ARAFAT'TAN JAMARAT'A
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Çocukluğumda çok iyi hatırlıyorum; büyüklerimizden bazıları hemen hemen her yıl hacca giderdi. O zamanlar bugünkü gibi kota uygulaması yoktu. Üstelik yolculuklar otobüslerle yapılırdı. Hele bir de zemheri soğuklarında yola çıkılan zamanlar olurdu ki, insanlar kalın giysilerle yola koyulurdu. Oraya vardıklarında ise bambaşka bir iklimle karşılaşırlardı.
O yıllarda oteller ve çadırlar bugünkü kadar konforlu değildi. Kalabalık odalarda kalınır, yemeği bile çoğu zaman insanlar kendileri hazırlardı.
Bugün ise şartlar çok farklı. Otellerde en fazla dört kişi kalıyor, yemekler hazır olarak servis ediliyor. Arafat'taki çadırlar klimalı ve modern. Yolculuk uçakla yapılıyor. Ancak bu kez de kota uygulaması var. Hacca kura ile gidiliyor ve çoğu insan için bu, ömründe bir kez nasip oluyor.
Haccın Arafat demek olduğunu ise insan oraya vardığında çok daha iyi anlıyor. Çünkü Arafat'ta vakfeye durmak, haccın en temel rüknüdür. Sağlığınızı korumanız gerekir. Gerçi rahatsızlananlar ambulansla da olsa Arafat'a ulaştırılıyor. Çünkü haccın farzı Arafat'tır; olmazsa olmazıdır.
Peki ya Arafat'tan sonrası?
Sırada Müzdelife vardır... Ardından da Jamarat, yani şeytan taşlama...
Bu arada Müzdelife'de vakfe yapılır. Taşlar da, zaman zaman söylendiği gibi satılmaz. İnsanlar taşlarını bizzat kendileri toplar.
Gece boyunca dünyanın dört bir yanından gelen insanlar...
Uzun, kısa...
Siyah, beyaz...
Her renkten, her milletten...
Dilleri farklı...
Kıyafetleri farklı...
Ama ihram tek renktir.
Bembeyaz...
Adeta kefen...
Sanki mahşerin provası...
Gönüller birdir.
İnanç birdir.
Hedef birdir.
Hep birlikte yükselen "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk" nidaları eşliğinde kafileler hâlinde yürünür. O anı yaşamak tarif edilemeyecek kadar etkileyicidir.
İnsanlık tek yürek olmuştur.
Belki de yeryüzünde insanların en eşit olduğu yerlerden biridir orası.
Kafileler zaman zaman birbirine karışır, sonra yeniden ayrılır. Herkes kendi grubunu bulur.
Hava çok sıcaktır.
Yol boyunca görev yapan askerler ve polisler büyük bir güler yüzle hacılara su püskürterek serinlemelerine yardımcı olur. "Allah kabul etsin." diyerek dua ederler. Hangi ülkeden geldiğinizi çoğu zaman yüzünüzden, konuşmanızdan ya da kafilenizin düzeninden anlarlar.
Şeytan taşlama tamamlandıktan sonra dönüş başlar.
Yol boyunca karşılaşılan insanlar ve esnaf hacılara ücretsiz ikramlarda bulunur.
Su...
Meyve suyu...
Meyveler...
İkramlar...
Her şey ücretsizdir.
Herkes adeta iyilik yapmak için yarışmaktadır.
Şeytan taşlama üç gün boyunca devam eder ve her gün aynı manzara yaşanır. İnsan hiç bitmesini istemez.
Hayatınızın en unutulmaz Kurban Bayramı olur.
Aynı zamanda hayatınızda ilk kez karşılaştığınız ve belki de bir daha hiç göremeyeceğiniz insanlarla dost olursunuz.
Sanki kırk yıllık tanışıklığınız varmış gibi...
İşte bu, tarif edilmesi güç bir duygudur.
Bir düşünün...
Dünyanın dört bir yanından kalkıp geliyorsunuz.
Arafat'ta buluşuyorsunuz.
Hep birlikte vakfeye duruyorsunuz.
Sonra tıpkı mahşer yerine yürür gibi Jamarat'a doğru ilerliyorsunuz.
İşte her Kurban Bayramı'nda Arafat'tan Jamarat'a uzanan yolculuğun hikâyesi budur.