UÇURUMUN KENARINDA KADIN OLMAK: MESELE KADIN MI, ZİHNİYET Mİ?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Kadınlar değişiyor. İsimler değişiyor. Yüzler değişiyor. Hayatlar değişiyor… Ama bazı hikâyeler nedense hiç değişmiyor.
Birinin adı Ayşe oluyor, diğerinin Elif. Birinin adı ise hiçbir zaman duyulmuyor. Biri üniversite bitiriyor, diğeri çocuk yaşta hayata tutunmaya çalışıyor. Biri plazalarda çalışıyor, diğeri evinin içinde görünmeden yaşamaya alışıyor. Kimi topuklu ayakkabıyla yürüyor, kimi terlikle…
Ama bütün bu farklı hayatların ortak bir kıyısı var: Uçurumun kenarı.
Çünkü şiddet diploma sormuyor. Gelir durumuna bakmıyor. Kültür, makam, mahalle, eğitim ya da sosyal statü tanımıyor. Bazen bir tartışmanın tonunda, bazen yükselen bir seste, bazen “Benim dediğim olacak” cümlesinde kendini gösteriyor. Bazen de tek bir mesajla başlıyor:
“Neredesin?”
Ardından;
“Gitmeyeceksin.”
“Benim dediğimi yapacaksın.”
Ve kadın, farkına bile varmadan kendi hayatının sınırları içinde küçülmeye başlıyor.
Fakat bugün kadın meselesini yalnızca şiddet üzerinden konuşmanın da eksik olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Türkiye’de kadınların hikâyeleri birbirinden çok farklı.
Bir kadın vardır; bütün imkânsızlıklara rağmen çocuğunun elini bırakmaz. Kendi vatanından, kendi düzeninden kopmuş, bilmediği bir ülkede çocuklarıyla hayata tutunmaya çalışır. İş bulamaz, çocuklarını bırakacak yeri yoktur, ekonomik gücü yoktur ama yine de “Ben çocuklarıma bakacağım.” der.
Bir başka kadın ise sahip olduğu imkânlara, eğitimine ve çevresine rağmen kendi nefsinin peşinden gitmeyi tercih edebilir. Çocuğunun, eşinin, ailesinin onurunu ve geleceğini düşünmeden ilişkilerinin sorumluluğunu başkalarının üzerine yıkabilir.
Şimdi bütün bunları aynı kefeye koyabilir miyiz?
Elbette koyamayız.
Kadın olmak otomatik olarak haklı olmak değildir. Erkek olmak da otomatik olarak suçlu olmak değildir.
Bizim konuşmamız gereken şey insanın cinsiyetinden önce karakteridir.
Çocuğunu sokağa bırakıp kendi hayatının peşinden giden bir anne ile, dünyanın neresinde olursa olsun çocuğunu bırakmamak için mücadele eden bir anneyi aynı cümlede değerlendiremeyiz.
Bir kadın eşinden şiddet gördüğü için yardım arıyorsa onun yanında durmak insanlık görevidir.
Ama bir kadın kendi iradesiyle ailesini, çocuklarını ve nikâhının getirdiği sorumlulukları hiçe sayarak yalnızca nefsinin peşinden gidiyorsa, bunu da “kadındır, ne yapsa haklıdır” anlayışıyla savunamayız.
Çünkü ahlakın cinsiyeti yoktur.
Geçtiğimiz günlerde bir dost meclisinde duyduğum bir söz beni gerçekten sarstı:
«“Eskiden evleneceğimiz kadını babasından isterdik. Şimdi öyle bir zamana geldik ki evleneceğimiz kadını kocasından istiyoruz.”»
Bu sözün ağırlığı hâlâ üzerimde.
Çünkü burada yalnızca bir aile meselesinden söz etmiyoruz.
Bir toplumun mahremiyet anlayışının, evlilik kurumunun, sadakat duygusunun ve aileye bakışının nasıl aşındığını konuşuyoruz.
Elbette her evlilik yürümeyebilir. İnsanlar boşanabilir. Bir kadın da erkek de mutsuz olduğu bir evlilikten ayrılabilir. Bunda utanılacak hiçbir şey yoktur.
Asıl mesele ayrılığın kendisi değil; insanın ayrılırken bile taşıdığı sorumluluktur.
Çocuk varsa çocuk düşünülmelidir.
Bir nikâh varsa o nikâhın onuru korunmalıdır.
Bir aile kurulmuşsa o ailenin içinde yaşananların sorumluluğu taşınmalıdır.
Ve en önemlisi, özgürlük ile sorumsuzluk birbirine karıştırılmamalıdır.
Bugün beni en çok düşündüren şey ise aileyi korumaya çalışan insanların sessizliği…
Aile kavramı her geçen gün biraz daha örseleniyor. Sadakat sıradanlaştırılıyor. Mahremiyet değersizleştiriliyor. Çocukların duygusal dünyası ikinci plana itiliyor. İnsanlar birbirlerinin hayatına müdahil oluyor ama yanlış karşısında susmayı tercih ediyor.
Neden?
Çünkü artık çoğu insan doğruyu söylemekten değil, doğruyu söylediğinde kimin küseceğinden korkuyor.
Bir dostunun yanlışını söylemek yerine susuyor.
Bir yakınının ailesini yıprattığını görüyor, görmezden geliyor.
Bir çocuğun zarar gördüğünü fark ediyor, “Beni ilgilendirmez.” diyor.
Sonra da toplum olarak aile neden bozuluyor diye soruyoruz.
Oysa aile yalnızca devletin, kurumların veya birkaç fedakâr insanın kurtarabileceği bir yapı değildir.
Aileyi önce toplumun vicdanı korur.
Kadına yönelik şiddete karşı çıkacağız.
Çocuğunu korumak için mücadele eden annenin yanında olacağız.
Göçmen, yoksul, zengin, eğitimli, eğitimsiz demeden mağdurun elinden tutacağız.
Ama aynı zamanda kadınların da erkeklerin de kendi davranışlarının sorumluluğunu taşımasını isteyeceğiz.
Çünkü bir kadının onurunu korumak, başka bir kadının yanlışını görmezden gelmek değildir.
Bir erkeğin onurunu korumak da onun yanlışına sessiz kalmak değildir.
İnsan insandır. Yanlış yanlıştır. Ahlak ahlaktır.
Bugün Türkiye’de kadın olmak gerçekten zor olabilir. Ama yalnızca kadınların değil, adam gibi adam olmanın da zorlaştığı bir dönemden geçiyoruz.
Çünkü aileyi ayakta tutmak yalnızca kadının görevi değildir.
Bir baba çocuklarının sorumluluğunu taşımalıdır.
Bir anne çocuklarının geleceğini düşünmelidir.
Bir eş eşine sadık olmalıdır.
Bir insan yaptığı tercihin sonucuna katlanmalıdır.
Ve toplum, bütün bunları görüp susmamalıdır.
Uçurumun kenarında duran kadına el uzatacağız.
Ama uçuruma başkasını iten kişiye de kim olduğuna bakmadan “Dur!” diyeceğiz.
Çünkü artık meselemiz yalnızca kadınları korumak değil.
Meselemiz insanı, aileyi, çocuğu, mahremiyeti ve toplumun vicdanını korumaktır.
Ve belki de en acı tarafı şu:
Uçurumun kenarında düşmeyi bekleyenler kadar, bir başkasının düştüğünü görüp hiçbir şey yapmayanlar da var.
İşte asıl mücadele biraz da burada başlıyor.
Çünkü bir toplumun çöküşü, kötülüğün çoğalmasıyla değil; iyilerin sessizleşmesiyle hızlanır.