ULUSLARARASI GÖÇ HAREKETLERİ: EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN YENİ SİLAHI

ULUSLARARASI GÖÇ HAREKETLERİ:   EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN YENİ SİLAHI

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 10, 2026 - 15:39

BATI’NIN ZAFİYETLERİ VE JEOPOLİTİK EKSEN KAYMASI

  Bugün dünyamız, küresel emperyalist odakların propaganda aygıtlarıyla zihinlerimize kazımaya çalıştığı o cilalı "küreselleşme", "çağdaşlaşma" ya da "yeni dünya düzeni" masallarının aksine, özünde sömürüden, adaletsizlikten ve zulümden başka hiçbir şey barındırmayan devasa bir fetret devrinin tam ortasından geçmektedir.

  Haritaların masa başı kirli pazarlıklarla yeniden çizilmek istendiği, kadim milletlerin sınırlarının, mukaddesatının ve manevi değerlerinin hiçe sayıldığı bu çalkantılı dönemde, asırlardır insanlığın kanını, alın terini ve haysiyetini emerek ayakta duran Batı medeniyeti artık tarihsel yolun sonuna gelmiş durumdadır. Yüzyıllar boyunca tüm dünyayı ahtapot gibi saran küresel finans ağlarıyla, acımasız askeri baskılarla ve kendi ürettiği sahte, süslü kavramlarla bir ipnotizmayla yöneten Batı, bugün kendi elleriyle kurduğu ve hakikate aykırı olan bu batıl, çürük sistemin enkazı altında can çekişmektedir. Bu çöküş, geçici bir ekonomik dalgalanma ya da dönemsel bir siyasi kriz değil; ilahi adaletin tecellisi olarak batılın hakkın karşısında hezimete uğramasının kaçınılmaz bir neticesidir.

  Avrupa kıtasına bugün basiret gözüyle baktığımızda gördüğümüz tek şey, devasa bir çöküşün, ahlaki bir kokuşmuşluğun ve geri dönülemez bir kocamışlığın acıklı resmidir. Nüfusu her geçen gün hızla yaşlanan, aile kurma bilincini, nesil emniyetini ve nikah kurumunu tamamen kaybeden, gençliğini materyalizmin, hedonizmin ( hazcılık ) ve ahlaki bir ruhi boşluğun karanlık dehlizlerine mahkûm eden Avrupa, bünyesini ayakta tutacak bütün insani, vicdani ve ahlaki dinamikleri kendi elleriyle katletmiştir. Yıllarca İslam coğrafyasını ve dünyanın dört bir yanındaki mazlum milletleri sömürerek elde ettikleri o şaşaalı fakat sahte refah düzeni, artık kendi iç bünyelerindeki çürümeyi ve ahlaki tefessühü örtmeye yetmemektedir. Maneviyattan yoksun, tamamen maddeye dayalı bir medeniyet anlayışının eninde sonunda varacağı yer işte bu karanlık uçurumdur ve Batı bugün o uçurumdan aşağı yuvarlanmaktadır.

  Bu tarihi çöküşün ve savrulmanın en acı, en vahim yanı ise Batı dünyasının başındaki yönetici elitlerin ve siyasetçilerin tam bir basiretsizlik, cehalet ve vizyonsuzluk içinde bulunmasıdır. Tarihi doğru okumaktan, medeniyetlerin yükseliş ve düşüş kanunlarını idrak etmekten bütünüyle aciz olan bu liyakatsiz kukla kadrolar, derinleşen toplumsal ve ekonomik krizleri görmek yerine başlarını kuma gömmekte; gündelik, yüzeysel ve popülist politikalarla günü kurtarma derdine düşmektedir. Kendi elleriyle kurdukları sömürü çarkı çatırdarken, kapılarına dayanan bu büyük medeniyet felaketini idrak edecek, analiz edecek ve buna karşı sahih bir çözüm üretecek ne bir devlet aklına, ne bir hikmete, ne de bir dirayete sahiptirler. Basireti bağlanan bu vasat yönetici sınıfı, Avrupa’yı göz göre göre kendi sonuna doğru sürüklemektedir.

  Avrupa ekonomisinin içine saplandığı bu kronik durağanlaşma ve gerileme, basında ve diplomaside lansmanını yaptıkları gibi öyle sıradan, geçici bir ekonomik kriz değildir. Gerçek üretim gücünü yitiren, alın terine, helal kazanca ve alın teri üretimine değil de küresel faiz çarklarına, borsa spekülasyonlarına ve karşılıksız para basma düzenine sırtını dayayan Avrupa ekonomisi, sanayide ve yüksek teknolojide Doğu’nun ve yükselen milli güçlerin amansız rekabeti karşısında tutunamamaktadır.

  Tüketim çılgınlığının kölesi haline gelen, çalışmayı, üretmeyi ve meşakkat çekmeyi unutan şımarık bir toplum yapısının, ilahi ve sosyolojik kanunlar gereği uzun süre ayakta kalması zaten eşyanın tabiatına kökten aykırıdır. Faizciliğin ve haram kazancın bereketsizliği, Batı’nın iktisadi şatosunu temellerinden sarsmaktadır.

  Bu ekonomik hezimetin ve çaresizliğin arkasındaki en stratejik, en kritik etkenlerden biri de hiç şüphesiz Afrika’daki garip, mazlum ve sömürülmüş halkların şerefli uyanışıdır. Batı, yüzyıllardır Afrika’nın elmasından altınına, petrolünden kıymetli madenlerine kadar her türlü zenginliğini açgözlüce yağmalamış, oradaki masum insanları açlığa, sefalete ve kardeş kavgasına mahkûm etmiştir. Ancak bugün o sömürülen topraklarda yanan bağımsızlık ve izzet meşalesi, Fransız ve İngiliz sömürgecilerini, onların yerli maşalarını tek tek o coğrafyalardan kovmaktadır. Batı, asırlardır mazlumların kanını, canını ve hakkını gasp ederek sürdürdüğü o lüks, şaşaalı ve müreffeh hayatın bedelini bugün ağır bir şekilde ödemeye başlamış; mazlumun ahı aheste aheste tutmaya başlamıştır.

  Sömürge gelirlerinin kesilmesi, Afrika’daki kukla rejimlerin teker teker devrilmesiyle birlikte Avrupa’ya akan bedava hammadde, ucuz enerji ve sömürü muslukları birer birer kapanmıştır. Kendi öz topraklarında yeterli doğal kaynağı bulunmayan, üretmek ve çarklarını döndürmek için muhtaç olduğu zenginlikleri artık dışarıdan çalamayan Batı ekonomisi, bugün derin bir çaresizliğin, yüksek enflasyonun ve üretim krizinin içine yuvarlanmıştır. Sömürü, kul hakkı ve zulüm üzerine inşa edilen o sahte medeniyet şatosu, temellerinden sarsılmakta ve kartondan bir ev gibi yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Hak üzere kurulmayan hiçbir düzenin ilelebet payidar olamayacağı gerçeği bir kez daha tecelli etmektedir.

                                                                   ***

  Afrika’da ve Orta Doğu’da bozulan dengeler, aynı zamanda tarihin en büyük insan sellerinden birini de harekete geçirmiştir. Yıllarca vatanları yağmalanan, yeraltı kaynakları kurutulan, emperyalist müdahalelerle iç savaşlara ve kargaşaya sürüklenen mazlum insanlar, bugün haklı olarak hayatta kalabilmek, ailelerini koruyabilmek ve bir lokma ekmek bulabilmek adına çareyi yollara düşmekte aramaktadır. Yüzyıllardır mazlum milletlerin kanı ve gözyaşı üzerine inşa edilen şatolarında gamsızca yaşayan Batı merkezleri, bugün o sömürdükleri coğrafyaların kitlesel insan yüküyle ve sosyolojik dalgasıyla yüz yüzeyken ne yapacağını, nasıl tepki vereceğini bilemez bir şaşkınlık ve panik halindedir.

  Fakat Batı’nın sahip olduğu materyalist akıl ve ahlaktan yoksun seküler zihniyet, bu devasa nüfus hareketini insani, adil, vicdani ve ahlaki ilkelerle yönetebilecek bir hikmete ve ruh haline kesinlikle sahip değildir. Maddeci dünya görüşüyle yetişmiş, insanı bir can, bir ruh olarak değil de sadece bir maliyet kalemi, bir istatistik ya da bir tehdit unsuru olarak gören bu bencil zihniyet, sınırlarına dayanan insan kitlelerini vicdani bir sorumlulukla değil, sadece ve sadece bir güvenlik tehdidi, bir barbarlık akını olarak algılamaktadır. Merhametten ve adalet duygusundan yoksun olan bu yaklaşım, krizi daha da derinleştirmekte ve bir insani trajediye dönüştürmektedir.

  Gelinen noktada Avrupa, çözemediği devasa bir varoluşsal ikilemin ve mantık krizinin pençesinde kıvranmaktadır: Bir yanda fabrikalarını çalıştıracak, tarlalarını ekecek, yaşlanan ve atıllaşan nüfusunun yerini dolduracak ucuz ve vasıfsız iş gücüne amansızca muhtaçtır; diğer yanda ise Doğu’dan ve Güney’den gelen bu heterojen kitlelerin kendi sosyolojik, kültürel ve dini yapılarını tamamen değiştireceğinden, kendi kimliklerini yok edeceğinden delice korkmaktadır. Bu aşılmaz çelişki ve korku, Batı siyasetini felç etmiş, aşırı sağın ve faşizmin kucağına itmiş ve onları tam bir çaresizlik ve panik dalgasına mahkûm etmiştir.

  İşte tam da bu noktada, Batı’nın içine düştüğü bu tarihsel zafiyet, ahlaki hezimet ve idari acziyet, karanlık küresel odakların ve Siyonist şebekelerin iştahını kabartmaktadır. Yaşanan bu büyük insani dram, kitlelerin çaresizliği ve kontrolsüz nüfus hareketliliği, küresel emperyalizmin ve Siyonist merkezlerin elinde, hedeflerindeki milli, muhafazakar ve bağımsız devletleri içeriden çökertmek, sınırları anlamsızlaştırmak ve toplumları kimliksizleştirmek için kullanılan hedefe kilitlenmiş asimetrik bir silaha dönüştürülmektedir.

 

NÜFUS MÜHENDİSLİĞİ: SİYONİZM VE EMPERYALİZMİN ASİTMETRİK SAVAŞ PROJESİ

  Tarih sayfalarını ve insanlığın kadim geçmişini ibretle incelediğimizde; insanoğlunun kitleler halinde yurtlarını, yuvalarını terk edip yeni coğrafyalara göç etmesinin arkasında çoğunlukla devasa kıtlıklar, kuraklıklar, şiddetli depremler ya da kaçınılmaz tabii afetler yattığını görürüz. Sosyoloji bilimi ve insanlık tarihinin doğal akışı, bu tür mecburi yer değiştirmeleri kendi tabii dengesi içerisinde değerlendirir ve toplumsal yapıların zamanla bu yeni durumla helalleşip uyum sağladığını kaydeder. Ancak bugün, 21. yüzyılın dünyasında şahit olduğumuz, milyonlarca insanı kapsayan devasa kitlesel nüfus hareketleri, asla ve asla kendiliğinden gelişen, doğanın veya sosyolojinin kendi iç dinamiğinden kaynaklanan tabii süreçler değildir. Tam aksine, bugün karşımızda duran tablo; karanlık kapılar ardında, küresel haritalar üzerinde soğukkanlılıkla kurgulanmış, insanı bir can veya manevi varlık olarak değil sadece stratejik birer piyon olarak gören son derece planlı, acımasız ve yıkıcı bir nüfus mühendisliği projesidir.

  Bu kapsamlı nüfus mühendisliğinin tarihsel kodlarını, mantık örgüsünü ve stratejik altyapısını kavrayabilmek adına, Yahudi kavminin tarih boyunca yaşadığı sürgünler, göç dalgaları ve sığınmacılık tecrübeleri üzerinde çok özel bir parantez açıp dikkatle durmak gerekmektedir. Yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalardan kovulan, savrulan ama gittikleri her ülkede kendi içlerine kapanarak millet şuurunu, dini bağlarını ve kapalı dayanışma ağlarını titizlikle koruyan bu tarihsel birikim, kitlelerin nasıl bir güç ve nüfuz unsuruna dönüştürülebileceğinin en somut örneğidir. Bulundukları devletlerin finansal kaynaklarını, borsa sistemlerini, medya organlarını ve siyasal mekanizmalarını kendi akılları doğrultusunda yönlendirmeyi başaran bu küresel tecrübe, kitlelerin yer değiştirmesinin sadece bir insani olay olmadığını, aksine makro siyasette ülkeleri içeriden dönüştüren, pazarlık masalarında koz olarak kullanılan ve stratejik dengeleri değiştiren devasa bir manipülasyon silahı haline getirilebileceğini açıkça kanıtlamıştır.

  Günümüzde tanık olduğumuz sınır tanımaz, kontrolsüz göç ve sığınmacı akınları; küresel Siyonist aklın, uluslararası finans baronlarının ve emperyalist güç odaklarının, hedeflerine koydukları bağımsız, milli ve muhafazakar devletleri diz çöktürmek amacıyla geliştirdiği asimetrik bir harp stratejisidir. Bu yeni nesil sinsi harp stratejisi; tank tüfek kullanmadan, şehirleri füzelerle yakıp yıkmadan, doğrudan hedef ülkenin demografik omurgasını, toplumsal dokusunu ve manevi kalelerini içten fethetmeyi amaçlamaktadır.

  Sınırları anlamından soyutlayan, devletlerin kontrol mekanizmalarını felç eden ve toplumsal huzuru kademeli olarak kemiren bu yöntem, tarihin gördüğü en maliyetsiz fakat en yıkıcı işgal biçimidir; çünkü hedef alınan bünye, zehri yavaş yavaş ve "insani yardım" ambalajı altında bünyesine almaktadır.

  Bu hedefe kilitlenmiş nüfus mühendisliğinin en acı, en kanlı ve en somut tatbikat alanı ise hiç şüphesiz hemen yanı başımızda yer alan Orta Doğu coğrafyası, özellikle de Irak ve Suriye toprakları olmuştur. "Bölgeye demokrasi getireceğiz, diktatörleri yıkıp insanları özgürleştireceğiz" yalanları ve süslü insan hakları söylemleriyle İslam coğrafyasına üşüşen Batılı emperyalist akbabalar; binlerce yıllık kadim şehirlerimizi bombalarla yerle bir etmiş, asırlardır komşu olan halkları birbirine kırdırmış ve neticede milyonlarca Müslüman kardeşimizi yerinden, yurdundan, ocağından ederek çöllere ve yollara düşürmüştür. Yaratılan bu kaos ortamı, kendiliğinden oluşan bir savaş felaketi değil; bölgenin insansızlaştırılması, tarihi ve kültürel hafızasının silinmesi ve insanların birer mülteciye dönüştürülerek yerel direnç odaklarının imha edilmesi amacıyla kurgulanmış bilinçli bir askeri ve siyasi stratejinin doğrudan sonucudur.

                                                                   ***

  Suriye’i ve Irak’ı parçalayan emperyalist güçler, yerinden ettikleri, çaresiz bıraktıkları bu heterojen insan kitlelerini son derece bilinçli ve metodik bir plan dahilinde Türkiye’nin ve bölgedeki diğer milli devletlerin üzerine yönlendirmişlerdir. Burada takip edilen asıl gizli gaye; İslam coğrafyasının tarihi ve dini demografik dengesini kökünden bozmak, etnik, mezhepsel ve kültürel fay hatlarını tetikleyerek sürekli patlamaya hazır sosyal kriz alanları icat etmektir. Zira "Nil'den Fırat'a" uzanan sapkın "Arz-ı Mev’ud-Vaadedilmiş Topraklar" hayalini kuran Siyonist çete ve onun hamileri için, etrafında güçlü, milli bütünlüğe sahip, caydırıcı ordusu ve homojen toplumsal yapısı olan devletlerin bulunması kabul edilemez bir tehdittir; bu yüzden hedef, etrafı parçalanmış, kendi iç krizleriyle boğuşan, kontrol edilebilir küçük uydu devletçiklerle kuşatmaktır.

  Bu küresel fesat şebekelerinin ve uluslararası odakların temel hedefi; hedef aldıkları ülkelerin  özellikle de Türkiye’mizin milli kimlik bilincini, tarihsel hafızasını, vatan sevgisini ve İslam’ın emrettiği o şerefli ümmet dayanışmasını eritip yok etmektir. Kültürü, dili, toplumsal örfü, yaşam tarzı ve zihniyeti birbirinden tamamen farklı milyonlarca insanı kısa süre içerisinde ve hiçbir süzgeçten geçirmeden bir ülkenin bünyesine yığmak, o ülkenin toplumsal dokusunu tamir edilemez şekilde zedelemektedir. Yüzyıllardır bir arada yaşama kültürünü oturtmuş, ortak kader birliği yapmış insanımızın kardeşlik hukuku yara almakta; mahallelerde, sokaklarda, iş yerlerinde derin bir yabancılaşma ve neticesinde adım adım kitlesel sosyal kaosun alt yapısı hazırlanmaktadır.

   Üstelik bu kalleşçe yürütülen nüfus operasyonu sahnelenirken; Batı merkezli sivil toplum kuruluşları, küreselci vakıflar, uluslararası fon mekanizmaları ve onların içerideki yerli işbirlikçileri vasıtasıyla devasa bir psikolojik harp ve propaganda çarkı çalıştırılmaktadır. "İnsani yardım", "sığınmacı hakları", "evrensel kardeşlik" gibi son derece süslü, vicdanları istismar eden maskelerin arkasına saklanarak yürütülen bu operasyona karşı çıkan, vatanının geleceğini düşünen, sınır emniyetini savunan ve demografik tehlikeye dikkat çeken her basiretli ve vicdanlı ses; organize bir şekilde "ırkçılıkla", "nefret söylemiyle" ya da "insan hakları düşmanlığıyla" yaftalanarak susturulmaya ve kamuoyu nezdinde linç edilmeye çalışılmaktadır. Böylece milli bünyenin savunma refleksleri felç edilmek istenmektedir.

                                                                  ***

  Bir milletin bağımsızlığının, egemenlik hakkının ve devlet olma vasfının en somut, en mukaddes nişanesi şüphesiz ki onun sınırlarıdır. Bizim köklü devlet geleneğimizde ve mukaddesatımızda "Hudut namustur" anlayışı, vatan savunmasının temel harcı ve vazgeçilmez ilkesidir. İşte küreselci emperyalist akıl, kontrolsüz ve kuralsız göç akınlarını teşvik ederek tam olarak bu sınır kavramını kâğıt üzerinde anlamsız, niteliksiz çizgilere dönüştürmeyi hedeflemektedir. Sınırlarını koruyamayan, kimin girip kimin çıktığını denetleyemeyen bir devletin zamanla sınır güvenliği iradesi kırılır, hukukun üstünlüğü sarsılır ve en nihayetinde bağımsız ulus-devlet yapısı tarihin tozlu sayfalarına gömülerek küresel şirketlerin at koşturduğu sahipsiz bir araziye dönüştürülür.

  Bu kirli ve acımasız senaryoda, yollara düşürülen, vatanlarından koparılan o masum, çaresiz ve garip insanlar da ne yazık ki küresel odakların elinde acımasızca araçsallaştırılmaktadır. Kendi vatanlarında savaşlar, terör örgütleri ve ekonomik krizlerle huzur bırakılmayan bu kitleler, ellerine tutuşturulan sahte umutlar ve vaatlerle hedef ülkelerin üzerine sürülmekte; gittikleri yerlerde ise uyum sağlayamayarak sosyo-ekonomik dengeleri bozan, istihdamı felç eden, emniyet altyapısını zorlayan birer "patlamaya hazır bombaya" dönüştürülmektedir. Hem göç eden kitlelerin mağduriyeti hem de hedef ülkenin uğradığı tahribat, küresel Siyonist aklın ve emperyalizmin tepe tepe kullandığı çifte taraflı bir kazan-kazan denklemidir.

  Özetlemek gerekirse, bugün önümüzde duran ve ülkemizi derinden tehdit eden bu büyük mesele; asla ve asla basite indirgenecek bir "mülteci krizi", vicdanı rahatlatmak adına yapılacak bir "insani yardım" ya da sıradan bir "sığınmacı" konusu değildir. Karşımızdaki meşum tablo; ırkçı Siyonizm’in, emperyalist Batı’nın ve küresel finans baronlarının, İslam coğrafyasını haritadan silmek, milli devletleri diz çöktürmek, Türk-İslam coğrafyasındaki direnç odaklarını imha etmek ve insanlığı tek merkezden yönetilen kul-köle düzenine mahkûm etmek adına devreye soktuğu son derece tehlikeli, çok katmanlı ve sinsi bir küresel kuşatma harekatıdır.

 

TÜRKİYE VE İSPANYA ÖRNEKLERİ

  Siyonist ve emperyalist merkezlerin karanlık laboratuvarlarında titizlikle geliştirilen ve günümüzde acımasızca sahaya sürülen bu kirli demografik strateji, yalnızca hedef seçtikleri zayıf veya iç savaşa sürüklenmiş ülkeleri topyekûn yıkmakla yetinmemekte; aynı zamanda kendi küresel dayatmalarına boyun eğmeyi reddeden, milli çıkarlarını savunan ve uluslararası arenada dik bir duruş sergileyen egemen devletleri de "göç kartıyla terbiye etme" ve acımasızca cezalandırma yoluna gitmektedir. Klasik diplomasinin tıkandığı, ekonomik ambargoların veya askeri tehditlerin işe yaramadığı noktalarda devreye sokulan bu yeni nesil şantaj mekanizması, bağımsız başkentlerin iradesini kırmak için tasarlanmış sinsi bir boyunduruktur.

  Küresel elitlerin belirlediği kırmızı çizgileri aşan, onların sömürü düzenine çomak sokan her devlet, bir anda sınırlarına yığılan on binlerce kaynağı belirsiz insanın yarattığı kaosla baş başa bırakılmaktadır. Bu yöntemle amaçlanan şey, dik başlı hükümetleri dış politikadaki iddialarından vazgeçirip, tamamen iç krizlerle, asayiş sorunlarıyla ve ekonomik darboğazlarla boğuşan, enerjisini kendi içinde tüketen aciz bir yapıya dönüştürmektir. Uluslararası ilişkiler literatüründe henüz tam olarak adlandırılamayan ancak pratik sonuçları itibarıyla tam bir "demografik şantaj" olan bu yöntemin günümüz dünyasındaki en net, en çarpıcı ve birbirini tamamlayan iki büyük örneği şüphesiz ki İspanya ve Türkiye’nin maruz kaldığı örtülü operasyonlardır. Her iki ülke de farklı coğrafyalarda, farklı tarihsel arka planlara sahip olsalar da, küresel hegemonyanın tekerine çomak soktukları anda aynı karanlık silahın menziline girmişlerdir.

   İspanya’nın Kuzey Afrika kıyısındaki egemenlik alanı olan Ceuta (Sebte) ekseninde yakın geçmişte yaşananlar ve o bölgede aniden patlak veren kriz, bu küresel çetenin devletleri hizaya getirmek için nasıl bir mekanizma işlettiğini gösteren son derece ibretlik, adeta ders niteliğinde bir vesikadır. Avrupa Birliği’nin genel sessizliğine ve Siyonist merkeze olan alçaltıcı teslimiyetine rağmen, İspanya devleti son dönemde kendi bağımsız inisiyatifini kullanarak Filistin davasına ve mazlum Gazze halkına sahip çıkan son derece cesur diplomatik adımlar atmıştır. Madrid yönetimi ne zaman ki Gazze’de aylardır devam eden, çocukları ve kadınları katleden o korkunç Siyonist vahşete, soykırıma karşı uluslararası arenada yüksek perdeden sesini yükseltmiş, İsrail'in savaş suçlarını mahkemelere taşımayı desteklemiş ve bağımsız, onurlu bir Filistin devletini resmen tanıyacağını tüm dünyaya ilan etmiş; işte tam o kritik kırılma anında karanlık odalardaki düğmeye basılmıştır.

   Siyonist lobiler ve onların küresel siyasetteki uzantıları, İspanya’nın siyonizme karşı onurlu duruşunu cezasız bırakmamak, Madrid hükümetini Avrupa içinde yalnızlaştırarak iç siyasette devirmek amacıyla harekete geçmişlerdir. Filistin meselesinde gösterilen bu insani ve vicdani tavır, emperyalist odakların kırmızı çizgisi kabul edilmiş ve İspanya'ya haddini bildirmek için askeri veya ekonomik bir yaptırım yerine, çok daha etkili ve yıkıcı olan kontrolsüz insan seli silahı derhal sahaya sürülmüştür.

                                                                       ***

  Sıradan bir günün gecesinde, hiçbir bölgesel savaş, yeni bir ekonomik buhran veya bir kıtlık durumu ortada yokken, bir gece içerisinde Fas sınırı üzerinden Ceuta (Sebte) bölgesine yığılan ve İspanya topraklarına girmeye zorlanan binlerce düzensiz göçmen vakası, kesinlikle kendiliğinden gelişmiş, sosyolojik veya masum insani bir olay değildir. Bu ani patlama, Siyonist aklın ve onun bölgesel maşalarının, istihbarat ağlarının İspanya’nın bağımsız ve vicdani kararlarına verdiği son derece alçakça, organize ve paramiliter bir cevaptır.

  Sınır kapılarının aniden açılması, güvenlik bariyerlerinin adeta buhara dönüşüp kitlelerin önünü açması, bu binlerce insanın kısa sürede organize edilerek tel örgülere yönlendirilmesi tamamen kapalı kapılar ardında planlanmış bir istihbarat operasyonudur. Göç muslukları sonuna kadar açılarak, İspanyol hükümeti bir yandan güvenlik kriziyle, diğer yandan iç politikada aşırı sağın yükselişi ve halkın paniğiyle köşeye sıkıştırılmak, siyaseten pes ettirilmek istenmiştir. Bu organize akın sayesinde Madrid yönetimine, "Eğer bizim küresel planlarımıza çomak sokarsan, senin iç huzurunu, sokaklarındaki asayişi ve siyasi istikrarını işte böyle bir gecede darmadağın ederiz" mesajı, diplomatik notalarla değil, doğrudan sınırları ihlal eden kitleler üzerinden acımasızca verilmiştir. Bu kriz, göçün nasıl bir siyasi şantaj aparatına dönüştüğünün en çıplak halidir.

 Ceuta (Sebte) üzerinden İspanya’ya kurulan bu sofistike tuzak ve uygulanan bu şiddetli demografik basınç, aslında sadece İspanya ile sınırlı kalmayan, hedefini çok daha geniş bir coğrafyaya, tüm Batı dünyasına diken küresel bir psikolojik harptir. Bu operasyon, Siyonist İsrail’in Orta Doğu'daki kanlı katliamlarına, işgallerine gıkını çıkarmayan, sessizliğiyle bu soykırıma ortak olan ama yarın bir gün kamuoyu baskısıyla veya vicdani bir uyanışla itiraz etme potansiyeli taşıyan bütün Avrupa devletlerine verilmiş çok açık, son derece sert bir gözdağıdır. Çekilen bu karanlık mesaj gayet nettir ve tüm Avrupa başkentlerinde buz gibi bir rüzgar estirmiştir: "Eğer bizim Siyonist politikalarımıza, katliamlarımıza itiraz ederseniz, Filistinli mazlumların yanında durma cüretini gösterirseniz, o çok övündüğünüz refah toplumunuzu yerle bir eder, sınırlarınızı kevgire çevirir, ülkenizi kontrolsüz kitlelerin çatıştığı bir kriz alanına döndürürüz." Bu küstah şantaj, Avrupa'daki pek çok zayıf karakterli ve fonlanmış hükümeti korkutmuş, İsrail'in işlediği insanlık suçları karşısında dillerini yutmalarına sebep olmuştur.

  Küresel emperyalizm, göç silahını bir Demokles'in Kılıcı gibi Avrupa'nın tepesinde sallandırarak, onları haksızlıklar karşısında dilsiz şeytanlar olmaya mecbur bırakmakta, adalet ve hakkaniyet arayışlarını daha doğmadan bu nüfus şantajıyla boğarak kendi hegemonik sessizliklerini garanti altına almayı amaçlamaktadır. Batı'nın kendi iddia ettiği evrensel değerleri ayaklar altına alarak Siyonizm'e koşulsuz teslim olmasının ardında yatan en büyük korkulardan biri de işte bu kontrolsüz kitlelerin şehirlerini istila etmesi paranoyasıdır.

                                                                    ***

   Meseleyi Avrupa'dan kendi coğrafyamıza, bu küresel operasyonların asıl, en derin ve en büyük hedefi olan canım Türkiye’mize çevirdiğimizde ise karşımıza çok daha devasa, çok daha uzun vadeli planlanmış ve köklü bir kuşatma planı çıkmaktadır. Türkiye sıradan, köksüz bir devlet değildir; o, binlerce yıllık şanlı tarihi mirası, cihana hükmetmiş köklü devlet aklı, asırlardır onurla taşıdığı İslam dünyasının sancaktarlığı misyonu ve özellikle son dönemde uluslararası platformlarda gür bir sesle dile getirdiği "Dünya 5'ten büyüktür" haykırışıyla bu küresel sömürü düzeninin tekerine en büyük çomağı sokan öncü ülkedir. Bu onurlu duruşu ve dünyadaki mazlumlara uzattığı şefkat eliyle Türkiye, bu küresel emperyalist ve Siyonist kuşatmanın bir numaralı, en stratejik hedefi haline getirilmiştir.

  Batı'nın vesayetinden kurtulmaya çalışan, tam bağımsızlık yolunda devasa adımlar atan, kendi milli savunma sanayiini kurarak dışa bağımlılığı kıran, İHA'ları ve SİHA'larıyla coğrafyasında kendi oyununu kurup emperyalist haritaları yırtıp atan bir Türkiye, şüphesiz ki  Siyonizm’in ve onun taşeronlarının en büyük kabusudur. Onlar çok iyi bilmektedirler ki; güçlü, ayakları yere sağlam basan, kendi içinde bütünleşmiş bir Türk devleti var oldukça, ne Orta Doğu'yu istedikleri gibi sömürebilirler, ne de o sapkın "Vaadedilmiş Topraklar" haritalarını hayata geçirebilirler. Bu yüzden Türkiye'yi mutlaka durdurmak, enerjisini tüketmek ve onu iç krizlere mahkûm etmek onlar için varoluşsal bir zorunluluktur.

  Bu derin korku ve kin yüzünden, Türkiye'nin bölgesel oyun kurucu bir güç olmasını engellemek ve milli şahlanışımızı durdurmak amacıyla, güney sınırlarımızda emperyalist istihbarat servisleri tarafından bilinçli olarak yakılan iç savaş ateşi harlanmış ve milyonlarca insan adeta bir sel gibi ülkemize doğru acımasızca sürülmüştür. Bu noktada altı kalın çizgilerle çizilmesi gereken çok kritik bir husus vardır: Ülkemize yönlendirilen bu devasa insan akını sadece Suriye’deki savaştan kaçanlardan ibaret değildir. Bugün Afganistan’ın sarp dağlarından, Irak’ın çöllerinden, Pakistan’ın uzak köylerinden ve hatta Afrika’nın derinliklerinden dalga dalga kopup gelen, aradaki binlerce kilometrelik zorlu mesafeyi, onca ülkeyi, sınırı hiçbir engele takılmadan sihirli bir el dokunmuşçasına aşarak gelip Türkiye’de toplanan bu kitlelerin varlığı, asla tesadüflerle veya basit bir "açık kapı" naifliğiyle açıklanamaz. Bu durum, basit insan kaçakçılığı şebekelerinin çok ötesinde; uluslararası istihbarat örgütlerinin lojistik desteği, küresel fonların finansmanı ve belirli Siyonist merkezlerden yönetilen haritalandırma çalışmalarıyla icra edilen devasa bir küresel projedir.  

 

  Genç ve savaşma kapasitesine sahip yüz binlerce erkeğin, ailelerini geride bırakarak kıtalar aşıp doğrudan Anadolu coğrafyasına yerleştirilmesi, Türkiye'nin demografik kalbi olan büyükşehirlerimizde planlı bir şekilde öbeklenmesi, rastgele gelişen bir göç rotası değil, milim milim hesaplanmış bir demografik yerleştirme ve işgal operasyonudur.

                                                                           ***

  Uluslararası odakların sistematik bir şekilde ülkemize yönlendirdiği devasa ve kaynağı, sicili belirsiz nüfus yüküyle asıl hedeflenen; bağımsızlık yolunda yürüyen Türkiye'nin ekonomik belini kırmak, milli kaynaklarını tüketmek ve onu yeniden IMF kapılarında sürünen, dışa muhtaç bir ülke konumuna düşürmektir. Ülkemize sokulan milyonlarca insan vasıtasıyla, kendi öz vatandaşımızın, işçimizin, köylümüzün büyük fedakarlıklarla ürettiği aşımız ve helal ekmeğimiz zorla bölünmekte; hastanelerimiz, okullarımız ve kentsel altyapımız bu taşıma kapasitesinin çok üzerindeki nüfus yükü sebebiyle adeta kilitlenmekte ve hizmet veremez bir çökme noktasına gelmektedir. Ancak en önemlisi ve en tehlikelisi; milletimizin helal rızkı ve alın teri gasp edilirken aynı zamanda sokaklarımızdaki toplumsal huzur, mahallelerimizdeki sosyal barış ve bin yıllık kardeşlik iklimimiz doğrudan hedef alınarak dinamitlenmektedir.

  Kültürleri, dilleri, yaşayış tarzları ve medeniyet tasavvurları bizden tamamen farklı olan ve uyum sağlama niyeti taşımayan bu kitleler üzerinden, şehirlerimizde adeta devletin giremediği kurtarılmış bölgeler, kapalı ve tekinsiz gettolar oluşturulmaktadır. Türkiye bir yandan sınır ötesinde, Suriye ve Irak hattında askeri olarak kuşatılmaya çalışılırken; diğer yandan, çok daha sinsi ve yıkıcı bir hamleyle, tamamen içeriden, sokak sokak, mahalle mahalle bir demografik işgale ve sosyolojik çürütmeye tabi tutulmaktadır. Bu durum, tankla topla yapılamayacak kadar büyük ve telafisi zor bir iç tahribattır.

  Bu sancılı süreçte ikiyüzlü Batı’nın, sözde medeni Avrupa Birliği'nin ve küresel emperyalist odakların Türkiye’ye biçtiği rol ise son derece alçakça, kalleşçe ve bizim şanlı tarihi misyonumuza açık bir hakaret niteliğindedir. Onların sinsi planlarında Türkiye, Avrupa’nın huzurunu kaçıracak olan kitlelerin zorla tutulduğu bir "çöp tenekesi", kendi steril medeniyetlerini korumak için inşa ettikleri devasa bir "mülteci hendeği" veya Avrupa'nın kapısındaki bir "tampon bölge" olarak konumlandırılmak istenmektedir.

  Masa başında yapılan utanç verici geri kabul anlaşmalarıyla, üç-beş kuruşluk Avrupa fonu, vize serbestisi gibi içi boş ve hiçbir zaman tutulmayan sahte sözlerle Türkiye’yi bu yıkıcı, tarihi demografik yükün altına sonsuza dek mahkûm etmek istemişlerdir. Böylece Türkiye’nin; savunma sanayiine, teknolojik atılımlarına, milli üretime ve proaktif bölgesel politikalarına harcaması gereken bütün maddi ve manevi enerjisini, kısıtlı kaynağını, zamanını ve stratejik dikkatini kendi içindeki bu büyük demografik krizle, asayiş sorunlarıyla ve ekonomik darboğazla tüketmeyi hedeflemişlerdir.

  Batı aklı, Türkiye'yi kendi sınırları dışındaki meselelere müdahil olan bir "oyun kurucu" olmaktan çıkarıp, milyonlarca sığınmacının karnını doyurmaya ve onları zapt etmeye çalışan, kendi iç dertleriyle boğuşmaktan başını kaldıramayan, yorgun, bitkin ve iradesi ipotek altına alınmış sıradan bir "bekçi devlete" dönüştürmek peşindedir. Bu alçakça dayatma, Türk milletinin şerefine ve devletimizin egemenlik haklarına yapılmış en büyük suikast girişimlerinden biridir.

                                                                   ***

  Uluslararası arenada tavrını net bir şekilde ortaya koyan, emperyalist hedeflere prim vermeyen, Filistin gibi haksızlığa uğramış coğrafyalar için susmayan onurlu devletlerin, kitlesel göç vasıtasıyla bu şekilde cezalandırılması ve terbiye edilmeye çalışılması; askeri literatürde tam karşılığını henüz bulamamış, kurşunsuz ama klasik bir savaştan çok daha uzun vadeli ve çok daha yıkıcı bir asimetrik harp yöntemidir.

   Emperyalist ve Siyonist merkezler, askeri olarak cephede karşı karşıya gelmeye cesaret edemedikleri, şanlı ordularıyla işgal edemedikleri güçlü ülkeleri; kimliği, niyeti, geçmişi ve aidiyeti belirsiz devasa kitleleri sınırlarından içeri salarak istikrarsızlaştırmakta, devletin idari kapasitesini felç etmekte ve toplumu adeta içeriden, bir kanser hücresi gibi yavaş yavaş teslim almaya çalışmaktadırlar.

  Bir ülkeye atılan bir bomba fiziksel hasar verir ve o hasar zamanla mutlaka onarılır; ancak o ülkenin demografik yapısına, kültürel kodlarına ve sosyal genetiğine atılan milyonlarca insandan oluşan bu canlı "demografik bomba", telafisi imkansız, nesiller boyu sürecek kalıcı ve ölümcül bir yıkım yaratır. Devletin güvenlik aygıtları, sınırlarına dayanan askeri bir işgal ordusuna karşı kendini rahatça konumlandırıp imha edebilirken; sivil kıyafetli, bebekli, kadınlı kitleler halinde organize edilerek gönderilen bu hibrit işgal karşısında devletin eli kolu bağlanmakta, uluslararası sözleşmeler ve sözde insani hukuk kuralları bir silah gibi devletin kendi egemenliğine karşı kurnazca kullanılmaktadır.

  Ancak emperyalizmin ve Siyonist masaların karanlık odalarda yaptığı bu ince hesaplar, Türk milleti için kazdıkları bu derin kuyular asla ve kata nihai hedefine ulaşamayacaktır. Ne Ceuta’da (Sebte) İspanya’ya boyun eğdirmek için kurguladıkları o alçakça şantaj, ne de Türkiye’nin üzerine kinle saldıkları, ülkemizi koca bir mülteci kampına çevirmeyi hedefleyen bu devasa demografik kumpas kalıcı bir başarı elde edemeyecektir. Çünkü feraset ve basiret sahibi aziz milletimiz ve bin yıllık muazzam bir birikime sahip köklü devlet aklımız, oynanan bu kirli oyunun arkasındaki o sinsi Siyonist aklı da, onların içimizdeki ve dışımızdaki taşeronlarını, fonlanmış maşalarını da artık çok iyi tanımakta ve asıl niyetlerini net bir şekilde deşifre etmektedir. Göz boyayan "insaniyet" maskeleri artık düşmüş, operasyonun çirkin, ırkçı ve işgalci yüzü milletimiz tarafından tüm çıplaklığıyla görülmüştür.

   Türkiye; vatan toprağının kutsiyetine iman eden, hudutlarını namusu sayan ve gerektiğinde bu vatan uğrunda seve seve canını feda etmekten bir an bile çekinmeyen milyonların omuzlarında yükselen yıkılmaz bir kaledir. Devlet ve millet bir kez daha el ele vererek, içimize sokulan bu fitne ateşini söndürecek, sınırlarımızı yeniden geçilmez kılacak ve bu aziz coğrafyayı Siyonizm'in ve emperyalizmin oyun bahçesi olmaktan kesinlikle çıkaracaktır. Bizi sahte göç dalgalarıyla boğacağını, demografik işgalle terbiye edeceğini sananlar, Türk-İslam ruhunun çelikten iradesine çarpacak ve hevesleri kursaklarında kalarak tarihin çöplüğüne gömüleceklerdir.

 

 

MİLLİ GÜVENLİK TEHDİDİ!

  Kim oldukları bilinmeyen,denetimsiz, ipini koparanın elini kolunu sallayarak hudutlarımızdan girdiği ve memleketin kılcal damarlarına kadar yayıldığı bir kitlesel akın; bir devlet bünyesi için ağır ağır işleyen, sessizce derine inen ama vakti geldiğinde bünyeyi patlatan imha edici biyolojik bir zehirden farksızdır. Bu sinsi yıkım, ilk safhalarda sermaye çevrelerince "sanayiye ucuz iş gücü", küreselci tayfaca ise "insani sorumluluk ve kucaklaşma" gibi yaldızlı ambalajlarla topluma yutturulmaya çalışılır. Ancak o sahte ambalaj açıldığında acı gerçek derhal yüz gösterir: Memleket iktisadı belini doğrultamaz hale gelir, vatandaşın vergisiyle ayakta duran hastaneler, poliklinikler kilitlenir, evlatlarımızın eğitim gördüğü okullardaki nitelik yerle bir olur ve bu vatanın öz evladının anasının ak sütü gibi helal olan kamu hakkı alenen gasp edilir. İktisadi dengelerin altüst oluşu, piyasadaki ev ve kira fiyatlarının fırlaması, yerli işçinin kendi öz yurdunda parya muamelesi görmesi, sistemin ilk etapta ürettiği yıkıcı asayiş ve iktisat krizinin somut göstergeleridir.

  Ne var ki madalyonun iktisadi ve kamu hizmetleri safhasındaki bu somut çöküşü, önümüzde duran devasa felaketin yalnızca küçük ve yüzeysel bir cüzüdür. Asıl derin, telafisi imkansız ve nesiller boyu sürecek felaket; milli bünyemizin omurgasını oluşturan kimliğimizde, manevi harcımızda, Türkçemizde ve bu topraklarda asırlardır ilmik ilmik işlenmiş kardeşlik hukukumuzda açılan ağır yaralardır.

  Kendi coğrafyasının kültürüyle, uyuşmaz toplumsal alışkanlıklarıyla, ne olduğu ve nereye bağlandığı belirsiz karanlık zihniyet bagajlarıyla bu topraklara doluşan milyonlarca insanın, Anadolu'nun irfanıyla, milli ve manevi harcıyla uyum sağlaması sosyolojik olarak imkânsızdır. Bu uyumsuzluğun doğal sonucu; büyükşehirlerimizin göbeğinde gettoların türemesi, sokaklarımızda Türkçe yerine yabancı tabelaların ve dillerin egemen olması, toplumsal bünyenin içten içe kokuşarak kendi öz değerlerine yabancılaşmasıdır.

                                                                   ***

  Tarih sahnesi, hudutlarını namusu bilip muhafaza edemeyen, iç bünyesindeki manevi ve sosyolojik muhafazayı kaybeden ve kapılarını ne idüğü belirsiz kitlelerin kontrolsüz istilasına açan nice kudretli medeniyetin ve devletin haritadan nasıl silinip gittiğinin ibretlik örnekleriyle doludur. Bu hususta insanlık tarihinin bizlere sunduğu en muazzam, en sarsıcı ve en net ders; Kavimler Göçü’nün yarattığı muazzam sosyolojik baskı karşısında dayanamayarak un ufak olan Roma İmparatorluğu’dur. Dönemin bilinen dünyasındaki en devasa askeri mekanizmaya, çelik gibi disiplinli lejyonlara ve gelişmiş bir hukuk sistemine sahip olan Roma; sınırlarından içeri sızan, dalga dalga giren kontrolsüz insan topluluklarını ve barbar kavimleri durduramamış, hudut emniyetini tesis edememiştir. Askeri gücüne güvenip sınırlarını kevgire çeviren Roma, kendi yıkımını kendi elleriyle hazırlamıştır.

   Bünyesine denetimsizce akın eden bu kontrolsüz kitleleri ne kendi hukuki düzeni içerisinde eritebilen ne de kendi idari disiplinine adapte edebilen Roma İmparatorluğu, çok geçmeden toplumsal dokusunu kaybetmiştir. Şehirlerde asayiş bozulmuş, liyakat ve idari çarklar işlemez hale gelmiş, ordu dahi bu yabancı unsurların insafına kalmıştır. Neticede o devasa, mağlup edilemez sanılan imparatorluk, dışarıdan gelen bir askeri işgalle değil; içeriden çürüyerek, toplumsal ve demografik yapısı altüst olarak, tarihin tozlu çöplüğüne gömülmekten kurtulamamıştır. Roma'nın bu dramatik çöküşü, kendi sınırlarını ve nüfus homojenliğini koruyamayan her siyasi yapının nihai kaderini gösteren tarihi bir ikazdır.

  Roma'nın hazin sonu ve tarihteki benzer örnekler bizlere açıkça öğretmektedir ki; sadece yüksek taştan surlar, devasa beton binalar veya kağıt üzerindeki büyük ordular bir devleti ve milleti ilelebet ayakta tutmaya yetmez. Eğer bir devlet, kendi sınır bütünlüğünü, toplumsal bünyesinin niteliğini ve demografik yapısını koruma kararlılığını yitirirse, çöküş kaçınılmaz bir akıbet haline gelir. Bugün de cennet vatanımız Türkiye, küreselci-siyonist odaklarca kurgulanan modern ve sinsi bir "Kavimler Göçü" tuzağıyla yüz yüzedir. Şerefli Türk hududunun yol geçen hanına dönüştürülmesi, devletin kendi toprakları üzerindeki egemenlik hakkını, otoritesini ve varlık nedenini kendi elleriyle zaafa uğratması demektir.

  İşin çok daha vahim, karanlık ve uykularımızı kaçırması gereken boyutu ise doğrudan doğruya güvenlik ve istihbarat cephesinde yaşanmaktadır. Kim olduğu, nereden kopup geldiği, geçmişinde hangi karanlık örgütlerle iltisaklı olduğu, adli sicilinde ne tür cürümler barındırdığı bilinmeyen yüz binlerce, milyonlarca erkeğin varlığı; bir devlet için tolere edilmesi kesinlikle imkansız olan devasa bir güvenlik zafiyetidir. Şehirlerimizin kılcal damarlarına kadar sızmış bu kontrolsüz kitleler, yabancı istihbarat servislerinin, terör şebekelerinin ve karanlık odakların cirit attığı, her an manipüle edilmeye hazır son derece elverişli birer operasyon sahasına dönüşmüş durumdadır.

  Nitekim Siyonist terör devleti İsrail’in istihbarat aygıtı Mossad ve diğer Batılı servislerin; bölgedeki kanlı emellerini gerçekleştirmek, suikastlar düzenlemek, sabotajlar yapmak ve toplumsal kargaşa çıkarmak adına bu sahipsiz, denetimsiz sığınmacı kitleleri birer piyon gibi kullandığı sır değildir. Kendi vatanından kopmuş, hiçbir yere aidiyet hissetmeyen, çaresiz ve statüsüz bırakılmış bireyler; yabancı servislerin elinde üç-beş kuruş paraya veya sahte vaatlere kolayca ajanlaştırılabilmekte, tetikçi ve provokatör haline getirilebilmektedir. Bu durum, olayı basit bir sosyolojik olgu olmaktan çıkarıp doğrudan örtülü bir istihbarat savaşına dönüştürmektedir.

                                                                      ***

  Bugün Türkiye coğrafyasında bulunan, ne idüğü, nerede kaydı olduğu ve hangi niyetle hareket ettiği belirsiz yüz binlerce Afgan, Suriyeli ve muhtelif uyruklu şahsın varlığı; vatanımızı her an patlamaya hazır bir istihbarat harp sahasına çevirme riski taşımaktadır. Bu kitlelerin içerisine birer saatli bomba gibi sızdırılmış radikal örgüt mensuplarının, uyuyan hücrelerin ve yabancı servis elemanlarının, dışarıdan gelecek tek bir komutla sokaklara dökülmesi halinde yaşanacak toplumsal kaosun boyutlarını tahmin etmek bile tüyler ürperticidir. Devletin kolluk kuvvetlerini felç edecek böyle bir iç kargaşa senaryosu, vatanımızı doğrudan bir iç savaş cehennemine sürükleme potansiyeli taşımaktadır.

  Kontrolsüz ve kitlesel göç; bir ülkeyi içeriden patlatmanın, iç savaş ateşini yakmanın, etnik ve sosyal çatışmaları körüklemenin en kestirme ve maliyetsiz yoludur. Senelerdir kendi öz yurdunda hakkı yenen, ekonomik sıkıntılarla boğuşan ve mahallesindeki yabancılaşmaya tanık olan vatandaşın biriken helal tepkisi ile bu kitlelerin kural tanımaz uyumsuzluğu birleştiğinde; meydana gelecek ufacık bir kıvılcım, vatanımızı bir anda geri dönülemez bir kargaşa ortamına sokabilir. Düşmanın tam da arzuladığı, masalarda kurguladığı senaryo; Türk milletini kendi sokaklarında emniyetsiz bırakmak ve devleti kendi iç krizleriyle boğarak mukavemetini tamamen kırmaktır.

  Bu sebeple bir kez daha gür bir sesle vurguluyoruz: Önümüzde duran bu ölümcül tehlike, ne tatlı su hümanistlerinin sahte edebiyatlarıyla geçiştirilebilecek naif bir konudur, ne de gözünü hırs bürümüş sanayicilerin "ucuz iş gücü" iştahına kurban edilecek bir detaydır. Mesele; doğrudan doğruya devletimizin ve milletimizin bekası, vatanımızın bölünmez bütünlüğü ve ay-yıldızlı al bayrağımızın bu mübarek topraklarda kıyamete kadar hür ve bağımsız dalgalanması meselesidir. Kısacası karşımızdaki tablo, amasız ve fakatsız, birinci dereceden hayati bir Milli Güvenlik Sorunudur!

 OYUN BOZAN TÜRKİYE: MİLLİ DEVLETİN KORUNMASI VE ÇÖZÜM YOLU

  Tüm bu karamsar tabloya, küresel odakların sinsi hesaplarına ve üzerimize salınan demografik dalgalara rağmen hiç kimse asla yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmamalıdır! Şan, şeref ve zaferlerle dolu binlerce yıllık devlet geleneğine, sarsılmaz bir imana ve mukaddes bir tarihi mirasa sahip olan aziz Türk devleti ve necip Türk milleti; Siyonist merkezlerin ve emperyalist odakların kurguladığı bu kirli kumpası da, bu örtülü demografik kuşatmayı da darmadağın edecek imana ve kudrete fazlasıyla sahiptir. Yeter ki binlerce yıllık devlet aklı ve basireti tam manasıyla devreye girsin, tehlikenin adı ve kaynağı hiç çekinilmeden dosdoğru konsun. Tarihin akışını değiştiren bu necip millet, kendisine biçilen kefeni yırtıp atmayı, küresel masalarda yazılan kalleş senaryoları boşa çıkarmayı her zaman bilmiştir. Bugün de yapılması gereken; yılgınlığı bir kenara bırakıp, milli bünyemizi ve vatanımızın istikbalini koruyacak olan o sarsılmaz iradeyi yeniden şahlandırmaktır.

  Siyonist ve emperyalist çetenin Türkiye’yi kimliksizleştirmek ve işgal edilebilir bir kriz alanına çevirmek üzere kaleme aldığı bu kalleş senaryoyu parçalamak, milli varlığımızı ve gelecek nesillerimizin istikbalini teminat altına almak için vakit kaybetmeksizin radikal bir Milli Çözüm Planı kararlılıkla tatbik edilmelidir. Bu çözümün ilk ve en hayati adımı, devletimizin namusu ve şerefi olan sınırlarımızda mutlak ve tavizsiz bir güvenlik rejimi tesis etmektir. Yasa dışı geçişlere karşı "Sıfır Tolerans" ilkesi devlet politikası olarak derhal ilan edilmeli; şanlı hudut hattımız en ileri teknolojik gözetleme sistemleriyle, fiziki engellerle, caydırıcı asimetrik tedbirlerle ve İHA'larımızla donatılmalıdır. Kahraman Mehmetçiğimizin sarsılmaz iradesi ve çelik gibi disipliniyle tahkim edilecek sınırlarımız sızdırmaz hale getirilmeli, "Hudut namustur" ilkesi kağıt üstünde bir söz değil, sahada tavizsiz uygulanan amansız bir kanun kılınmalıdır.

  Milli çözüm yol haritasının ikinci temel sütunu ise, ülkemizde bulunan ve kaçak durumdaki sığınmacı kitlelerin tamamının kendi vatanlarına emniyetli, düzenli ve süratli bir şekilde gönderilmesini sağlayacak Onurlu ve Kararlı Geri Dönüş Planı’nın icrasıdır.Kayıtsız,kimliksiz,kaçak hiç kimse bu aziz vatan topraklarında kalıcı değildir ve Türkiye kimsenin mülteci kampı yapılamaz. Uluslararası hukukun tanıdığı meşru haklar ve devletimizin birinci derecedeki milli güvenlik öncelikleri neyi gerektiriyorsa o adımlar tereddütsüz atılmalı; net takvimlere bağlanan somut bir geri dönüş stratejisiyle bu kitleler memleketlerine uğurlanmalıdır. Bu süreçte ne Batılı fonların baskılarına ne de tatlı su hümanistlerinin gürültülerine prim verilmeli; tamamen devletin bekası ve milletin geleceği merkeze alınarak kararlı bir duruş sergilenmelidir.

  Bu tarihi geri dönüş sürecinin kazasız belasız tamamlanabilmesi ve bölgesel istikrarın yeniden tesisi için, komşularımızla doğrudan ve yapıcı bir diplomasi trafiği başlatılmalıdır. Özellikle Suriye'nin toprak bütünlüğü ve siyasi istikrarı Türkiye’nin kendi milli güvenliği açısından hayati bir öneme sahiptir. Şam yönetimi ve bölgedeki diğer aktörlerle derhal masaya oturulmalı; sığınmacıların kendi topraklarında emniyetle yaşamalarını sağlayacak altyapı oluşturulmalı, sınırlarımızın hemen ötesindeki terör odakları ve bölücü yapılar ortak kararlılıkla imha edilmelidir. Emperyalist güçlerin Alevi-Sünni, Türk-Arap diyerek aramıza koyduğu nifak duvarları yıkılmalı, coğrafyamızın huzuru için bölgesel iş birliği mekanizmaları derhal işletilmelidir.

  Devlet otoritesinin iç sahada tam manasıyla hissettirilmesi adına, ülke sınırları içerisinde tek bir kayıtsız ve kaçak yabancının barınmasına asla izin verilmeyecek sıkı bir denetim mekanizması kurulmalıdır. Şehirlerimizin dokusunu bozan, kentsel asayişi tehdit eden ve kurtarılmış bölge gibi işleyen gettolaşmış mahalleler derhal dağıtılmalı, kaçak yapılaşmalara ve ruhsatsız faaliyetlere neşter vurulmalıdır. Kendi vatandaşımızın, helal rızkıyla evine ekmek götüren işçimizin hakkını gasp ederek merdiven altı kaçak işçi çalıştıran, sömürüden beslenen kan emici odaklara en ağır hukuki ve cezai yaptırımlar uygulanmalıdır. Suça karışan, kamu düzenini bozan veya kanunları hiçe sayan tek bir yabancı dahi gözünün yaşına bakılmadan ertesi gün sınır dışı edilerek kamu vicdanı rahatlatılmalıdır.

  Emniyet ve istihbarat birimlerimiz, göçmen kitlelerinin arasına gizlenmiş olan karanlık odaklara karşı devasa bir İstihbarat Kalkanı oluşturmalıdır. Özellikle Siyonist terör devleti İsrail’in istihbarat örgütü Mossad’ın ve diğer yabancı servislerin sığınmacı kitleler içerisinden devşirdiği piyonlar, ajanlar ve provokatörler tek tek tespit edilip tepelerine binilmelidir. Türkiye’nin göbeğinde, şehirlerimizin sokaklarında yabancı servislerin cirit atmasına, örtülü operasyonlar çekmesine veya toplumsal kaos füzelerini ateşlemesine asla müsaade edilmemelidir. Kaçak kitleler içerisindeki uyuyan hücreler ve radikal unsurlar temizlenerek, vatanımızın bir istihbarat harp sahası haline getirilme planı kökünden kazınmalıdır.

  Küresel odakların en büyük silahlarından biri olan psikolojik harp ve algı operasyonlarını çökertmek için, Batı merkezli vakıflardan ve Siyonist fonlardan beslenen yapılara karşı amansız bir mücadele verilmelidir. Ülkemizde kontrolsüz göçü meşrulaştırmaya çalışan, milli bünyeyi zehirleyen, kamuoyunu manipüle eden ve "hümanizm" maskesi altında örtülü işgal projesine tetikçilik yapan STK’ların, medya organlarının ve satılmış kalemlerin fon muslukları tamamen kesilmelidir. Şeffaf olmayan, kaynağı belirsiz dış finansmanla milli devlete ve toplumsal barışa suikast düzenleyen bu yapıların faaliyetleri derhal sonlandırılmalı, hukuki süreçler işletilerek hesabının sorulması sağlanmalıdır.

  Milli bünyemizi bu tür asimetrik tehditlere karşı koruyacak en büyük siper; dilimizi, dinimizi, aile yapımızı ve milli örfümüzü muhafaza edecek devasa bir Milli ve Manevi Kalkan hamlesini başlatmaktır. Gençliğimizi Batı'nın seküler ve hedonist yozlaşmasından, küresel kültürün kimliksizleştirici etkisinden koruyacak; onlara vatan sevgisini, bayrak şuurunu, devlet kutsiyetini ve İslam’ın izzetini aşılayacak köklü bir eğitim ve kültür seferberliği ilan edilmelidir. Aile kurumu tahkim edilmeli, Türkçemizin yozlaştırılmasına engel olunmalı ve milli kimliğimizi eritmeye çalışan her türlü yıkıcı ifsada karşı toplumun tüm kesimleriyle tek yürek, tek bilek olunmalıdır.

  Bizler kalpten inanıyoruz ki; tarihi şan, şeref ve zaferlerle dolu olan bu necip millet, tarih boyunca karşısına çıkan nice Haçlı ordularını, nice Siyonist kumpasları, nice dahili ve harici düşmanları nasıl yerle bir ettiyse; bugün üzerine salınan bu örtülü işgal projesini de aynı kararlılıkla tarihin çöplüğüne gömecektir. Türk milleti, kendi vatanında parya olmayacak, sınırlarının kevgire dönüştürülmesine ve demografisinin değiştirilmesine asla izin vermeyecektir. Küresel odakların, Siyonist çetelerin ve emperyalist şebekelerin bölgemiz üzerindeki kanlı hesaplarını bozacak yegane güç; imanıyla, çelik iradesiyle, devletine ve mukaddesatına sahip çıkan Güçlü, Lider ve Bağımsız Türkiye’dir!