Misafirin Baş Tacı Olduğu Günler
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazen yıllardır aklımıza gelmeyen bir hatıra, gelen tek bir mesajla yeniden canlanır.
Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığım köy yazısını, Mecitözü'nün unutulmaz simalarından, herkesin "Postacı Rıza" diye tanıyıp sevdiği Rıza Yener'in kıymetli kızı, okul arkadaşım Nuray okumuş. Yazının ardından bana gönderdiği mesajda, yıllar önce lise çağlarında köyümüze bir nişan için gelişini ve hafızasında kalan ayrıntıları anlattı.
Satırlarını okurken, sanki ben de yeniden o yıllara döndüm.
Nuray'ın en çok dikkatini çeken şeylerden biri, köy insanının misafire gösterdiği hürmet olmuş. İlçeye dönmesine izin verilmemiş, "Misafir başımızın tacıdır." denilerek evlerde ağırlanmış.
O yıllarda köyümüzde misafir için adeta tatlı bir yarış yaşanırdı. Dışarıdan gelen biri varsa, hangi evde kalacağı konuşulur, herkes onu kendi evinde misafir etmek isterdi. En temiz oda hazırlanır, en güzel yorganlar çıkarılırdı.
Kar gibi bembeyaz germe yüzlü, renkli altlı yorganlar...
Uzun, bembeyaz yastıklar...
Yüklükte adeta bir kütüphane düzeniyle dizilmiş yataklar, yorganlar ve yastıklar...
Yokluk vardı belki ama düzensizlik yoktu. İmkân azdı ama temizlik ve özen çoktu.
Bir düğün ya da nişan olduğunda büyük kazanlar günler öncesinden kurulurdu. Keşkek kaynar, yahni pişer, kuru börekler hazırlanır, Kazanlar pırıl pırıl parlatılır, bakır kaplar ışıl ışıl olurdu.
Bugünkü gibi kullan-at tabaklar, bardaklar bilinmezdi. Her tabak elde yıkanırdı. Komşular birbirine yardım eder, iş yükünü paylaşırdı.
Üstelik her evde musluk da yoktu.
Çeşmelerden, pınarlardan omuzluklarla taşınan helkiler dolusu suyla hem yemek yapılır hem bulaşık yıkanır hem de misafir ağırlanırdı.
Yorulurlardı ama hiçbir zaman şikâyet etmezlerdi.
Çünkü misafirin duası, yapılan bütün yorgunluklara değerdi.
O yılların düğünleri de bugünkünden bambaşkaydı.
Gelin olacak kız kuaför tanımazdı. Onu en güzel şekilde arkadaşları süslerdi.
Damat çoğu zaman nişana kendi tıraşını olurdu. Düğünde berber varsa berber tıraş eder, yoksa köyün eli yatkın bir büyüğü ustura ya da jiletle damadı tıraş ederdi.
Kına geceleri samimiyetle geçerdi.
Düğünün son günü davul ve zurna eşliğinde köy çeşmesine gidilir, oyunlar oynanır, halaylar çekilir, damat orada yıkanır, yeni elbiselerini giyer ve düğün alayı yeniden köye dönerdi.
Gelin almaya gidildiğinde de kapı hemen açılmazdı.
Bu bir adetti.
Gelinin yakınları isteğini söyler, gönüller hoş edildikten sonra kapı açılırdı.
Bir de gelin sandığı vardı...
Sandığın üzerine mutlaka bir yakını oturur, sandık ancak istenilen bahşiş verildikten sonra teslim edilirdi.
Bütün bunlar aslında para meselesi değildi.
Hepsi kültürün, geleneğin ve hatıranın bir parçasıydı.
Bir şeyi daha düşündüm.
Eskiden düğünlerde çok silah atılırdı. Ama insanlar silahı hiçbir zaman kalabalığın üzerine doğrultmazdı. Havaya ateş edilir, çevredekilerin güvenliğine dikkat edilirdi. Ben o yıllardan silahla yaralanan birini hatırlamıyorum.
Belki teknoloji gelişti...
Belki imkânlarımız arttı...
Ama bazı güzellikleri geride bıraktık.
Komşuluğu...
İmeceyi...
Misafirperverliği...
Bir sofranın etrafında toplanmanın bereketini...
Bugün hâlâ o günleri özlemle anıyorsak, bunun sebebi sadece çocukluğumuz değildir.
Çünkü o yıllarda insanlar daha zengin değildi ama gönülleri daha zengindi.
Nuray'ın yıllar sonra gönderdiği birkaç satırlık mesaj bana bunu bir kez daha hatırlattı.
Demek ki geriye kalan; gösteriş değil, insanların gönlünde bıraktığımız izmiş.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, milletin, vicdanın ve vefanın tarafıdır.