Gazeteci-Yazarlık Egosu, Okuyucu Tepkisi ve “Bir Gazeteci Ölürse!..”

Gazeteci-Yazarlık Egosu, Okuyucu Tepkisi ve “Bir Gazeteci Ölürse!..”

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 27, 2026 - 09:53

Değerli okuyucularım, sağlık problemlerimden dolayı bir haftadır (sizlerden uzak kaldım) yazamadım. Bir hafta içinde televizyon, telefon ve bilgisayardan da uzaktım. O yüzden bir hafta içinde dünyadaki gelişmelerden ve olaylardan da habersiz kaldım. Sağlığımda düzelme başlayınca ilk işim bilgisayarımı açıp okuyucularımla buluşmak oldu. Ve ne yazmam gerektiği konusuna konsantre olmam gerekiyor. Fakat daha önce CUMHA ve Başkent Postası yazarlarımız neler yazmış onları gözden geçirdim. Aynı şekilde bir hafta içinde CUMHA ve Başkent Postası’nda yayınlanan haberlere de göz attım. Ve sıra geldi benim ne yazacağıma?! Kafamda o kadar çok şey vardı ki ne yazacağıma bir türlü karar veremiyorum. Bugün dünyadaki gelişmeler ve olaylar üzerine illa bir şey yazmaktansa siz değerli okuyucularımla hasbıhal etmeyi tercih ettim. Yani, hasbıhal tadında bir-şeyler yazmayı uygun gördüm.

Geçmişte 1980’li yıllarda (o günün Cumhuriyet gazetesine eşdeğer) Yeni Devir gazetesinde ve yıllar sonra ulusal Anayurt gazetesinde yazılarım çok okunuyordu. Bir hayli okuyucum vardı. Şu anda yazılarım okunuyor mu okunmuyor mu ve kaç kişi okuyor, okuyucum az mı çok mu, inanın (bu konuda) hiçbir bilgim yok. Gerçi merak da etmiyorum. Mutlaka yazılarımı okuyanlar vardır.

Bugün (aynı duygu ve düşünceler içinde olduğum için) yazar-okuyucu ilişkisi ve yazarlık egosu ve okuyucu tepkisi üzerine geçmişte yazmış olduğum bir yazımı ve yine geçmişte gazetecilikle ilgili yaşanmış bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Bugünkü yazımın konusu aynen başladığı gibi biraz hasbıhal, biraz yazarlık, biraz da yazılanların eleştirel boyutu üzerinde duracağım. Tabi ki önce iğneyi kendimize batırarak! Zaten yazımın başlangıcında öyle yaptım. Elbet ki önce iğneyi kendimize batırmalıyız ki nasıl olsa çuvaldız elimizde batıracak bir yer buluruz! Bir yazar, bir konu, bir olay vs… İğneyi kendisine batıramayacak kadar korkak yazarlarımız olduğunu az-çok hepimiz biliyoruz.

Aslında günümüzde teknoloji o kadar çok ilerledi ki… İnternet, sosyal medya vs… İnanın okuyucular gündemi biz gazeteci ve yazarlardan çok daha iyi takip ediyorlar ve olaylara çok daha iyi bakıyorlar…

Yazar ve okuyucu diyaloğu da bir o kadar önemlidir. Yine geçmişte bir yazımda aynen şöyle demiştim: “Türkiye gazete ve kitap okumada dünya standartlarını yakalayamadı. Fakat internet çıktı bu durum değişti! Facebook, Twetteer, instagram ve diğer sosyal medya paylaşım alanları adeta savaş alanına döndü! Okuyucu gazete ve kitap okuyup da ne yapsın?! Her şeyi anında öğrenebiliyor. Açıyor bilgisayarını bir dokunuşla en duayen yazarların bile iflahını kesebiliyor ve hatta nefes bile aldırtmıyor! Okuyucu öyle bir dokunuyor ki malûm yazar ne yapacağını şaşırıyor! Bu sefer yenilgiyi hazmedemeyip egosuna sığınıyor! Egosu tapınağı ya! Onu kurtaracak ya! Okuyucu ne yapıyor?! Onu saklandığı ego deliğinden bulup çıkartıyor! Yazar Pes etmiyor! Direniyor okuyucusuna karşı! Okuyucuya tepeden bakmanın cezası bu olsa gerek demiyor! Ruh çıkar huy çıkmaz! Direnmeye devam… Fildişi kulelerden ahkâm kesmek kolay! Halktan biri gibi ve diyalog içinde, hoş-sohbet ile yazmak varken halâ bu inat niye?! İyi de düğün değil bayram değil ‘bu sözler de neyin nesi?’ diyenlerimiz için de vardır bu işte bir hikmet diyorum! Yarası olan yazarlarımız gocunur! Benim yaram var ki gocunup-yazmışım! O yüzden iğneyi önce kendime batırıyorum!..

Biz yazarların eleştiriye tahammülleri yoktur! Her şeyi biliriz! Mangalda kül bırakmayız! Yeter ki okunalım! İyi de zeki bir okuyucunun Fatiha’sına bile tahammülümüz yoktur! Oysaki (namaz kılanlarımız iyi bilirler) Fatiha’yı anlayıp-sindiren iyi bir yazar ‘Sırat-ı Müstakim –dosdoğru yol-‘ üzerinde yazar! Ayrıca her nedense Fatiha hep öldükten sonra (merhumların arkasından) okunur! Oysaki asıl daha sağken okunmalı! Yazar, egosunun esiri olmaktan kurtulabilirse kendi gerçeğini dikiz aynasından görebilir! Yazar, okuyucusuna tepeden bakmayı bıraktığı anda gerçekten ‘yazar’ olduğunun farkına varır. Yazar, çokbilmişliği ve ukalalığı bıraktığı anda okuyucunun yüreğinde taht kurar. Peki, soruyorum, ülkemizde bu düzeyde kaç yazarımız var? Belki parmakla gösterilebilecek kadar!..”

Ve şimdi diyorum ki değerli okuyucularım “Yazarların dayanılmaz egosuna mutlaka dokunun! Siz dokunduğunuzda yazar ne kadar sizi dikkate alacak ve umursayacak. Bakalım egosunu yenerek size cevap verebilecek mi?!”

Şimdi de 45 yıl önce bir anımdan bahsedeceğim. O günlerde yerel bir gazetede ilginç bir yazı yazmıştım. Sen misin yazan! Kıyamet koptu, ortalık toz-duman oldu ve halk beni linç etmeye kalktı! Yazının konusu “Bir Gazeteci Ölünce…”! Peki, ben ne yazmıştım?! Kısaca o günkü yazımı (hayal-mayal) hatırlayarak özetlemeye çalışayım.

Bir gazeteci ölüyor, önce kabir sorgusu… Sonra hesap-kitap… Gazetecinin ömür boyu işlediği günahları ve sevapları eşit… Sağ taraftaki melekler Cennet diyorlar. Sol taraftaki melekler de Cehennem diyorlar. Fakat sevap ve günah eşit olduğu için Cennet ve Cehennem melekleri gazeteciyi kabul etmiyorlar. Gazeteciyi Cennet ve Cehennem kapısına götürüp-getiren melekler artık bıkmışlar… Neyse ki gazeteci imdatlarına yetişiyor. Gazeteci meleklere diyor ki “Sizi bu dertten kurtarmak isterim ama benim dediklerimi yaparsanız!” Melekler gazetecinin teklifine o kadar çok seviniyorlar ki… Ve gazeteciye ‘tamam, ne dersem yapacağız’ diyorlar. Gazeteci meleklere siz beni Sırat Köprüsü üzerinde bırakın, sizden bana hızlı bir şekilde matbaa, baskı kağıdı, mürekkep, daktilo, fotoğraf makinesi getirmenizi istiyorum.” diyor. Melekler bu sevinçle anında gazetecinin isteklerini yerine getiriyorlar. Gazeteci matbaanın ismini Sırat, gazetenin ismini de Ahiret koyuyor. Yani, Sırat Matbaası, Ahiret Gazetesi… Gazetecinin ilk yaptığı iş kendisine (Cennette de Cehennemde de geçerli olan) bir basın kartı basmak oluyor. Cennete ve Cehenneme kabul edilmeyen gazeteci artık her iki tarafa da rahat bir şekilde girip-çıkabiliyor. Cennet ve Cehennemde trilyonlarca insan… Gazeteci yanında fotoğraf makinası ile önce Cennete giriyor. Cennetin bütün güzelliklerini, nimetlerini bol bol resim çekerek haber yapıyor ve ilk baskıyı Cehennemde satışa çıkartıyor. Gazete kapış kapış ilk günde bitiyor. Gazeteci bu sefer Cehenneme giriyor ve aynı şekilde Cehennemin korkunç halini vs. resimleriyle birlikte haber yapıyor. Bu baskıyı da Cennette satışa çıkarıyor. Ve ikinci baskı da Cennette kapış kapış ve aynı gün gazete bitiyor…”

Sözü fazla uzatmak istemiyorum. Yıllar önce yazmış olduğum yazı böyleydi. Tabi ki bulunduğum il inançlı/muhafazakar bir il. Ertesi gün halk toplanıp gazeteyi basıyor ve beni linç etmek istiyor... Neyse ki bazı büyüklerimiz araya girdi ve ortalığı yatıştırdı. Kalabalık da dağıldı.

Oysaki ben de inançlı bir insanım. Amacım böylesi esprili bir yazı yazmaktı. Fakat faturası bana pahalıya mal oldu! Ve bu yazıyı yazdığıma çok pişman olmuştum. Geçmişte yaşanan bir olay olduğu için bugün burada bahsetmekte bir sorun görmüyorum. Yani, demek istiyorum ki biz gazeteci-yazarlar olarak bizlerin toplumun inançlarına, kültürüne, ahlakına, geleneklerine, töresine çok dikkat etmemiz gerekiyor…