DEVLET SUÇLUNUN PEŞİNDE, PEKİ POLİSİNİN YANINDA MI?

DEVLET SUÇLUNUN PEŞİNDE, PEKİ POLİSİNİN YANINDA MI?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 31, 2026 - 23:34

Türkiye’de İçişleri Bakanlığını değerlendirmek diğer birçok bakanlığı değerlendirmeye benzemez. Çünkü burada ortaya çıkan başarı ya da başarısızlığın karşılığı doğrudan sokağa yansır. Terör örgütlerinin hareket kabiliyeti, uyuşturucunun mahalleye kadar inip inmemesi, organize suç örgütlerinin gücü, sokak çeteleri, kaçakçılık, düzensiz göç, trafik, asayiş ve vatandaşın gece evine giderken kendisini ne kadar güvende hissettiği bu bakanlığın çalışma alanının içerisindedir. Bu nedenle Türkiye’de görev yapan İçişleri Bakanlarını değerlendirirken sadece siyasi kimliklerine değil, görev yaptıkları dönemin şartlarına, devraldıkları güvenlik tablosuna ve bıraktıkları mirasa da bakmak gerekir.

Yakın siyasi tarihimizde çok farklı İçişleri Bakanları gördük. Sadettin Tantan organize suç ve yolsuzlukla mücadelede oluşturduğu görüntüyle hatırlandı. Abdülkadir Aksu uzun devlet ve siyaset tecrübesiyle farklı bir dönemin İçişleri Bakanıydı. Beşir Atalay döneminde Türkiye güvenlik meselesinin yanında Kürt sorununu, demokratikleşmeyi ve çözüm arayışlarını daha fazla tartıştı. İdris Naim Şahin daha sert bir güvenlik anlayışıyla gündemde kaldı. Muammer Güler ve Efkan Ala ise Türkiye’nin Gezi olaylarından 17-25 Aralık’a, terör saldırılarından hendek olaylarına ve 15 Temmuz’a giden son derece çalkantılı yıllarında bu makamın sorumluluğunu taşıdılar. Bu isimlerin her birini bugünün şartları içerisinde birkaç cümleyle mahkûm etmek ya da göklere çıkarmak kolaydır; zor olan, görev yaptıkları Türkiye’yi de hesaba katmaktır.

Süleyman Soylu dönemine geldiğimizde ise İçişleri Bakanlığının hem siyasi hem toplumsal görünürlüğünün çok daha fazla arttığını gördük. Soylu, özellikle terör ve uyuşturucuyla mücadelede oldukça sert bir dil kullandı. PKK’nın kırsaldaki hareket alanının daraltılması, örgüte katılımın gerilemesi, narkotik kapasitesinin Türkiye geneline yayılması ve güvenlik güçlerinin sahadaki baskısının artırılması onun döneminin önemli başlıklarıydı. Bu başarılara hakkını teslim etmek gerekir. Ancak Soylu’nun kullandığı dil zaman zaman başka bir tartışmayı da beraberinde getirdi. 2018 yılında okul çevrelerinde uyuşturucu satanlara ilişkin polise hitaben “ayağını kırın” şeklindeki çok tartışılan sözlerini söyledi. Daha sonra da bu sözünün arkasında durdu.

Ben bugün o sözlere farklı bir yerden bakmak gerektiğini düşünüyorum. Uyuşturucuyla mücadelede gösterilen öfkeyi anlamak zor değil. Bir annenin çocuğunu uyuşturucuya kaybetmesi karşısında devletin kararlılık göstermesi zaten gerekir. Fakat İçişleri Bakanının polisine “gereğini yap” derken aynı polisin sırtına yüklenen psikolojik, hukuki ve sosyal ağırlığı da görmek zorunda olduğunu düşünüyorum. Çünkü sert mücadele talimatını veren devlet, o talimatın sahadaki sorumluluğunu taşıyan personelinin arkasında yalnızca operasyon günü değil, hayatının geri kalanında da durmalıdır.

Ali Yerlikaya döneminde bakanlığın tonu değişti. Siyasi polemiklerin görece azaldığı, operasyonların ve rakamların daha fazla konuştuğu bir dönem gördük. Organize suç örgütleri, uluslararası suç şebekeleri, uyuşturucu baronları, kırmızı bültenle aranan şahıslar, kaçakçılık ve siber suçlar toplumun gündemine daha görünür biçimde girdi. Devletin sadece dağdaki teröristle değil, mahallenin huzurunu bozan çeteyle de mücadele etmesi gerektiği daha fazla hissedildi. Yerlikaya’nın en önemli miraslarından biri bana göre budur.

Şimdi Mustafa Çiftçi dönemi başladı. Çiftçi 11 Şubat 2026’da göreve başladı; kaymakamlıktan valiliğe uzanan uzun bir mülki idare geçmişinden geliyor. Dolayısıyla henüz birkaç aylık görev süresinin ardından kendisine tarihsel bir başarı ya da başarısızlık notu vermek haksızlık olur. Fakat ilk dönemine baktığımızda Ali Yerlikaya döneminde güçlenen organize suç, uyuşturucu ve yeni nesil suçlarla mücadele çizgisinin devam ettiğini görüyoruz.

Çiftçi’nin kullandığı dilde de suç örgütlerine karşı devlet otoritesinin güçlü biçimde hissettirilmesi düşüncesi var. Bu kararlılığa itirazım yok. Zaten bir İçişleri Bakanının suç örgütüne karşı mahcup bir dil kullanmasını kimse beklemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti elbette mafyanın, torbacının, haraççının, insan kaçakçısının karşısında bütün gücüyle duracaktır. Ancak burada yıllardır eksik bıraktığımız başka bir başlık var: Devletin gücünü suçluya hissettirecek polisin kendisi devletin şefkatini ve adaletini ne kadar hissediyor?

Bence bundan sonraki İçişleri Bakanlarının gerçek başarı kriterlerinden biri de bu olmalıdır.

Türkiye kolay bir coğrafyada yaşamıyor. Terörle mücadele ediyoruz, uyuşturucu güzergâhlarının üzerindeyiz, milyonlarca insanın hareket ettiği büyük şehirlerimiz var, düzensiz göç meselesi var, organize suç var, futbol maçından mitinge, devlet ziyaretinden doğal afete kadar yüzlerce farklı alanda güvenlik personeli görev yapıyor. Polis, jandarma ve diğer güvenlik görevlileri bayramda çalışıyor, hafta sonunda çalışıyor, gece çalışıyor, bazen günlerce ailesini doğru düzgün göremiyor. Toplumdaki gerilimin ilk karşılaştığı devlet görevlilerinden biri yine polis oluyor. İnsanların kavgasını ayırıyor, ceset görüyor, aile dramıyla karşılaşıyor, çocuk istismarına gidiyor, uyuşturucu bağımlısıyla uğraşıyor, teröristle çatışıyor, trafik kazasında parçalanmış insanları görüyor ve ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi üniformasını yeniden giyiyor.

Bunun psikolojik bir bedelinin olmadığını düşünmek mümkün mü?

Emniyet Genel Müdürlüğünün psikolojik danışmanlık, aile ve evlilik danışmanlığı ile personel destek mekanizmaları bulunuyor. Kurum geçmiş yıllarda psikolog sayısını artırdı, psikolojik danışma hattı ve nöbetçi psikolog gibi uygulamaları hayata geçirdi. Bunlar önemli ve görmezden gelinmemeli.
Fakat sorun yalnızca psikoloğun kapısını açmak değildir. Asıl mesele, polisi o kapıya ihtiyaç duyacak noktaya getiren çalışma ve yaşam şartlarını mümkün olduğu kadar düzeltmektir.

Tayin sistemi bunun en önemli parçalarından biridir. Emniyetin kendi açıklamalarında da eş durumu nedeniyle atanma taleplerinin yapılabildiği ve bu taleplerin değerlendirildiği belirtiliyor.
Fakat mevzuatta bir hakkın bulunmasıyla sahadaki insanın o haktan fiilen yararlanabilmesi her zaman aynı şey değildir. Kadro ihtiyacı, büyük şehirlerdeki personel açığı, zorunlu hizmet ve teşkilatın dengeli dağılım ihtiyacı elbette vardır. Devlet, “Benim şu şehirde polise ihtiyacım var” diyebilir. Bunu anlamak gerekir. Ama bazen önümüzdeki dosyaya insan gözüyle bakmak da gerekir.

Bizzat bildiğim bir örnek var. Bir polis memuru doğu hizmetini yaparken eşi Ankara’da çakılı kadroda çalışıyor. Eşini yanına alamıyor. Yıllarca ayrı şehirlerde aile olmaya çalışıyorlar. Görev süresi tamamlandığında doğal olarak Ankara’yı veya hiç olmazsa Ankara’ya yakın bir ili istiyor. Tercih sistemi içerisinde birçok şehir bulunuyor, İstanbul da bunlardan biri. Sonuçta tayini İstanbul’a çıkıyor. Daha önce ailesinden yaklaşık sekiz saat uzaktayken bu defa beş saat uzakta yaşamaya devam ediyor.

Kâğıt üzerinde bakarsanız problem yok. “Tercih yaptın, İstanbul’u da yazdın, ataman yapıldı” denilebilir. Dosyayı kapatırsınız.

Ama insan hayatı bilgisayar ekranındaki tercih listesinden ibaret değil.

Bu adamın evliliği bir süre sonra dağılıyor. Eşi boşanma davası açıyor. İki çocuğun velayeti polis olan babaya kalıyor. Yıllarca çocukların yükünü taşıyan anne de bir anlamda “Biraz da sen bak” diyerek kendi hayatına yöneliyor. Polis memuru bir taraftan İstanbul gibi dünyanın en zor şehirlerinden birinde görev yapmaya, diğer taraftan iki çocuğunu tek başına büyütmeye çalışıyor. Çocukların okulu var, ergenliği var, psikolojisi var, annenin yokluğu var, babanın vardiyası, nöbeti ve görevi var.

Adam sonunda “Ben yapamıyorum” diyor.

Devletten özel muamele istemiyor. Mesleğini bırakmak istemiyor. “Beni hiç çalıştırmayın” demiyor. Annesinin ve babasının bulunduğu şehre ya da yakın bir yere gönderin, hiç olmazsa ben görevdeyken çocuklarıma onlar sahip çıksın diyor.

Olmuyor.

Çocuklarını anne ve babasının yanına bırakıyor, kendisi İstanbul’da görevine devam ediyor.

Şimdi bu polis memuruna “İstanbul’dan kaçmak için aile durumunu bahane ediyor” demek kolaydır. Fakat adam zaten yıllardır İstanbul’da görev yapıyor. Üstelik gitmek istediği yer de bir başka büyükşehir. Ortada küçük bir sahil ilçesine kaçma, rahat görev arama ya da işten uzaklaşma talebi yok. Ortada dağılmış bir aile ve babalarının yanında yaşayamadığı iki çocuk var.

Bunun neresi bahane?

Bürokrasinin en büyük problemi bazen herkese eşit davranmaya çalışırken herkesi aynı sanmasıdır. Oysa adalet her zaman herkese aynı şeyi vermek değildir; şartları farklı olan insanların şartlarını da görebilmektir. Emniyet teşkilatı yüz binlerce personeli olan devasa bir yapı. Elbette her isteyen istediği şehre gönderilemez. Böyle bir sistem zaten çalışmaz. Ancak ağır aile dramı, engelli çocuk, boşanma sonrası tek ebeveynlik, bakıma muhtaç anne-baba veya ciddi psikososyal sorunlar standart tayin talebiyle aynı kefeye konulmamalıdır.

Burada Mustafa Çiftçi’nin önünde önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Türkiye suç örgütlerine karşı çok ciddi bir mücadele yürütüyor. Devletin bu mücadelesini küçümsemek haksızlık olur. Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik, istihbarat birimleri ve savcılıklar bugün uyuşturucudan organize suça, siber dolandırıcılıktan teröre kadar çok geniş bir alanda yoğun biçimde çalışıyorlar. Hele yeni dönemde İçişleri Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında ortaya çıkan koordinasyon ayrıca dikkat çekici.

Mustafa Çiftçi ile Akın Gürlek aynı dönemde görevlerine başladılar. Biri mülki idare ve güvenlik bürokrasisinden, diğeri yargının içerisinden geliyor. Mayıs ayında iki bakanlığın internet üzerinden gerçekleştirilen organize dolandırıcılığa karşı “Dolandırıcılıkla Mücadele Merkezi” projesini birlikte ele alması, hukuki, teknik ve idari kapasitenin aynı masada değerlendirilmesi önemli bir örnek oldu.
Adalet Bakanlığı da organize suç örgütlerinin yalnız sahadaki adamlarını değil finansal damarlarını hedefleyen bir soruşturma anlayışını öne çıkarmaya başladı.

Ben bu birlikteliği önemsiyorum. Çünkü yıllardır vatandaşın dilinde dolaşan bir cümle vardır: “Polis yakalıyor, sonra adam yeniden dışarıda.”

Bu cümlede bazen haksızlık da vardır. Çünkü polis yakalar, soruşturmayı savcılık yürütür, hukuki değerlendirmeyi yargı yapar. Her kurumun görevi ayrıdır. Fakat vatandaş bunların hiçbirini birbirinden ayırmak zorunda değildir. Vatandaş devlete bakar. Devlet suçluyu yakaladıysa, sağlam delil toplanmasını, suç gelirinin bulunmasını, soruşturmanın eksiksiz yürütülmesini ve hukuk içerisinde gereken yaptırımın uygulanmasını bekler.

İçişleri ile Adalet arasındaki koordinasyonun önemi burada ortaya çıkıyor. Bu uyum, hâkime veya savcıya talimat verilmesi demek değildir; böyle bir anlayış zaten hukuk devletinde kabul edilemez. Burada olması gereken, kolluğun elde ettiği bilginin doğru soruşturmaya dönüşmesi, suç gelirlerinin takip edilmesi, iller arasında çalışan suç örgütlerinde dosyaların birbirinden habersiz yürümemesi ve dijital suçlarda teknolojinin hızına devletin de yetişebilmesidir.

Fakat bu zincire artık bir halka daha eklemek gerekiyor: personel.

Suçlunun peşine düşecek polis iyi olacak. Jandarma iyi olacak. Savcı iyi olacak. Teknoloji güçlü olacak. Araç iyi olacak. Silah iyi olacak. İstihbarat kuvvetli olacak. Ama bütün bunları kullanan insan yorgunsa, ailesi parçalanmışsa, çocuğunu göremiyorsa, geleceğinden endişe ediyorsa, sürekli tayin korkusuyla yaşıyorsa veya psikolojik sorununu söylediğinde mesleki hayatının zarar göreceğinden endişeleniyorsa sistemin en pahalı aracını alsanız ne olur?

İçişleri Bakanlarının personeline güvenmesi çok önemlidir. Soylu’nun döneminde de bu güveni gördük. Yerlikaya’da da gördük. Çiftçi’de de görüyoruz. Polis, bakanının arkasında olduğunu bilmek ister. Fakat personelin arkasında olmak yalnız “Suçlunun üzerine git, ben senin yanındayım” demek değildir. Bazen “Senin çocuğunun durumu ne?”, “Ailen neden ayrı yaşıyor?”, “Bu personel sekiz yıldır neden hâlâ İstanbul’da?”, “Lojman ihtiyacı nedir?”, “Bu adam son üç yılda kaç saat fazla çalışmış?”, “Psikolojik destek aldığı için ileride karşısına bir engel çıkar mı?” diye sormaktır.

Belki yeni dönemde bir Personel Aile ve Psikososyal Durum Değerlendirme Sistemi kurulmalıdır. Tayin taleplerinde yalnız hizmet puanı ve tercih sırası değil, belgelenmiş ağır aile şartları da ayrı bir kategoride değerlendirilmelidir. Tek ebeveyn olan polis, engelli çocuğu bulunan personel, eşi çakılı kadroda çalışan görevli veya uzun süre aile birliğini sağlayamamış personel için ayrı çözümler düşünülebilir. Psikolojik destek alan personelin damgalanmayacağı konusunda da güvence kuvvetlendirilmelidir. Lojman politikası özellikle İstanbul, Ankara, İzmir ve hayat pahalılığının yüksek olduğu görev yerlerinde yeniden ele alınmalıdır.

Çünkü polis de insan.

Bu cümleyi bazen söylemeyi unutuyoruz.

Üniformayı giydiğinde yorulmuyor sanıyoruz. Silah taşıdığı için korkmuyor sanıyoruz. Kalabalığın önünde durduğu için derdinin olmadığını düşünüyoruz. Akşam eve gittiğinde babadır, annedir, eştir, evlattır. Çocuğunun ateşi çıktığında o da telaşlanır. Eşiyle kavga ettiğinde ertesi sabah üniformasını giyip göreve gider. Ailesi başka şehirdeyse gecenin üçünde görevden çıktığında gideceği evde bazen onu bekleyen kimse yoktur.

Devlet suçlunun psikolojisini düşünmek zorunda değildir; hukukunu korur. Ama kendi personelinin psikolojisini düşünmek zorundadır.

Mustafa Çiftçi ve Akın Gürlek döneminin güvenlik ve adalet açısından başarılı olmasını isterim. Çünkü onların başarısı bir siyasi partinin veya iki bakanın kişisel başarısı değildir; sokakta çocuğumuzun güvenli yürümesi demektir. Devletin organize suç örgütleriyle, uyuşturucuyla, terörle ve dolandırıcılıkla verdiği mücadelede bugün ulaştığı kapasiteyi de küçümsemek büyük haksızlık olur. Türkiye geçmişte yapılamayan birçok operasyonu bugün sınır aşan bir kapasiteyle yapabiliyor. Suç gelirinin, dijital bağlantının ve uluslararası ayağın üzerine gidiliyor. Bunun devam etmesi gerekiyor.

Fakat bundan sonraki adım bence başka olmalı.

Suçlu devletin nefesini ensesinde hissetsin.

Vatandaş devletin gücünü yanında hissetsin.

Polis de devletini arkasında hissetsin.

Bu üçünden biri eksik kaldığında güvenlik politikası tamamlanmış sayılmaz.

Belki de yeni dönemin İçişleri Bakanlığına bırakacağı en büyük miras, kaç kişinin yakalandığından veya kaç operasyon yapıldığından daha fazlası olabilir. Devletin güvenliğini sağlayan insanlara, “Siz bizim personel sayımız değilsiniz; ailelerinizle, çocuklarınızla, sorunlarınızla bu devletin emanetisiniz” diyebilen bir sistem kurulabilir.

Çünkü bazen devleti güçlü yapan, suçluya ne kadar sert davrandığından önce, kendisi için mücadele eden insanı ne kadar koruduğudur.