BİZ BÖYLEYDİK…
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazen insanın içine bir özlem düşer…
Nedensiz gibi görünür ama aslında her şeyin sebebi geçmiştedir.
Son günlerde dilime dolanan tek şey o günler oldu…
Ne bir sitem, ne bir istek…
Sadece hatırlamak…
Biz o günleri birlikte yaşadık…
Aynı yolları yürüdük, aynı soğuğu hissettik, aynı sobanın başında ısındık.
Aynı yokluğun içinden aynı dostlukları çıkardık.
Sevinç de ortaktı, yokluk da…
Köy yolları kapandığında ilçeden köylere bazen beş altı saat yürürdük.
Kar diz boyu olurdu, ayaz yüzümüzü keserdi, rüzgâr gözümüzü yakardı…
Çoğu zaman ayaklarımızı hissetmezdik bile.
Ama yine de yürürdük.
Çünkü o yol sadece yol değildi… güvenin, vefanın ve çocukluğun yoluydu.
O günlerde kar yağdığında hayat dururdu ama biz durmazdık.
Çünkü geri dönmek de yoktu, vazgeçmek de…
Köye vardığımızda ilk işimiz sobaya yaklaşmak olurdu.
Kuzine sobanın başında saatlerce ısınmayı beklerdik.
Elbiselerimiz buz gibi, ellerimiz donmuş olurdu ama o sobanın çıtırtısıyla her şey çözülürdü.
O an dünya susardı…
Sadece ateşin sesi kalırdı.
İlçede okuduğumuz yıllarda çoğumuz tek odalı öğrenci evlerinde kalırdık.
O evlerin duvarı inceydi ama içi sıcacıktı.
Bazen bir soba, bir tencere yemek ve bir masa etrafında koca bir hayat kurardık.
Birimizin ekmeği hepimizin ekmeğiydi…
Birimizin derdi hepimizin derdiydi…
Birimizin sevinci hepimizin sevinciydi…
Ve en önemlisi…
O günlerde yalnızlık diye bir şey yoktu.
Biz çoğu zaman yalnız kalırdık, tek başımıza yollara da düşerdik…
Ama hiç kimse kendini gerçekten yalnız hissetmezdi.
Çünkü bilirdik…
Bir yerde birinin gözü bizdeydi, birinin duası bizimleydi.
Güven vardı.
Arka çıkmak vardı.
Birbirini sahiplenmek vardı.
Bugün dönüp baktığımda en çok bunu özlüyorum…
İnsanların birbirine bu kadar yakın, bu kadar gerçek olduğu zamanları…
Kahvehaneler bizim ikinci okulumuzdu…
Sadece oyun yeri değildi.
Gazete okunurdu…
Maç izlenirdi…
Memleket konuşulurdu…
Bir çayın etrafında saatlerce süren sohbetler olurdu.
Bazen bir maçın son dakikası için herkes nefesini tutardı.
Bazen bir gazete haberi günlerce konuşulurdu.
Okey masasında bile muhabbet eksik olmazdı.
Kalabalıktık ama samimiydik.
O günlerin içinde dostluk sadece söz değil, hayatın kendisiydi.
Rıza Elma ve Hüseyin Yıldız gibi dostlarla aynı yolları, aynı yorgunluğu, aynı ekmeği paylaştık.
Ama içimizde en çok yer eden hatıralardan biri Hüseyin Eraydın’dı…
Hiç unutmam…
Hüseyin Eraydın’ın evinde kahvaltı yapacaktık.
Tek odalı bir öğrenci evi… ama içinde kocaman bir hayat vardı.
Sobanın üstünde çorba kaynar, camlar buğulanırdı.
O evde yokluk bile sıcak görünürdü.
Yatağının üzerinde çok güzel bir kazak görmüştüm.
Ya İstanbul’dan gelmişti ya Almanya’dan…
Beğendim.
Hiç düşünmeden aldım, giydim.
O zamanlar öyleydi…
İzin istemek değil, paylaşmak vardı.
O kazak o kadar güzeldi ki bir daha çıkarmadım.
Meğer Hüseyin onu hiç giymemiş…
“Bayramda giyecektim” demişti.
Gülümsedik…
Ama o küçük an, yıllar geçtikçe büyüyen bir hatıraya dönüştü.
Çünkü insan büyüdükçe büyük olayları değil, küçük anları hatırlar.
Lise yılları…
İnsanın hayatındaki en saf, en temiz, en unutulmaz dönem…
Kaç yıl geçerse geçsin o yılların yerini hiçbir şey tutmaz.
Sınıflar arasında mesafe yoktu.
Herkes birbirini tanır, selam verir, halini sorardı.
Bir güven vardı…
Bir samimiyet vardı…
Bir sahiplenme vardı…
İnsanlar birbirini yarı yolda bırakmazdı.
Bugün çok şey değişti…
Aynı sokakta yürüyüp birbirini tanımayan insanlar çoğaldı.
Eskiden bir köyde herkes herkesi bilirdi.
Bir çocuk bile tek başına yola çıktığında arkasında bir güven olurdu.
Şimdi ise insanlar birbirine bakıyor ama görmüyor gibi…
Öğretmenlerimiz sadece ders anlatmazdı…
Onlar öğreten öğretmenlerimizdi.
Öğrenciyi tanır, kabiliyetini bilir, neyi yapıp neyi yapamayacağını hissederlerdi.
Biz de onları tanırdık.
Dönem ödevi verildiğinde bile nasıl çalışacağımızı bilirdik.
Bugün hâlâ görüştüğümüz öğretmenlerimiz var.
Yan yana geldiğimizde o eski saygı hiç değişmez.
Düzgün otururuz, kelimelerimizi tartarız.
Çünkü bize sadece bilgi değil, edep de öğrettiler.
Bugünün gençlerine bakıyorum…
Kafelerde oturmayı sosyal hayat sanıyorlar.
Aynı masada saatlerce telefona bakmak sohbet olmuş.
Biz ise göz göze konuşurduk.
Eskiden dostluk gerçekti, sevgi gerçekti, vefa gerçekti…
Şimdi her şey biraz hızlı, biraz yüzeysel, biraz da çıkar hesabına dönmüş gibi.
Ferhat artık dağları delen değil, ilk engelde vazgeçen olmuş…
Mecnun çölleri aşan değil, küçük bir kırgınlıkta dönen olmuş…
Leyla sadakat değil, hesap olmuş…
Şirin masumiyet değil, gösteriş olmuş…
Arzu sabırsız…
Kamber kararsız…
Galiba değişen isimler değil…
İnsanların gönülleri olmuş.
Biz ise yokluğu da gördük, varlığı da…
Ama en çok şunu öğrendik:
Bir sobanın başında ısınmayı…
Bir ekmeği paylaşmayı…
Bir çayın etrafında dost olmayı…
Ve en önemlisi:
Hatırlamayı…
İyi ki o günleri yaşadık.
Çünkü bazı hatıralar geçmişte kalmaz…
İnsanın içinde yaşamaya devam eder.