Bir Babanın En Büyük Pişmanlığı
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Köyde büyüyen bir çocuğun hayata bakışı farklı olur.
Toprağa baktığında sadece toprak görmez; emeği görür. Bir avuç buğdayın kaç damla alın teriyle sofraya geldiğini bilir. Sabretmeyi, toprağın filiz vermesini beklerken öğrenir. Yokluğun içinde kanaat etmeyi, paylaşmayı ve şükretmeyi ise ailesinden görür.
Belki de bu yüzden köyde büyüyen çocukların anneye, babaya ve aileye bakışı da bambaşkadır.
Bizim zamanımızda babalar bugünkü gibi değildi.
Çocuklarını sık sık kucaklarına alıp sevmez, öpmez, sevgilerini sözle ifade etmezlerdi. Çocukla daha çok anne ilgilenirdi. Anne, şefkatini göstermekte cömertti. Baba ise sevgisini içine gömer, evlatları için çalışmayı sevgisinin en büyük ifadesi sayardı.
Evimizin reisi babaydı.
Onun sözü, evde son sözdü.
Ben babamın bizi çok sevdiğini hiç inkâr etmedim. Ama çocukluğum boyunca beni kucağına alıp öptüğünü de hatırlamıyorum. O yıllarda bu yadırganacak bir durum değildi. Çünkü babalar sevgilerini göstermekten çok, yaşatmayı görev bilirlerdi.
Yıllar geçti…
Babam yaşlandı, biz büyüdük.
Bir gün eski günlerden konuşurken ona sordum:
"Hiç pişmanlığın var mı baba?"
Önce sustu…
Sonra derin bir nefes alarak şöyle dedi:
"Biz öyle gördük evladım… Bizim zamanımızda bırak babamızın sofrasına oturmayı, yanına bile rahat varamazdık."
O cümleyi duyunca çocukluğundan söz etmeye başladı.
Benim dedem, Mecitözü ve çevresinde Aşır Efendi olarak tanınan, sözü geçen, varlıklı, çevresi geniş, saygı duyulan bir insandı. Yüz yılı aşan bir ömür yaşamış, altı kez evlenmiş, yaşadığı dönemde otoritesiyle bilinen bir aile büyüğüydü.
Babam da işte böyle bir evin içinde büyümüştü.
Sevginin gösterilmediği, otoritenin konuştuğu, büyüklerin sözünün sorgulanmadığı bir dönemin evladıydı.
Belki de kendi çocuklarına gösteremediği sevgiyi hiç görmediği için gösterememişti.
Sonra hiç unutamadığım o cümleyi söyledi:
"En büyük pişmanlığım kızlarımı okutamamış olmam."
Gözlerinin içine baktım…
Yılların yükü vardı o bakışta.
Annem, ablalarım okusun diye çok mücadele etmiş.
"Kızlar çok çalışkan. Okusunlar, meslek sahibi olsunlar." diye babama defalarca söylemiş.
Ama babamın cevabı hep aynı olmuş:
"El âlem ne der? Kız kısmı okur mu? Sen hiç kızını okutan gördün mü?"
Bugün bu sözleri okumak kolay…
Ama o günün köyünde bu düşünce, sadece bizim evimize ait değildi. Nice evde aynı sözler söyleniyor, nice kız çocuğunun hayali daha yolun başında yarım bırakılıyordu.
Ablam Naile…
Öğretmeni babama, "Bu çocuk çok çalışkan. Ne olur okutun. Yazık etmeyin." demiş.
Ama babam, öğretmeninin bütün ısrarlarına rağmen Naile ablamın elinden tutup onu okuldan almış.
O gün okuldan çıkan sadece Naile ablam değildi.
Belki de bir öğretmenin umutla kurduğu hayaller de o okulun kapısında kaldı.
Diğer ablalarım da çok çalışkandı.
Onlar da okumayı çok istiyordu.
Ama ilkokuldan sonrası olmadı.
Babam yıllar geçtikçe bunun acısını daha çok hissetmiş.
Bazen bana…
Bazen de ablalarımın yanında kaldığında onlara dönüp aynı cümleyi kurarmış:
"Keşke sizi okutsaydım. Keşke kimsenin ne dediğine aldırmasaydım."
İnsan bazen yaptığı yanlışın farkına hemen varamıyor.
Bazı pişmanlıklar, insanın saçına ak düştüğünde konuşmaya başlıyor.
Babam kötü bir insan değildi.
Aksine ömrünü çocukları için çalışarak geçirmiş, alın teriyle yaşayan, dürüst, namuslu bir insandı.
Onun yanlışı sevgisizliği değildi.
Yanlışı, yaşadığı dönemin doğrusu sandığı düşünceleri sorgulamadan kabul etmesiydi.
Annem ise o günün bütün imkânsızlıklarına rağmen kızlarının okumasını isteyen güçlü bir kadındı.
Bugün geriye dönüp baktığımda ne babamı suçlayabiliyorum ne de annemin verdiği mücadeleyi unutabiliyorum.
Çünkü biri yaşadığı zamanın doğrularıyla hareket etti…
Diğeri ise geleceği o günden görebildi.
Hayat bana şunu öğretti:
İnsan hata yapabilir.
Ama en ağır yük, yıllar sonra "Keşke…" diye başlayan cümleleri yüreğinde taşımaktır.
Bugün çocuklarımızın elinden tutarken, kız ya da erkek demeden eğitimlerine destek olurken, aslında geçmişte yarım kalan hayalleri de tamamlıyoruz.
Çünkü bazı pişmanlıklar unutulsun diye değil, bir daha yaşanmasın diye anlatılır.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, hakikatin, vicdanın ve vefanın tarafıdır. Dün neredeysek bugün de oradayız.