BİZİM ÇOCUKLUĞUMUZDA...
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bizim çocukluğumuzda her şeyin bir değeri vardı.
İlkokulda önlük giyer, yakamızı takardık. Ortaokula geçince ceketimiz, kravatımız olurdu. Beden eğitimi için alınan eşofman bugünkü gibi çeşit çeşit değildi. Biraz büyük alınır, birkaç yıl giyilirdi.
Ayakkabı her mevsim alınmazdı. Elbise her bayram yenilenmezdi. Bir şeyi eskimeden değiştirmek aklımızın ucundan bile geçmezdi.
Liseye geldiğimizde gri pantolon, lacivert ceket ve siyah ayakkabı ile okula giderdik. Zil çaldığında herkes sıraya girerdi. Sınıflara düzen içinde çıkılırdı. O sırada saç kontrolü yapılır, kılık kıyafet kontrolü yapılırdı.
Kimse bunu baskı olarak görmezdi. Çünkü kuralların uyulmak için konulduğunu bilirdik.
Pazartesi sabahları İstiklal Marşı'nı okurken sesimiz okul bahçesini doldururdu. Gençliğe Hitabe okunurken herkes dikkat kesilirdi. Çünkü o sözlerin ne anlama geldiğini öğrenerek büyürdük.
Öğretmen sınıfa girdiğinde sınıfta çıt çıkmazdı. Saygı gösteriş için değil, karakterin bir parçası olduğu için vardı.
Her şeyimiz doğaldı. Yapay olan çok az şey vardı hayatımızda.
Mahallede kilolu insan pek görülmezdi. Köyümüzde bir iki kişi kel olurdu. Lakaplar da oradan doğardı. Bizim köyde “Kel Ali” de vardı… akrabamızdı.
Çocuk aklımla babama sorardım:
“Baba, Ali Dayımın adı mı Kel Ali?”
Babam gülerdi:
“Yok oğlum, kel olduğu için öyle diyorlar.”
İsimlerini bilmeyen olurdu ama lakaplarını bilmeyen olmazdı.
Bir kalemin değeri vardı. Bir silginin değeri vardı. Hatta bazen bir A4 kâğıdı bile bulunmazdı.
“Fazla yazılı kâğıdı olan var mı?” diye arkadaşlardan isterdik.
Bugün imkânlarımız daha fazla olabilir. Ama bazı değerlerin eksildiğini inkâr etmek de mümkün değil.
Çünkü bizim zamanımızdaki öğretmenler sadece öğretmen değillerdi...
Öğretenlerdi.
Biz yokluğu değil; saygının, samimiyetin, emeğin ve insanlığın daha kıymetli olduğu günleri özlüyoruz.
“Biz yokluğu yaşadık... Ama değersizliği hiç görmedik.”