Bolluk İçinde Sızlanma Kültürü
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Memlekette garip bir ikilem yaşanıyor: Bir yanda “yokluk”, “enflasyon”, “geçinemiyoruz” feryatları yükseliyor; diğer yanda iş ilanlarına bakıyorsun, sanayide usta yok, inşaatta çalışacak eleman bulunamıyor, tarımda ürün tarlada kalıyor. Aynı anda hem “açız” deniyor hem de “çalışacak adam yok” diye şikâyet ediliyor. Bu tabloyu yan yana koyunca ortaya çıkan şey ekonomik krizden çok algı ve beklenti krizi oluyor.
*
Gerçek şu ki, ortada klasik anlamda bir yokluk manzarası görünmüyor. Sokaklar dolu, kafeler dolu, AVM’ler dolu, trafik zaten felç. Benzin pahalı deniyor ama yollar araçtan geçilmiyor. Ekmek pahalı deniyor ama çöpler gıda israfıyla dolup taşıyor. Pazar yerlerinde ürünler sabaha kadar satılıyor. Yani üretim de var, tüketim de var, hareket de var.
*
Peki bu kadar hareketin içinde nasıl oluyor da sürekli bir “yokluk” anlatısı dolaşıyor?
*
Burada mesele artık cebin boşluğu kadar zihnin doyumsuzluğu meselesidir. İnsanlar gelirlerinin artmasını istiyor ama aynı zamanda her şeyin eski ucuzlukta kalmasını bekliyor. Oysa ekonomi böyle işlemiyor. Fiyatlar değişiyor, maliyetler değişiyor, dünya değişiyor. Ama beklenti aynı kalmak istiyor. Bu uyuşmazlık da sürekli bir memnuniyetsizlik üretiyor.
*
İşin daha ironik tarafı ise şu: Bir yandan “iş yok” deniyor, diğer yandan organize sanayide, atölyelerde, tarlalarda, şantiyelerde çalıştıracak adam bulunamıyor. Usta yok, çırak yok, ağır işte çalışacak kişi yok. Ama aynı anda herkes “geçinemiyoruz” diyor. Bu çelişki artık ekonomik olmaktan çok kültürel bir kırılmaya işaret ediyor.
*
Çünkü mesele sadece para meselesi değildir; mesele biraz da işin ağırlığına razı olma meselesidir. Daha az konforlu, daha çok emek isteyen işler giderek daha az tercih ediliyor. Herkes daha rahat iş peşinde, ama toplumun temel üretim yükü hâlâ aynı yerde duruyor. Bu boşluk büyüdükçe sistem, işsizlik ile iş beğenmeme arasında sıkışıyor.
*
Öte yandan tüketim tarafında bambaşka bir tablo var. İnsanlar gelirinden şikâyet ederken tüketim alışkanlıklarını kısmıyor, hatta artırıyor. Telefon değişiyor, araba değişiyor, tatil planı yapılıyor, dışarıda yeme içme devam ediyor. Sonra aynı kişi çıkıp “hayat çok pahalı” diyor. Evet pahalı, ama tüketim davranışı da buna paralel ilerliyor.
*
Asıl sorun burada başlıyor: Gerçek yoksulluk ile algılanan yoksulluk arasındaki makas açılmış durumda. Bir kesim gerçekten zorlanırken, geniş bir kesim “daha fazlasını hak ediyorum” psikolojisiyle hareket ediyor. Bu iki durum birbirine karışınca da toplumsal bir gürültü ortaya çıkıyor.
*
Sonuçta ortada ne tamamen refah içinde bir toplum var ne de topyekûn bir yokluk hali. Ama en yüksek ses, her zaman şikâyet edenlerden çıkıyor. Üreten de memnun değil, tüketen de memnun değil, çalışmayan da memnun değil.
*
Belki de en büyük sorun ekonomik tablodan çok, gerçek ile algı arasındaki mesafenin bu kadar açılmış olmasıdır.