ZAFER SADECE BİR TARİH DEĞİL, BİR MİLLETİN HAFIZASIDIR
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
30 Ağustos’un 104. yılında…
Bazı tarihler vardır; takvim yaprağından ibaret değildir.
Bir milletin hafızasına kazınır, nesilden nesile aktarılır. Aradan yıllar geçse de anlamını kaybetmez. Çünkü o tarih, yalnızca geçmişi değil; bugünümüzü ve yarınlara karşı taşıdığımız sorumluluğu da anlatır.
30 Ağustos 1922 işte böyle bir tarihtir.
104 yıl önce bugün, Anadolu'nun bağrında yalnızca bir savaş kazanılmadı. Bir milletin esaret altında yaşamayı reddeden iradesi, bağımsızlık ve hürriyet aşkı, tarihin önünde bir kez daha tescil edildi.
26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, beş gün beş gece süren çetin mücadelenin ardından 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir zafere ulaştı. Dumlupınar'da düşman ordusunun büyük bölümü etkisiz hâle getirildi ve savaşın seyri milletimizin lehine kesin biçimde değişti.
Fakat 30 Ağustos'u yalnızca askerî bir başarı olarak okumak, bu büyük zaferin ruhunu eksik anlamaktır.
Çünkü bu zaferin arkasında bir millet vardı.
Cephede Mehmetçik vardı.
Cephe gerisinde evladını uğurlayan anneler, eşini bekleyen kadınlar, yokluk içinde ekmeğini askerle paylaşan insanlar vardı. Çocuğunun başını okşarken yarınını düşünmek yerine vatanının geleceğini düşünen analar vardı.
Ve belki de en önemlisi; “Vatan elden gidiyorsa benim rahatımın ne anlamı var?” diyebilen bir millet iradesi vardı.
İşte 30 Ağustos'un asıl büyüklüğü burada saklıdır.
Bugün elimizde tuttuğumuz bayrağın her renginde bir fedakârlığın, her karış toprağında bir şehidin hatırası vardır.
Bu yüzden bayrak bizim için yalnızca dalgalanan bir kumaş değildir.
O, bir milletin namusudur.
Vatan yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir.
O, uğruna can verilen bir emanettir.
Bağımsızlık ise yalnızca başka bir devletin emrine girmemek değildir.
Kendi irademizle, kendi değerlerimizle ve kendi geleceğimizi tayin ederek yaşayabilme hakkıdır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 30 Ağustos Zaferi'ni değerlendirirken bu harekâtı, Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık fikrinin ölümsüz bir abidesi olarak nitelendirmesi boşuna değildir.
Çünkü 30 Ağustos'un bize bıraktığı en büyük miras, yalnızca kazanılmış bir savaş değil; kaybedilmesi göze alınamayacak bir bağımsızlık şuurudur.
Bugün 30 Ağustos'u kutlarken kendimize bir soru sormamız gerekir:
Biz bu zaferin ne kadar farkındayız?
Çünkü geçmişini bilmeyen bir toplum, geleceğini başkalarının yazmasına mahkûm olabilir.
Bir milletin tarihini yalnızca törenlerde hatırlaması yetmez. O tarihin ruhunu günlük hayatına taşıması gerekir.
30 Ağustos bize; zor zamanlarda birlik olmayı, imkânsızlık karşısında umudu kaybetmemeyi, vatan söz konusu olduğunda kişisel hesapları bir kenara bırakmayı ve gerektiğinde bedel ödemeyi öğretir.
Bugün savaş meydanlarında değiliz.
Fakat milletlerin mücadelesi yalnızca cephelerde yaşanmıyor.
Bugünün savaşları; bilgiyle, eğitimle, bilimle, teknolojiyle, üretimle, hukukla, ahlakla ve milli dayanışmayla veriliyor.
Dolayısıyla 30 Ağustos ruhu, sadece geçmişte kalmış bir kahramanlık hikâyesi değildir.
Bugün görevini hakkıyla yapan öğretmende, işini alın teriyle yapan emekçide, ülkesinin geleceği için çalışan gençte, evladını vatan ve millet sevgisiyle yetiştiren annede, görevini fedakârca yapan Mehmetçikte yaşamaya devam eder.
Çünkü zaferi yaşatmanın yolu, zaferin değerlerini yaşatmaktan geçer.
Bir başka önemli mesele de vefadır.
Şehitlerimizi yılda birkaç kez anmak elbette kıymetlidir. Fakat onların bize bıraktığı emanete sahip çıkmak, asıl vefadır.
Gazilerimizin hatırasına sahip çıkmak, asıl vefadır.
Çocuklarımıza bu ülkenin hangi bedeller ödenerek bugünlere geldiğini anlatmak, asıl vefadır.
Ve Cumhuriyet'in bize emanet ettiği bağımsızlık bilincini gelecek kuşaklara aktarmak, belki de en büyük vefadır.
Bugün başımız dik yürüyebiliyorsak, bunda Kocatepe'den Dumlupınar'a uzanan o büyük mücadelenin payı vardır.
Ve o mücadelenin kahramanları yalnızca tarihin sayfalarında değildir.
Onlar bizim hafızamızdadır.
Onlar bizim dualarımızdadır.
Onlar bu toprağın altında, bizim ise bu toprağın üzerinde taşıdığımız emanettir.
30 Ağustos 1922'den sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ordulara verdiği “İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!” emri, yalnızca askerî bir emir değil; zaferin tamamlanması için ortaya konulan kararlılığın da ifadesiydi. Türk ordusunun takip harekâtı devam etmiş, 9 Eylül 1922'de İzmir işgalden kurtarılmıştı.
Bugün üzerinden 104 yıl geçmiş olabilir.
Ama bazı zaferlerin üzerinden zaman geçmez.
Çünkü onlar tarihin değil, milletin kalbine yazılmıştır.
Bizlere düşen, o tarihi yalnızca kutlamak değil; anlamaktır.
Birbirimize düşmeden birlik olmayı,
Vatanın kıymetini kaybetmeden bilmeyi,
Bayrağın altında yaşayan herkesin aynı büyük hikâyenin parçası olduğunu unutmamayı,
Ve en önemlisi, bize bırakılan emaneti gelecek nesillere daha güçlü teslim etmeyi bilmeliyiz.
Çünkü 30 Ağustos, “bir zamanlar kazandık” demek değildir.
30 Ağustos;
“Bu millet, bağımsızlığından vazgeçmez.”
demektir.
Ve bazı cümlelerin sonuna nokta konulmaz.
Çünkü milletlerin kaderi, her nesilde yeniden yazılır.
Bugün o destanın 104. yıl dönümünde başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, vatan uğruna canını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle; kahraman gazilerimizi şükranla anıyorum.
Kahraman Türk Ordusu'nun her bir mensubuna, geçmişten bugüne bu vatanın güvenliği için görev yapan Mehmetçiklerimize minnettarız.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Ve gökyüzünde dalgalanan ay yıldız, bize her baktığında aynı şeyi hatırlatsın:
Bu vatan bize kolay verilmedi.
Bu bayrak kolay yükselmedi.
Bu zafer unutulmasın.
Çünkü unutulan tarih, yeniden yaşanabilecek bir hatadır.
Ne mutlu Türküm diyene.??