA MI?

TÜRK MODERNLEŞMESİNİN SON AŞAMASINDA YAŞANAN VAHŞİ KAPİTALİZM DAYATMASI BİR ZORUNLULUK MU? YOKSA KÜLTÜREL YABANCILAŞMA MI?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 1, 2026 - 13:24
Eylül 1, 2026 - 13:58

Batı modernleşmesini iki safhada ele almak mümkün: birinci safha, ulus devletleri ortaya çıkaran ideolojik çağın imparatorlukları tasfiyesidir; ikinci safha ise modernleşmenin, kapitalizmin elinde kültürel hâkimiyet kurmak için silah gibi araçsallaştırılmasıdır.

Osmanlı döneminde muhatabı olduğumuz, tercih ettiğimiz modernleşme, özü itibarıyla birinci safha modernleşmedir. Osmanlı bürokratik aydınlarının (Osmanlı aydınlarının tamamına yakını bürokrattır; bu nedenle “bürokratik aydın” kavramını tercih ettim) mesaisi de bu sebeple devletin her alanda modernleşmesine yoğunlaşmıştır.

Bu yoğunlaşmanın ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlar olmakla birlikte, sonuç itibarıyla varılan nokta açısından bakıldığında Osmanlı’daki parlamento deneyimini, birçok alandaki kurumsallaşmayı, Cumhuriyet’i ve Cumhuriyet’in demokrasiye evrilmesini bir başarı hikâyesi olarak kabul etmek gerekir.

Başlığı böyle koyunca gayemiz, bugünlerde Selefî İslamcılık üzerinden distopik bir yönetim hayali kuranlara yol açmak, onları haklı çıkarmak ve onlara umut vermek değildir. Çünkü Türkiye’de ya da dünyadaki bütün akımlar aslında fikren modernleşmenin ürünüdür. Hemen hepsi de farkında olmadan, yine modernleşmenin ürünü olan sosyalizmin ya da kapitalizmin saha uygulayıcılarıdır.

Bizim modernleşme hikâyemizde, yukarıda bahsettiğimiz modernleşmenin zihinlerini işgal edemediği, özgüvenle yeni bir yaklaşım tarzı oluşturan, istisna da olsa bürokrat aydınlar var. Cevdet Paşa, Namık Kemal, daha geç dönemde Sait Halim Paşa gibi onlarca bürokrat aydın, modernleşme başarımızın mimarlarıdır diyebiliriz.

Bizim Batı modernleşmesiyle tanışma şeklimiz çok ağır bedeller ödeyerek başlamıştır. Bu ağır bedel, 18. yüzyılın başında askerî yenilgiler şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle diğer milletler için bir ihtiyaç olan modernleşme, Türkler için varoluşsaldır; yani yok olmayı önleyecek bir değişim stratejisidir. Çünkü Batı modernleşmesinin sağladığı imkânlarla Batı dünyası, özellikle de İngiltere, ham madde kaynakları ve ticaret yolu üzerinde engel gördükleri iki Türk imparatorluğunu (Hindistan’daki Babür İmparatorluğu’nu ve Osmanlı’yı) yok etmek üzere harekete geçmişlerdir.

Türkler, muhatap oldukları bu gücün modern imkânları karşısında modernleşmeyi varoluşsal bir problemin çözümü olarak kutsadı dersek abartmış olmayız.

İkinci safha modernleşmeyle muhataplığımız, Cumhuriyet’in demokratikleşmesi safhasına denk geldi. Bu dönemdeki Batı ittifaklarımız sebebiyle de bu dönem için, modernleşmenin teslimiyetin de ötesine geçtiği ve daha çok kendine yabancılaşmanın başladığı safhadır diyebiliriz.

Bu kutsamanın sonucu olarak teslimiyet psikolojisi çok fazla derinleşti; hatta aslında zihinsel bir yenilgiye dönüştü de diyebiliriz.

Modern dünya karşısında bu kadar yenikken, çocuklarımızı modern dünyanın felsefesi de işgal etmiş oldu. Evet, işgal diyorum; bugün olan şey bir işgaldir. Vatan topraklarımızda yabancı askerler yok diye biz bu işgali fark etmiyoruz. Ama hepimiz şunu bilmeliyiz ki çocuklarımız, modern teknolojileri ve imkânlarını, modern teknolojik araçları kutsayan bir kültürle yetişmiş nesiller tarafından –ebeveynler dâhil– bir kutsamaya maruz kalarak yetişiyorlar. Bu çocuklar, bizim bu yaklaşımımız sebebiyle zihinsel bir işgal durumuna da maruz kalmış oluyorlar. Esas vahim olan da şudur: Kapitalizmin en donanımlı fikirleriyle işgal edilmiyoruz; basit bir hayat tarzıyla işgal ediliyoruz. Kapitalizmin en değerli silahı olan arzu-güç bağlantısının günlük hayatımızdaki etkisi üzerinden işgal ediliyoruz.

Biz, burada kullanılan güç kavramı üzerinden içimizdeki konuya dönelim.

Kapitalizmin filozofu denilen Deleuze; geçmişin binlerce yıllık insanlık birikimini, sakinliği, bilgeliği, ölçülülüğü, merhameti “eski moda, yetersiz” diye kenara itiyor. Onun yerine “üret, yeni bağlantılar kur, yeni arzular yarat” diyor. Bu da doğal olarak popüler kültüre, tüketim toplumuna ve anlık hazza çok daha yakın duruyor. Senin geçmişinin birikimlerini önemsizleştirip yeni nesillere popüler kültürü tavsiye ediyor.

Modern dönemde ortaya çıkan bu yaklaşım, insanlığın en uzun soluklu değerlerini bir kenara bırakıp “şu an ne üretiyor, ne tüketiyor”a odaklanıyor. Bu yüzden birçok insan, Deleuze’ün düşüncelerini bugün hayatın her alanında yaşıyor ve yaşatıyor. “Kapitalizmin filozofu” Deleuze, bugün beyaz yakalı milyonların “peygamberi” gibi görünüyor olsa bile, aslında kapitalizmin yarattığı hayatın bir sonucu olarak onlar zaten bunu yaşıyorlar; Deleuze’ün söyledikleri ise sadece bu hayatları felsefî açıdan meşrulaştırıp tatmin duygusu yaratıyor.

Deleuze’e göre: Binlerce yıldır bize “aklını başına topla, arzularını kontrol et” diye öğretiyorlar. Oysa arzu, kontrol edilecek bir şey değil, üretilecek bir şeydir. Arzu bir yapım makinesi gibidir: sürekli yeni şeyler, yeni bağlantılar, yeni fikirler üretir.

Geleneksel bilgelik ve eğitim ise tam tersini yapıyor: arzuyu bir kutuya kapatıyor, “doğru olan” kalıplara sokuyor. Yani bilgelik aslında bir anti-arzu mekanizmasıdır. Arzuyu bastırdığı için de yeni bir şey üretemiyor, sadece eskileri tekrar ediyor.

Güç-arzu ilişkisi de buradan çıkıyor: Gerçek güç, arzunun özgürce akmasından doğan yaratıcı güçtür. Eğitim ve bilgelik ise bu yaratıcı gücü kırıp onu itaatkâr bir güce çeviriyor. O yüzden Deleuze, “Bilgeliğe ihtiyacımız yok, çünkü bilgelik arzuyu öldürür.” diyor: “Arzu yaşasın, yeni şeyler üretsin, yeter.”

Deleuze’e göre bilgelik, arzuyu öldürdüğü için gereksizdir; çünkü asıl güç arzunun kendisidir. Onu boğan bilgelik bir güç değil, gelişmeyi engelleyen köhne geçmişin hâkimiyet kurmasıdır.

Deleuze’e göre kısaca: Arzu = itici güç, itici güç = arzunun örgütlenmesi.

Türk modernleşmesinin öncü aydınlarının, kültürel kimlik ve millî kimlikten daha fazla dert edindikleri şey, işin doğası gereği iktisadi gelişme ve üretim olmuştur. Yaklaşık son yüzyılda Türk milletine “cumhuriyetçi, modernist, muhafazakâr demokratlık” diye dayatılan da işte budur.

Mahallede, kahvede, işte, okulda her gün karşılaştığımız esas felsefe ise amiyane tabirle kısaca şudur: “Yaşamak, var olmak ve hâkim olmak için güçlü olmak zorundasın; güçlü olmak ve hâkim kalmak için hakkı değil, seni güçlü kılacak menfaatini tercih edebilirsin.” Bu şeytanî felsefenin kaynağı kapitalizmdir.

Türk’ün tarihsel kültürünü büyük oranda belirlemiş olan İslam inancı, hakkı ve adaleti merkeze almış bir inanç sistemidir. Biz bu adalet anlayışını bugünlerde uluslararası alanda çokça dile getiriyor ve savunuyoruz; içeride de aynı değerleri savunursak Türk ve Müslüman olarak kalabiliriz. Tam tersini yapıp hak yerine gücü seçersek Türk ve Müslüman olmaktan çıkarız.

Bizim modernleşme hikâyemizde iki önemli figür vardır: Namık Kemal ve Cevdet Paşa. Neden önemli derseniz, onların temel yaklaşımı, modernleşmeyi ve modernleşmenin getirdiği imkânları kutsamak yerine araçsallaştırmaktır. Böyle bir yaklaşım da bize, Müslüman ve Türk kalarak modernleşme ihtimalimizin var olduğunu ve bunun mümkün olabileceğini en azından düşünsel olarak ortaya koyuyor.

Bu imkânla bugünkü durumumuzu kısaca özetlersek: 2025 yılı bilgilerine göre ilk ve ortaöğretimdeki öğrenci sayısı 17 milyon 956 bin 523’tür. Yaklaşık 6,5 milyon yükseköğretim öğrencisini, öğretmenleri, eğitim personelini ve aileleri de eklersek, yaklaşık 70 milyon insanı ilgilendiren ve tedirgin eden, çok büyük ve çok derin bir problemle karşı karşıyayız.

Bugün esas düşünmemiz gereken şey, aydınımızın, akademimizin, sivil toplum unsurlarımızın ve kurumlarımızın merkeze neyi alacaklarıdır.

Şeytanî ve kuralsız arzu = güç stratejisini mi?

Yoksa kültürel kimliğin özü olan adalet = bilgelik stratejisini mi?

Modernleşmeyi kutsamak yerine tekrar araçsallaştırmak için aydınımıza düşen görevler var. Çünkü modernleşme karşıtı olmak, modern dünya karşısında bizi korumasız bırakmaktan başka bir işe yaramayacağından, sadece emperyal modernlere hizmet eder.