HEY AİLELER!
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir dizi yayınlanıyor, suçlu dizi. Bir sanatçı sahneye çıkıyor, suçlu sanatçı. Bir kadın ya da erkek alışılmışın dışında bir sahne kıyafeti giyiyor, suçlu kıyafet. Bir şarkının klibi fazla cesur bulunuyor, suçlu klip. Bir gösteride toplumun bir kesiminin hoşuna gitmeyen bir şey yapılıyor, hemen aynı cümle geliyor: “Çocuklarımız olumsuz etkileniyor!”
Peki çocuklarımızı kim yetiştiriyor?
Televizyon mu? Dijital platformlar mı? Bir şarkıcı mı? Bir oyuncu mu? Yoksa anne ve babalar mı?
Dizilere, sanat icra edenlerin şovlarına ve sahne kıyafetlerine laf söyleyenlere diyeceğim şu: Önce çocuklarınıza iyiyi ve kötüyü, yanlışı ve doğruyu ayırt etmeyi öğretin ki o çocuklar gördükleri her görüntüyü hayatın kullanım kılavuzu sanmasınlar. Kurgu ile gerçeği ayırt etmeyi öğretecek olan öncelikle siz ailelersiniz. Devlet değil!
Devleti evin salonuna üçüncü ebeveyn olarak yerleştirmek çok kolay. Çocuk bir şey görmesin, bir şey duymasın, bir şey sorgulamasın; devlet yasaklasın, televizyon göstermesin, sanatçı giymesin, oyuncu oynamasın, senarist yazmasın, yönetmen çekmesin... Peki anne ve baba ne yapacak? Çocuğa “Bu bir kurgu”, “Bu bir sahne performansı”, “Bunu beğenmeyebilirsin”, “Gördüğün her davranışı taklit etmek zorunda değilsin” demek bu kadar mı zor?
Çocuk eğitimi dünyayı çocuğa göre sterilize etmek değildir. Çocuğu dünyanın içinde doğru karar verebilecek şekilde yetiştirmektir.
Çünkü hayatın kendisinde ebeveyn kontrolü yok.
Çocuğunuz büyüdüğünde karşısına sadece sizin onayladığınız insanlar çıkmayacak. Sadece sizin ahlak anlayışınıza uygun kıyafetler görmeyecek. Sadece sizin dünya görüşünüzü paylaşan insanlarla tanışmayacak. Kötülük de görecek, iyilik de. Şiddetle karşılaşacak, merhametle de. Cinsellikle karşılaşacak, aşkla da. Dolandırıcıyı da görecek, dürüst insanı da. Manipülasyonu da öğrenecek, samimiyeti de.
O halde çocuğu korumanın en güçlü yollarından biri gözlerini kapatmak değil, gözlerini açmayı öğretmektir.
Elbette çocukların gelişim dönemlerine uygun içerik sınırlamaları olmalıdır. Yaş sınıflandırmaları, ebeveyn denetimleri ve çocukların korunmasına yönelik hukuki düzenlemeler gereklidir. Çocukların doğrudan hedef alındığı zararlı içeriklerle yetişkinlere yönelik sanat eserlerini de aynı sepete atamayız. Fakat yetişkinlere yönelik her içeriği “Çocuklarımız görüyor” gerekçesiyle ortadan kaldırmaya kalkarsak mesele çocuk korumaktan çıkar, yetişkin toplumun tamamını çocuklaştırmaya dönüşür.
Bir başka gariplik de şu: Ekrandaki dekolteye karşı ayağa kalkan toplum, bazen evin içindeki hakarete aynı hassasiyeti göstermiyor. Sanatçının sahne kıyafetini çocuğa kötü örnek bulan kişi, çocuğun yanında eşine bağırabiliyor. Dizideki şiddet sahnesine kızıp trafikte başka sürücüye küfredebiliyor. Televizyondaki ahlaksızlıktan şikâyet edip çocuğuna insanların arkasından konuşmayı öğretebiliyor.
Sonra suçlu kim?
Sanatçı.
Ne kadar kullanışlı bir suçlu!
Çocukların davranışlarını elbette yalnızca aile belirlemez; arkadaş çevresi, okul, sosyal medya, kültür, ekonomik koşullar ve yaşadıkları toplum da etkiler. Ancak aile, çocuğun gördüğünü anlamlandırmayı öğrendiği ilk yerlerden biridir. Çocuğa eleştirel düşünmeyi, “Gördüğüm her şey doğru değildir” diyebilmeyi ve kurgu ile gerçek hayat arasındaki farkı öğretebilmek bu nedenle son derece önemlidir.
Ruhsal hastalıkları da bu tartışmanın kolay açıklaması hâline getirmemek gerekir. Bir kişinin ruhsal hastalığının bulunması, onun otomatik olarak kurgu ile gerçeği ayırt edemediği anlamına gelmez. Gerçeği değerlendirme yetisinin ciddi biçimde bozulduğu bazı klinik tablolar ayrı bir konudur. Milyonlarca insan bir dizi izlediğinde bunun senaryo olduğunu, sahnedeki performansın gündelik hayat olmadığını bilir.
Sanatın görevi de zaten sürekli uslu durmak değildir.
Sanat bazen rahatsız eder. Bazen abartır. Bazen çirkinliği gösterir. Bazen güzelliğin tanımını değiştirir. Bazen toplumun hoşuna gitmeyen soruları sorar. Sahne ise gündelik hayat değildir; kostümüyle, ışığıyla, koreografisiyle, bedeniyle ve abartısıyla bir gösteri alanıdır. Bir sanatçının sahnede giydiği kıyafeti çocuğunuzun ertesi sabah okul üniforması zannetmesinden endişe ediyorsanız, belki tartışmamız gereken ilk mesele sanatçının kıyafeti değildir.
Üstelik “Ben beğenmiyorum” demekle “Yasaklanmalı” demek arasında koskoca bir özgürlük alanı vardır.
Beğenmeyebilirsiniz.
İzlemeyebilirsiniz.
Çocuğunuza izletmeyebilirsiniz.
Eleştirebilirsiniz.
Kanalı değiştirebilirsiniz.
Ama kendi evinizde uygulamak istediğiniz hayat biçimini bütün toplumun mecburi yayın politikasına dönüştürmek başka bir şeydir.
Çünkü devletin görevi her yetişkin yurttaşa ne izlemesi, ne giymesi, hangi sanat anlayışını benimsemesi gerektiğini söyleyen bir anne-baba olmak değildir. Devlet çocukları hukuken korur; aile ise çocuğa hayatı öğretir. Bu iki sorumluluğu birbirine karıştırdığımızda sonunda ortaya özgür bireylerden oluşan bir toplum değil, sürekli birilerinin kendisi adına karar vermesini bekleyen yetişkinler çıkar.
Çocuğunuzu dünyadaki her kötü görüntüden sonsuza kadar saklayamazsınız.
Ama ona kötü ile iyiyi ayırt etmeyi öğretebilirsiniz.
Her yanlış düşünceyi susturamazsınız.
Ama ona yanlış düşünceyle karşılaştığında sorgulamayı öğretebilirsiniz.
Her sahne kıyafetini değiştiremezsiniz.
Ama çocuğunuza bir insanın kıyafetinin onun karakterinin ölçüsü olmadığını öğretebilirsiniz.
Her diziyi yasaklatamazsınız.
Ama kurgu ile gerçeğin arasındaki çizgiyi gösterebilirsiniz.
Ve belki çocuklarımızı gerçekten korumaya, sanatçıların gardıroplarından önce yetişkinlerin davranışlarına bakarak başlamalıyız.
Çünkü çocuklar yalnızca ekranı izlemiyor.
Bizi de izliyorlar.