BATI TRAKYA’DA İRADE SINAVI: İNANÇ DAYATMAYLA TEMSİL EDİLEMEZ
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir ülkenin demokrasi iddiası, yalnızca kendi siyasi düzenini nasıl yönettiğiyle değil, farklı kimliklere sahip insanların haklarını nasıl koruduğuyla da anlam kazanır. Hukukun gerçek gücü, çoğunluğun iradesini uygulayabilmesinden ibaret değildir; çoğunluktan farklı düşünenlerin, farklı bir kimliğe sahip olanların ve farklı bir inanç dünyasında yaşayanların haklarını da güvence altında tutabilmesidir. Batı Trakya’da Gümülcine ve İskeçe müftülükleri etrafında yıllardır devam eden tartışma, tam da bu ölçünün sınandığı bir meseledir. Çünkü burada söz konusu olan, yalnızca bir makamın kimin tarafından doldurulacağı değil, bir toplumun kendi dinî temsilcileri konusunda ne ölçüde söz sahibi olabileceğidir.
Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı, kendi inanç dünyasını ve dinî geleneklerini kuşaktan kuşağa taşıyan köklü bir toplumsal yapıya sahiptir. Bu topluluğun müftülerini seçme yönündeki iradesi ile Yunanistan yönetiminin resmî atama usulü arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, basit bir idari yetki tartışmasına indirgenemez. Bir tarafta devletin dinî makamların hukuki statüsüne ilişkin yaklaşımı, diğer tarafta ise topluluğun kendi dinî temsilcilerini belirleme talebi bulunmaktadır. Kalıcı bir çözüm, bu iki yaklaşımın yalnızca karşı karşıya getirilmesiyle değil, azınlığın iradesinin ve temel hakların gerektirdiği güvencelerin ciddiyetle değerlendirilmesiyle mümkün olabilir.
Özgürlük, sınırın ötesinde de aynı değeri taşımalıdır.
Avrupa ülkelerinin insan hakları, demokrasi ve azınlıkların korunması konusundaki söylemleri, bu ilkelerin somut olaylarda nasıl karşılık bulduğuyla anlam kazanır. Özgürlükleri savunmak, yalnızca uluslararası toplantılarda doğru cümleleri kurmak değildir. Asıl mesele, siyasi ve toplumsal açıdan hassas bir uyuşmazlık ortaya çıktığında da aynı ilkelerin arkasında durabilmektir. Batı Trakya Türk Azınlığının dinî temsil konusundaki talebi bu nedenle yalnızca Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin bir başlığı değildir; Avrupa’nın kendi değerleriyle kurduğu ilişkinin de bir sınamasıdır.
Bir toplumun dinî temsilcilerini belirleme iradesi dikkate alınmadan, o toplum adına oluşturulan temsil düzeninin toplumsal güven üretmesi beklenemez. Resmî yetki ile toplumsal meşruiyet her zaman aynı kavram değildir. Bir makamın devlet tarafından tanınması, o makamın temsil ettiği topluluk tarafından aynı ölçüde benimsendiği anlamına gelmeyebilir. Bu ayrımın göz ardı edilmesi, idari bir anlaşmazlığı zamanla daha derin bir aidiyet ve güven sorununa dönüştürebilir.
Burada yapılması gereken, meseleyi sloganların gölgesinde bırakmak değil, hakların özünü koruyan bir çözümün önünü açmaktır. Yunanistan’ın egemenliğine saygı göstermek ile Batı Trakya Türklerinin haklarını savunmak birbirine zıt tutumlar değildir. Egemenlik, devletlerin uluslararası hukuk çerçevesindeki sorumluluklarından bağımsız düşünülemez. Aynı şekilde hak arayışı da başka bir ülkeyi hedef alan düşmanlık söylemine dönüştürülmeden sürdürülebilir. Diplomatik olgunluk, bu iki gerçeği aynı anda görebilmektir.
Lozan, geçmişin hatırası değil, bugünün sorumluluğudur.
1923 Lozan Barış Antlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin tarihî ve hukuki temel taşlarından biridir. Antlaşmanın azınlıkların korunmasına ilişkin hükümleri, Batı Trakya Türk Azınlığının hakları bakımından özel bir önem taşır. Müftülük meselesi değerlendirilirken 1913 Atina Antlaşması'nın ilgili düzenlemeleri ve sonraki hukuki gelişmeler de dikkate alınmalıdır. Taraflar, müftülerin belirlenme usulü konusunda farklı hukuki yorumlar ileri sürmektedir. Türkiye, azınlığın seçilmiş müftülerinin tanınması gerektiğini savunurken Yunanistan, müftülük makamının hukuki ve idari yetkilerini gerekçe göstererek atama usulünü esas almaktadır.
Ancak hukuki yorum farklılıklarının varlığı, toplumsal iradenin önemini ortadan kaldırmaz. Aksine, bu farklılıklar sorunun daha dikkatli, şeffaf ve kapsayıcı biçimde ele alınmasını gerekli kılar. Uluslararası anlaşmaların ilgili hükümleri, din özgürlüğü ilkesi ve azınlığın kendi temsilcileri hakkındaki görüşleri birlikte değerlendirilmelidir. Çözüm, taraflardan birinin iddiasını sürekli tekrarlamasında değil, hukuki uyuşmazlığın güvenilir ve kabul edilebilir bir zeminde ele alınmasındadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Serif/Yunanistan kararı da bu tartışmanın temel haklar boyutunu ortaya koyan önemli bir örnektir. Mahkeme, seçilmiş müftü İbrahim Şerif hakkındaki davada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi kapsamında din özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir. Karar, müftülük meselesinin yalnızca devletin idari düzenlemeleriyle açıklanamayacağını, din özgürlüğü bakımından da değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Bu hukuki çerçeve, bütün ayrıntıların tek bir kararla çözüldüğü anlamına gelmez. Fakat devletlerin dinî temsil konusundaki uygulamalarının temel haklar yönünden denetlenebilir olduğunu açıkça hatırlatır. Hukuk, siyasi hassasiyetlerin arkasına saklanarak ertelenebilecek bir yükümlülükler bütünü değildir. Devletlerin sorumluluğu, anlaşmazlıkları yalnızca yönetmek değil, hakları koruyan adil çözümler geliştirmektir.
Azınlığın sesi duyulmadan güven inşa edilemez.
Batı Trakya Türklerinin meselesini yalnızca Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin hassas bir başlığı olarak görmek, sorunun insani boyutunu eksik bırakır. İnsanlar için dinî temsil, yalnızca resmî bir unvan veya idari bir yetki değildir. İnançlarının gelenekleriyle, ailelerinden devraldıkları kültürle ve mensubu oldukları topluluğun hafızasıyla kurdukları bağın bir parçasıdır. Bu nedenle dinî temsil konusunda kendilerini ilgilendiren kararların dışında bırakıldıklarını düşünen insanların kaygıları, sıradan bir bürokratik itiraz olarak değerlendirilmemelidir.
Bir topluluğun kimliğini koruma isteği, başka bir topluluğa yöneltilmiş bir tehdit değildir. Farklılıkların tanınması, toplumsal bütünlüğü zayıflatmak zorunda olmadığı gibi, doğru hukuki güvencelerle desteklendiğinde ortak yaşamın temelini de güçlendirebilir. Devlet ile vatandaş arasındaki güven, insanların kimliklerini gizlemek veya taleplerinden vazgeçmek zorunda hissetmediği bir düzende gelişir.
Bu nedenle Gümülcine ve İskeçe müftülükleri konusunda Batı Trakya Türk Azınlığının temsilcileriyle doğrudan, samimi ve sonuç odaklı bir diyalog kurulmalıdır. Görüşmeler yalnızca tarafların mevcut pozisyonlarını açıklamasıyla sınırlı kalmamalı; azınlığın iradesini gözeten, din özgürlüğünü koruyan ve hukuki belirliliği sağlayan bir çözüm arayışına dönüşmelidir. Toplumsal kabulü güçlendiren bir yöntem, uzun süredir devam eden uyuşmazlığın gelecek kuşaklara aktarılmasını da önleyebilir.
Diplomasi, hakkı savunurken kapıları açık tutabilmektir.
Türkiye'nin Batı Trakya Türk Azınlığının haklarını gündemde tutması, komşu bir ülkeye karşı düşmanlık üretmek şeklinde yorumlanmamalıdır. Uluslararası anlaşmaların uygulanmasını istemek, temel haklara ilişkin kaygıları dile getirmek ve bu konularda diplomatik girişimlerde bulunmak, devletler arasındaki meşru ilişkilerin bir parçasıdır. Türkiye'nin beklentisi, Yunanistan'ın egemenliğini tartışmaya açmak değil, Batı Trakya Türklerinin haklarının ve iradesinin gözetilmesidir.
Ankara'nın bu konudaki yaklaşımı kararlılığı, hukuki dayanakları ve yapıcı diyaloğu birlikte taşımalıdır. Atina ile görüşmelerin sürdürülmesi, uluslararası hukuk mekanizmalarının gerektiğinde işletilmesi ve azınlığın kendi temsilcileri aracılığıyla sürece katılmasının desteklenmesi, sonuç alıcı bir diplomasinin temel unsurlarıdır. Avrupa kurumları da meseleyi yalnızca iki ülke arasındaki siyasi görüş ayrılığı olarak değil, din özgürlüğü ve azınlık hakları çerçevesinde değerlendirmelidir.
Yunanistan açısından ise bu mesele, bir idari düzenlemeyi savunmanın ötesinde, farklı kimliklerle birlikte yaşama anlayışını gösterme fırsatıdır. Azınlığın iradesini dikkate alan bir çözüm, devletin otoritesini ortadan kaldırmaz. Aksine, hukukun toplumun farklı kesimlerine eşit mesafede uygulanabildiğine ilişkin güveni artırır. Bir devletin gücü, farklı sesleri susturabilmesinde değil, o sesleri hukuk içinde duyabilmesinde ortaya çıkar.
Avrupa'nın özgürlük ve demokrasi iddiası da tam burada anlam kazanır. Azınlık hakları, siyasi şartlara göre hatırlanıp unutulacak bir konu değildir. Din özgürlüğü, yalnızca çoğunluğun tercihleriyle uyumlu olduğu zaman korunacak bir hak sayılamaz. Evrensel ilkeler, ancak farklı ülkelerde ve hassas anlaşmazlıklarda da tutarlı biçimde savunulduğunda inandırıcılık kazanır. Bununla birlikte, haklı bir talebin gücü, ölçüsüz suçlamalardan değil, sağlam hukuki gerekçelerden ve evrensel değerlerle kurduğu bağdan gelir.
Batı Trakya'da ihtiyaç duyulan şey yeni bir gerilim değil, uzun süredir devam eden sorunu çözüme yaklaştıracak bir iradedir. Gümülcine ve İskeçe'de müftülük meselesi, azınlığın talepleri dikkate alınmadan kalıcı bir güvene kavuşturulamaz. Yunanistan yönetimi, Batı Trakya Türk Azınlığının kendi dinî temsilcilerini belirleme yönündeki iradesini ciddiyetle ele almalı, seçilmiş müftülerin tanınması talebini hukuk ve diyalog temelinde değerlendirmeli ve karşılıklı güveni güçlendirecek adımlar atmalıdır.
Çünkü inanç, bir idari işlemin konusu olabilir; fakat bir toplumun aidiyeti yalnızca idari işlemlerle biçimlendirilemez. Bir makamın resmî statüsü tartışılabilir, hukuki usuller üzerinde uzlaşma aranabilir; ancak insanların kendilerini kimin temsil ettiğine ilişkin iradesi görmezden gelinerek toplumsal meşruiyet oluşturulamaz.
Batı Trakya'da gerçek çözüm, bir tarafın sesinin diğer tarafın yetkisi altında kaybolması değil, hukukun her iki taraf için de güvenceye dönüşmesidir. Türkiye'nin beklentisi açıktır: Batı Trakya Türk Azınlığının kimliği, inancı ve iradesi korunmalı; Lozan'dan doğan yükümlülükler ve ilgili uluslararası hukuk ilkeleri gözetilmeli; seçilmiş müftülerin tanınması yönündeki talep samimi biçimde ele alınmalıdır. Zira kalıcı dostluk, sorunların üzerini örtmekle değil, hakkı teslim ederek güven inşa etmekle mümkündür.