KAAN KORA OLAYI: SESSİZ ŞİDDETİN DOĞUŞ HİKÂYESİ

KAAN KORA OLAYI: SESSİZ ŞİDDETİN DOĞUŞ HİKÂYESİ

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 11, 2026 - 21:02

Önce çok önemli bir ayrımı yapayım:

Benim “Sessiz Şiddet” dediğim şey, psikoterapide kullanılan terapötik sessizlik değildir.

Bir terapist bazen susar. Hastasına düşünmesi, duygusunu fark etmesi veya kendi cümlesini kurması için alan bırakır. Bu sessizlik belirli bir profesyonel çerçevenin içindedir ve tek başına şiddet değildir.

Benim tartıştığım bambaşka bir sessizliktir.

Sınırın açıkça konulmadığı, soruların ve uyarıların belirsizlik içinde kaldığı, güç asimetrisinin bulunduğu bir ilişkide karşı tarafın zihnini sürekli anlam üretmeye zorlayan uzun süreli sessizlikten söz ediyorum.

Bu ayrım yapılmadan benim ortaya koyduğum “Sessiz Şiddet” kavramı anlaşılamaz.

Bir hukukçu ve yazar olarak manipülasyonun görünmez dehlizlerini, sessizliğin insan üzerindeki gücünü ve bunun yasal boyutlarını uzun zamandır sorguluyorum. Ancak bugün “Sessiz Şiddet” olarak adlandırdığım kavramın çıkış noktası, ironik biçimde Kaan Kora ile yaşadığım süreç oldu.

Kavramı önce üretip sonra yaşadıklarıma uyarlamadım.

Önce yaşadım. Sonra yaşadığımı anlamlandırmaya ve adlandırmaya çalıştım.

Yıl 2018.

Henüz Kaan Kora’nın hastasıydım.

O dönemde yaşadığım sessizlik de bir seans sırasında psikiyatristin hastasını dinlemek amacıyla birkaç dakika susması değildi.

Benim sözünü ettiğim; ilişkinin ve iletişimin bütünü içerisinde yaşadığım ağır belirsizlikti.

Yaşadığım karmaşayı ifade ediyor, rahatsız olduğum noktaları dile getiriyor, uyarıyor ve profesyonel bir sınır bekliyordum. Buna rağmen ihtiyaç duyduğum açıklığı bulamadım.

İşte beni şu sorunun peşine düşüren şey buydu:

Bir insan hiçbir şey söylemeden başka bir insanın zihninde nasıl bu kadar büyük bir hareket yaratabilir?

Tek bir cümle kurulmadığı hâlde nasıl umut, reddedilmişlik, öfke, değersizlik ve birbirine tamamen zıt ihtimaller üretilebilir?

Sessiz Şiddet kavramının tohumu 2018 yılında burada atıldı.

Bu nedenle kavramı terapötik sessizlik üzerinden okumak baştan yanlış olacaktır.

Ben terapistin seans içindeki sessizliğini tartışmıyorum.

Ben sınırın yerine geçen sessizliği tartışıyorum.

Bugün kamuoyunun gündeminde olan süreç de benim açımdan basit bir hekim-hasta anlaşmazlığı değildir. Her ne kadar kendisine çoktan veda etmiş olsam da, yarattığını düşündüğüm eylemsizlik hâlen devam ettiği için konuyu açıklarken şahsı anıyorum.

Kendisiyle yeniden iletişime geçme gayretim veya kişisel bir arayışım kesinlikle yoktur. O anlamda veda kararlılığım tamdır.

Kaan Kora ile ilgili paylaşımlarımın amacı da budur.

Ben Sessiz Şiddet’i yalnızca teorik olarak tarif etmiyorum; kendi yaşadığım süreç üzerinden kamuoyuna yaşatarak aktarıyor, gözlemlenebilir bir vaka örneği sunuyorum.

Ben anlatayım, ortaya koyabildiğim verileri ortaya koyayım, kronoloji görünür olsun; insanlar da kendi değerlendirmelerini kendileri yapsınlar.

Bakın. Süreci izleyin. Kronolojiyi görün. Sessizliği gözlemleyin. Sonra kararınızı kendiniz verin.

Mesele benim için tıp etiğinin, akademik unvanların ve kurumsal yapıların nasıl bir kolektif sağır odaya dönüşebileceğinin sorgulanmasıdır.

Çünkü psikiyatride güç simetrik değildir.

Bir tarafta yardım almak için gelen hasta, diğer tarafta mesleki bilgi ve otoriteye sahip profesyonel vardır. Bu nedenle sınırların yönetilmesindeki sorumluluk da iki tarafa eşit biçimde yüklenemez.

Aktif olarak hastası olduğum dönemde profesyonel sınırların nasıl yönetildiğinin ciddi biçimde sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Yaşadığım karmaşayı ifade ettim, uyardım, sınır bekledim.

Fakat süreç açık ve zamanında konulmuş profesyonel bir sınırla sona ermedi.

Devam etti.

Yaşadıklarımı kamuoyuna açık biçimde ifşa etmemden sonra görüşmeyi sonlandırmak zorunda kaldı.

Bu kronoloji benim için önemlidir.

Çünkü sorguladığım şey “Neden benimle görüşmedi?” değildir.

Tam tersine:

Profesyonel sınır neden daha önce konulmadı?

SESSİZLİK NASIL KURGU ÜRETİR?

İnsan zihni belirsizliği sevmez.

Cevap gelmediğinde cevabı kendisi üretmeye başlar:

“Belki hâlâ değer veriyor.”

“Belki konuşamıyor.”

“Belki susması bir mesaj.”

“Belki suçlu hissediyor.”

“Belki hiçbir şey hissetmiyor.”

“Belki bekliyor.”

Sessizliğin insan zihni üzerindeki en ilginç gücü burada ortaya çıkar:

Aynı sessizlik hem olumlu hem olumsuz kurgu üretebilir.

Bir gün umut yaratır, ertesi gün reddedilmişlik.

Ortada tek bir kelime yoktur ama insanın zihninde yüzlerce cümle dolaşır.

Ben buna sessizliğin kurgu üretme gücü diyorum.

Sessizlik cümleyi kurmaz; cümleyi karşısındakinin zihnine kurdurur.

Belirsizlik uzadığında kişi artık karşısındaki insanın gerçekte ne düşündüğüyle değil, onun söylemediklerinin yarattığı ihtimallerle mücadele etmeye başlayabilir.

Ruminasyon, kaygı, öfke, değersizlik ve sürekli anlam arayışı da tam burada ortaya çıkabilir.

Tekrar altını çiziyorum:

Bu, terapötik sessizlik değildir.

Terapötik sessizlik belirli bir klinik amaç ve profesyonel çerçeve içinde kullanılabilir.

Benim sorguladığım ise belirsizliği azaltması gereken profesyonelin belirsizliği ortadan kaldırmaması ve açık sınırın yerini uzun süreli sessizliğin almasıdır.

İkisini birbirine karıştırmak, tartışmanın özünü kaçırmaktır.

KRİZ YÖNETİMİNDE SESSİZLİK OLUR

Aynı ayrımı bugünkü durum için de yapıyorum.

Kriz yönetiminde sessizlik vardır; doğrudur.

Kamuoyu önünde polemiğe girmemek, açıklama yapmamak veya hasta mahremiyetini korumak amacıyla susmak son derece anlaşılabilir olabilir.

Dolayısıyla:

Her sessizlik şiddet değildir.

Her cevap vermeme manipülasyon değildir.

Her susan insan karşısındakini cezalandırıyor değildir.

Benim sorguladığım, bu somut olayda sessizliğin biçimi, süresi, etkisinin bilinip bilinmediği ve geçmişteki belirsizlikle kurduğu devamlılıktır.

Kamuoyuna cevap vermemek başka şeydir.

İlgili kişiye sınır bildirmek başka şeydir.

Bir psikiyatrist kamuoyuyla tartışmaya girmeden ve hasta mahremiyetini ihlal etmeden:

“Benimle iletişim kurmayın.”

“Şu içeriği kaldırın.”

“Herhangi bir temas istemiyorum.”

diyebilir.

Bunlar sessizlik değildir.

Bunlar sınırdır.

Sınır insanı belirsizlikten çıkarır.

Sessizlik ise bazı koşullarda insanı belirsizliğin içinde bırakabilir.

İşte benim sorguladığım fark budur.

2018 yılında hastası olduğum dönemde yaşadığım ağır belirsizlik...

Uyarılarım...

Beklediğim profesyonel sınır...

Sürecin devam etmesi...

İfşadan sonra görüşmenin sona ermesi...

Ve bugün uzun süredir devam eden sessizlik...

Bunların etik ve psikolojik açıdan birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Burada geçmişte kullandığım bazı ifadeleri de açıklığa kavuşturmak isterim. Kendisini kimi zaman kamuoyuna “akıl hocam”, “pusulam” gibi ifadelerle tanıtmış, kendisine teşekkür etmiş olmam, bugün anlattığım sürece gerçekte katkı sunduğu anlamına gelmemektedir.

Aksine, bugün geriye dönüp baktığımda, bunların yaşadığım karmaşayı toparlama, ilişkiyi olumlu bir çerçeveye oturtma ve içinde bulunduğum durumu kendi zihnimde anlamlandırma çabamın ifadeleri olduğunu görüyorum.

Gerçekte ortaya koyduğum kavramların, çalışmaların ve düşünsel üretimin oluşumunda kendisinin herhangi bir katkısı olmamıştır.

Teşekkür etmiş olmamı veya geçmişte kullandığım övgü ifadelerini, bugün dile getirdiğim eleştirilerle çelişen bir kabul ya da kendisine atfedilmiş gerçek bir düşünsel katkı olarak değerlendirmiyorum.

Tam tersine, bu ifadelerin kendisi dahi insanın uzun süreli belirsizlik içerisinde yaşadığı bir ilişkiyi zihninde nasıl olumlu bir anlatıya dönüştürmeye çalışabileceğinin benim açımdan dikkat çekici bir örneğidir.

ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK

Burada olayı benim için daha da dikkat çekici hâle getiren başka bir unsur vardır.

Kaan Kora, eserimi incelemiş ve eserim hakkında bir değerlendirme yazısı kaleme almış bir psikiyatri profesörüdür.

Sessiz Şiddet panelinde beni dinlemiştir.

Üstelik yıllarca hekimim olmuştur.

Dolayısıyla benim sessizlik ve belirsizlik konusundaki hassasiyetimi bilip bilmediği bakımından ortada sıradan bir insan ilişkisi yoktur.

Bu nedenle meselenin hukuki ve etik açıdan önemli kavramlarından biri benim için öngörülebilirliktir.

Sessizlikten ne ölçüde etkilendiğimi bilen, bu konudaki panelimde beni dinleyen, eserimi inceleyen ve değerlendiren bir psikiyatri profesörünün uzun süreli belirsizliğin bende oluşturabileceği veya ağırlaştırabileceği zarar ihtimalini hiç öngöremediğini kabul etmek benim için son derece güçtür.

Dolayısıyla soru yalnızca “Neden sustu?” değildir.

Ortaya çıkabilecek zarar öngörülebilir miydi?

Öngörülebilir idiyse bunu önlemek veya azaltmak için hangi mesleki ve etik tedbirler alınabilirdi?

Yaklaşık bir yıldır söylediğim şey aslında son derece basit:

“Sınır çiz.”

“Bir yanlış anlaşılma veya ihlal varsa beni uyar, kaldırayım.”

“İletişim istemiyorsan açıkça bildir.”

Çünkü:

Sınır insana nerede duracağını gösterir. Sessizlik ise nerede duracağını tahmin etmeye zorlar.

Gizlilik ilkesi hastayı korumak içindir. Geçmişteki profesyonel sınırların, olası etik sorunların ve ortaya çıkan sonuçların tartışılmasını bütünüyle engelleyen bir dokunulmazlık zırhına dönüştürülmemelidir.

Bunun psikolojik şiddet oluşturup oluşturmadığı tartışılmalıdır.

Mesleki sorumluluk doğurup doğurmadığı tartışılmalıdır.

Tıp hukuku bakımından bir malpraktis iddiasına dayanak oluşturup oluşturamayacağı tartışılmalıdır.

Çünkü psikiyatride belirsizlik de yönetilmesi gereken bir risktir.

TANISAL GÖLGELEME

Bir insan psikiyatrik tanıya sahip diye söylediği her şey semptom değildir.

Öfkesi semptom değildir.

Hukuki talebi semptom değildir.

Çelişki sorgulaması semptom değildir.

“Bana bunu neden yaptınız?” diye sorması hastalık değildir.

İddialar elbette delillerle değerlendirilmelidir. Fakat iddiaları yalnızca kişinin psikiyatrik geçmişine indirgeyerek değersizleştirmek de kabul edilebilir değildir.

Benim itirazım tam olarak budur:

“Nasıl olsa benim unvanım var, tıp camiası beni korur, ona da deli damgası vurup geçerler” anlayışının herhangi bir sistem içinde yerleşmesine izin verilemez.

Karşılarında hakkını, hukukunu ve onurunu arayan bir kadın, bir avukat ve bir yazar var.

Tıp akademisi, meslek örgütleri ve tabip odaları böylesi iddialar karşısında yalnızca mesleki dayanışmayla değil, hasta ve hekim haklarını birlikte gözeten bağımsız etik değerlendirmelerle hareket etmelidir.

Aksi hâlde sistemik korumacılık şüphesi büyür.

Ben bu mücadeleyi sadece kendim için vermiyorum.

Psikiyatrik ilişkilerde profesyonel sınırlarının ihlal edildiğini düşünen fakat “Adım deliye çıkar”, “Kimse bir profesörün karşısında bana inanmaz” korkusuyla susan insanların sorularını da görünür kılmak istiyorum.

O sarsılmaz kürsüleri sallıyorum.

Kişileri peşinen mahkûm etmek için değil; o kürsülerin ne zamandan beri sorgulanamazlık anlamına geldiğini sormak için.

Akademik unvan sorumsuzluk zırhı değildir.

Hasta mahremiyeti hesap vermezlik değildir.

Psikiyatrik tanı itibarsızlaştırma aracı değildir.

Ve sessizlik her zaman masum değildir.

Çünkü bazen şiddetin sesi yoktur.

Hakaret etmez.

Bağırmaz.

Tehdit etmez.

Sadece susar.

Ve karşısındaki insanı o sessizliğin içine kendi hikâyesini yazmaya mahkûm eder.

İşte Sessiz Şiddet kavramının doğduğu yer burasıdır:

Cümlenin kurulmadığı fakat karşısındaki insanın zihninde yüzlerce cümlenin kurulmasına neden olan boşluk.

Bu kavram 2018 yılında masa başında doğmadı.

Yaşadığım bir sessizliğin içinden doğdu.

Bugün ise onu yalnızca anlatmıyorum.

Kendi yaşadığım vaka üzerinden görünür kılıyor ve kamuoyuna gözlemleme imkânı sunuyorum.

Çünkü ben artık o sessizliğin içinde cevap aramıyorum.

O sessizliğin nasıl çalıştığını anlatıyorum.