Çelik, Nükleer ve Sermaye: Mekke Anlaşması Küresel Masayı Nasıl Deviriyor?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Dünya, Mekke’de atılan imzaları yine bildiği kelimelerin içine hapsetmeye çalışıyor.
“Yeni bir bölgesel pakt…”
“Sünni blok…”
“Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan işbirliği…”
Bana göre bunların hiçbiri yaşananı tam olarak anlatmıyor. Çünkü mesele, üç ülkenin bir araya gelmesinden çok daha büyük. Mesele; çelik, nükleer caydırıcılık ve sermayenin aynı stratejik denklem içerisinde buluşmasıdır.
Türkiye’nin sahada kendisini kanıtlamış askerî kapasitesi ve savunma sanayii, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın finansal gücü aynı masada buluştuğunda ortaya çıkan tabloyu yalnızca klasik bir savunma anlaşması olarak okumak, bana göre 21. yüzyılın yeni güç matematiğini 20. yüzyılın kavramlarıyla açıklamaya çalışmaktır. Burada daha büyük bir şey oluyor bakın ve asıl mesele de tam olarak burada başlıyor.
Bu Bir Mezhep İttifakı Değil, Stratejik Özerklik Arayışıdır
Öncelikle bir yanılgıyı ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu yapıyı yalnızca “Sünni blok” olarak tanımlamak, meseleyi küçültür. Çünkü burada bir mezhep dayanışmasından ziyade ortak güvenlik ihtiyacının, ekonomik çıkarların ve stratejik bağımsızlık arayışının kesiştiği bir alan oluşuyor.
Bu ortaklıkta; Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni pazarlar değil, Pakistan’ın ihtiyacı yalnızca yeni müttefikler değil ve Suudi Arabistan’ın ihtiyacı da yalnızca yeni silah tedarikçileri değil. Üç ülkenin ortaklaştığı daha temel bir ihtiyaç var: Kendi güvenliklerini başkalarının iradesine tamamen bağımlı olmadan sağlayabilmek.
İşte bence Mekke’deki gelişmenin asıl okunması gereken tarafı budur. Çünkü onlarca yıl boyunca bölge ülkeleri güvenliklerini büyük ölçüde dışarıdan satın aldı.
Silah dışarıdan geldi.
Teknoloji dışarıdan geldi.
Güvenlik garantisi dışarıdan geldi.
Hatta çoğu zaman savaşın nerede başlayacağına ve nerede biteceğine ilişkin stratejik kararlar bile bölgenin dışındaki merkezlerde şekillendi. Şimdi ise başka bir dönem başlıyor olabilir. Bu dönemin sloganı “Batı’dan kopuş” değil bakın. Daha gerçekçi bir ifadeyle: Batı’ya bağımlı olmadan Batı ile ilişki kurabilme kapasitesi. Aradaki fark çok büyük.
Neden Şimdi?
Bence bütün hikâyenin kilit sorusu budur: Neden şimdi? Çünkü dünya artık eski dünya değil. Ukrayna savaşı Avrupa güvenlik mimarisini sarstı. Gazze savaşı Ortadoğu’daki güvenlik düzeninin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. İran ile İsrail arasındaki gerilim, bölgesel çatışmanın ne kadar hızlı uluslararası bir krize dönüşebileceğini ortaya koydu. ABD ise aynı anda Avrupa, Ortadoğu ve Asya-Pasifik'teki yüklerini yönetmeye çalışıyor. Çin ekonomik ve teknolojik kapasitesini büyütüyor. Rusya, askerî ve enerji gücü üzerinden kendi etki alanını korumaya çalışıyor. Körfez ülkeleri ise artık yalnızca Washington’un güvenlik şemsiyesine yaslanarak geleceğe yürümek istemiyor.
Neticede Suudi Arabistan’ın son yıllardaki çok yönlü dış politika arayışının arkasında da tam olarak bu dönüşüm var. Riyad artık tek bir büyük güce yaslanmak yerine aynı anda Washington’la, Pekin’le, Moskova’yla ve bölgesel aktörlerle konuşabilen bir merkez olmak istiyor. Türkiye de benzer biçimde kendi savunma kapasitesini artırarak dış politika alanını genişletiyor. Pakistan ise zaten nükleer caydırıcılığın bulunduğu çok farklı bir jeopolitik denklem içerisinde hareket ediyor. Dolayısıyla Mekke’deki buluşmayı ortaya çıkaran şey yalnızca üç ülkenin iradesi değildir. İlgililerin fark ettiği üzere küresel sistemin değişmesi, bu üç ülkenin çıkarlarını aynı anda birbirine yaklaştırıyor.
Çelik, Nükleer ve Sermaye Neden Önemli?
Burada üç kelimeyi özellikle önemsiyorum:
Çelik.
Nükleer.
Sermaye.
Türkiye’nin elindeki en önemli güçlerden biri, savunma sanayiinde oluşturduğu üretim kapasitesidir. İnsansız sistemlerden elektronik harp kabiliyetlerine, mühimmattan deniz platformlarına kadar Türkiye artık yalnızca silah satın alan bir ülke olmaktan çıkıp önemli ölçüde silah ve teknoloji üreten bir aktöre dönüşmüştür.
Pakistan ise farklı bir güç unsuruna sahip: Nükleer Caydırıcılık. Bu, herhangi bir askerî ittifakın denklemindeki ağırlığı doğrudan değiştiren bir kapasitedir.
Suudi Arabistan'ın gücü ise başka bir yerde: Sermaye. Finansal kaynak, enerji gücü, yatırım kapasitesi ve küresel finans sistemindeki ağırlık.
Şimdi bu üç unsurun aynı stratejik havuzda buluştuğunu düşünün. Tek başına hiçbirinin diğerini tamamen ikame etmesi gerekmiyor. Tam tersine birbirlerini tamamlıyorlar. Türkiye teknoloji ve üretim kapasitesi getiriyor. Pakistan stratejik caydırıcılık boyutunu güçlendiriyor. Suudi Arabistan finansal ölçek sağlıyor. İşte bu nedenle mesele sadece “üç ülke askerî işbirliği yaptı” cümlesinden ibaret değildir. Eğer bu işbirliği zaman içerisinde ortak üretim, teknoloji transferi, yatırım, savunma finansmanı, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve uzun vadeli savunma projelerine dönüşürse, ortaya klasik bir ittifaktan çok daha farklı bir yapı çıkabilir: Nasıl bir yapı mı? Kendi kendisini besleyen bölgesel bir stratejik kapasite. Asıl devrim de burada olur kanımca...
Washington Bu Tabloya Nasıl Bakar?
Şimdi işin en hassas tarafına gelelim. ABD açısından bu gelişmeyi sadece “Washington’a karşı kurulmuş bir ittifak” diye okumak da yanlış olur. Çünkü Washington’un bölgedeki yükünü azaltması, bölge ülkelerinin daha fazla güvenlik sorumluluğu üstlenmesi ABD açısından belirli ölçüde avantaj bile yaratabilir. Fakat bunun bir sınırı var. ABD'nin isteyeceği şey, kendi müttefiklerinin güçlenmesi olabilir. İstemeyeceği şey ise kendisinden bağımsız hareket edebilen bir güç merkezinin ortaya çıkmasıdır. Aradaki fark burada.
Washington açısından asıl soru şu olacaktır sanırım: Bu yapı NATO ve ABD güvenlik mimarisinin tamamlayıcısı mı olacak? Yoksa zaman içerisinde alternatif bir bölgesel güvenlik mimarisine mi dönüşecek? Bence ABD'nin dikkatle izleyeceği nokta tam olarak burasıdır.
Çin Neden Hem Memnun Hem Tedirgin Olabilir?
Pekin açısından tablo daha da karmaşık. Çin, ABD'nin Ortadoğu'daki tek belirleyici güç olmasından rahatsızdır. Dolayısıyla Washington'un bölgedeki tekelinin kırılması Pekin'in işine gelebilir. Fakat Çin'in bölgeye bakışı yalnızca jeopolitik değildir. Enerji yolları, ticaret koridorları, limanlar, yatırımlar ve Kuşak-Yol bağlantıları Çin için hayati önemdedir. Dolayısıyla Pekin'in isteyeceği şey güçlü ama öngörülebilir ortaklardır.
Bu bağlamda bölgesel güçlerin kendi ayakları üzerinde durması Çin açısından fırsattır. Fakat bu güçlerin Çin'in ekonomik ve jeopolitik çıkarlarından tamamen bağımsız yeni bir blok haline gelmesi ise başka bir meseledir. Yani Pekin açısından da aynı anda iki gerçek vardır: ABD'nin tekeli zayıflarsa fırsat, yeni ve bağımsız bir güç merkezi oluşursa yeni bir rekabet alanı doğar.
Moskova'nın Hesabı da Farklı
Rusya'yı da bu denklemde Çin'le aynı yere koymamak gerekiyor. Moskova için mesele daha çok enerji, silah, bölgesel nüfuz ve Batı'nın hareket alanının daraltılması üzerinden okunacaktır. Ancak Rusya'nın da bölgesel güç merkezlerinin tamamen kontrol dışına çıkmasını isteyeceğini düşünmek fazla iyimserlik olur. Çünkü görece büyük güçlerin ortak özelliği şudur: Kendi rakiplerinin zayıflamasını isterler ama yeni rakiplerin de sınırsız biçimde güçlenmesini istemezler. İşte Mekke denklemindeki asıl jeopolitik paradoks budur.
İngiltere'nin Sessiz Hesabı
Bir başka aktör ise çoğu zaman gözden kaçıyor: İngiltere.
Londra'nın Körfez'deki tarihsel ilişkileri, savunma bağlantıları ve Pakistan'la olan görece tarihsel bağları düşünüldüğünde İngiltere'nin bu dönüşümü Washington'dan tamamen bağımsız bir gözle izlediğini düşünmek gerekir. Burada İngiltere'nin önceliği doğrudan bu yapının parçası olmak olmayabilir. Kanımca daha ziyade, Çin'in Körfez'deki ekonomik ve stratejik ağırlığının sınırsız biçimde büyümesini önleyecek bir denge arayışı söz konusu olabilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: Bu, İngiltere'nin bu yapıyı yönettiği anlamına gelmez. Tam tersine, yeni dönemin en önemli özelliği belki de budur: Görece büyük güçler artık her gelişmeyi eskisi kadar kolay biçimde yönlendiremiyor. Onlar da değişen denkleme uyum sağlamak zorunda...
Asıl Mesele Silah Değil, Üretimdir
Benim açımdan bu anlaşmanın en kritik taraflarından biri de burada. Bir ülkenin güçlü olması, çok sayıda silah satın almasıyla ölçülmez. Kendi silahını ne kadar üretebildiğiyle ölçülür. Çünkü kriz çıktığında para her zaman yeterli olmayabilir. Müttefik her zaman yardım etmeyebilir. Tedarik zinciri kesilebilir. Ambargo uygulanabilir. Teknoloji transferi durdurulabilir. İşte stratejik bağımsızlık tam burada başlıyor.
Bu bağlamda Türkiye'nin savunma sanayii tecrübesi, Pakistan'ın stratejik caydırıcılığı ve Suudi Arabistan'ın finansal kapasitesi bir araya geldiğinde asıl soru şudur: Bu üç ülke satın alan değil, birlikte üreten bir güvenlik ekosistemi kurabilir mi? Eğer cevap zaman içerisinde “evet”e dönüşürse, Mekke'deki anlaşmanın gerçek tarihi değeri o zaman ortaya çıkar. Çünkü o noktada mesele bir belge olmaktan çıkar. BİR KAPASİTEYE DÖNÜŞÜR.
Fakat Bu Yapının Zayıf Noktaları da Var
Burada romantizme hiç gerek yok. Bu yapının önünde ciddi sınamalar bulunuyor. Türkiye'nin NATO üyeliği devam ediyor. Pakistan'ın Hindistan'la çok hassas bir güvenlik dengesi var. Suudi Arabistan'ın ABD ve Çin'le ilişkileri aynı anda yürütme zorunluluğu bulunuyor ve bu üç ülkenin İran'a bakışı da bütünüyle aynı değil.
Ekonomik öncelikler farklı. Dış politika öncelikleri farklı. Bölgesel tehdit algıları farklı. Dolayısıyla bu yapının geleceğini belirleyecek olan şey, ortak düşman söylemi değil, ortak çıkarların ne kadar kurumsallaştırılabileceği olacaktır.
Hâsılı ; eğer anlaşma sadece liderler arasındaki siyasi yakınlığa dayanırsa ömrü sınırlı olur. Ama savunma sanayii, yatırım, teknoloji, istihbarat, enerji ve lojistik alanlarında kurumlara bağlanırsa başka bir şey ortaya çıkar. İşte o zaman liderler değişse bile yapı yaşamaya devam eder. Kalıcı ittifakların sırrı budur bakın: kişilere değil, çıkarlara ve kurumlara dayanmak.
Görünmeyen Hat: Körfez'den Doğu Akdeniz'e
Bir de masanın üzerinde görünmeyen başka bir denklem var. Sermayenin hareketi. Enerjinin hareketi. Malın hareketi. Savunma teknolojisinin hareketi ve bütün bunların üzerinden geçtiği lojistik hatlar. Bu bağlamda Türkiye'nin coğrafi konumu burada yeniden önem kazanıyor. Demem o ki; Körfez'i Anadolu yani Anayurt üzerinden Avrupa'ya, Akdeniz'e ve daha geniş ticaret ağlarına bağlayabilecek her yeni girişim, bu üçlü yapının ekonomik ayağını askerî ayağı kadar önemli hale getirebilir. Çünkü geleceğin savaşları yalnızca tanklarla veya füzelerle kazanılmayacak. Lojistik üstünlük, finansal dayanıklılık, teknoloji üretimi ve enerji güvenliği de savaşın parçası olacak. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Mekke'deki gelişmeyi sadece askerî haritalarda değil, limanlarda, enerji hatlarında, finans merkezlerinde, üretim tesislerinde ve ticaret koridorlarında da aramak gerekiyor.
Ve Asıl Soru Şimdi Başlıyor
Bütün bunlardan sonra benim asıl sorum şu: Mekke'de imzalanan şey bir son mu, yoksa daha büyük bir mimarinin başlangıcı mı? Bence ikinci ihtimali ciddiye almak gerekiyor. Çünkü dünya, Batı'nın tek merkez olduğu bir sistemden çok merkezli bir düzene doğru ilerliyor. Fakat çok kutupluluk yalnızca ABD'nin karşısına Çin'i, Rusya'yı veya başka bir gücü koymak anlamına gelmiyor. Asıl yeni dönem, bölgesel güçlerin kendi stratejik özerkliklerini inşa etmeye başlamasıdır.
Türkiye burada yalnız değil. Suudi Arabistan yalnız değil. Pakistan yalnız değil. Her biri farklı nedenlerle aynı soruyla karşı karşıya: Geleceğin dünyasında kendi güvenliğimi, kendi teknolojimi, kendi sermayemi ve kendi karar mekanizmamı ne kadar kendim belirleyebilirim? Mekke'deki gelişmenin tarihsel önemi tam olarak burada yatıyor. Bu yüzden ben meseleyi “yeni bir Sünni blok” olarak görmüyorum. Ben burada daha farklı bir şey görüyorum: Kendi güvenlik mimarisini kurmaya çalışan bir coğrafyanın ilk ciddi adımlarından birini...
Elbette bu yapı yarın bir anda küresel güç haline gelmeyecek. Elbette çıkar çatışmaları yaşanacak. Elbette Washington, Pekin, Moskova ve Londra kendi hesaplarını yapacak. Elbette bu üç ülkenin kendi aralarındaki farklılıklar zaman zaman masaya geri dönecek. Ama tarihte bazı anlaşmalar vardır; önemleri imzalandıkları gün sahip oldukları güçten değil, başlattıkları süreçten gelir.
Mekke'deki gelişmeyi de ben böyle okuyorum aslında. Çünkü burada ilk defa üç farklı güç unsuru aynı stratejik denklemde buluşuyor: Türkiye'nin çeliği. Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı. Suudi Arabistan'ın sermayesi ve bunların üzerine teknoloji, enerji, lojistik ve diplomatik irade de eklenebilirse ortaya yalnızca bir savunma işbirliği çıkmaz. Yeni bir bölgesel güç mimarisi çıkar ve belki de asıl sarsıcı olan şudur: Yüzyıl boyunca başkalarının kurduğu masalarda kendisine yer arayan bu coğrafya, ilk kez kendi masasını kurmayı deniyor. Benim için Mekke Anlaşması'nın asıl anlamı budur.
Sonuçta bu; Batı'ya savaş ilanı değildir. Çin'e karşı kurulmuş bir cephe değildir. Rusya'nın projesi değildir. Bir “ümmet romantizmi” de değildir. Bu daha soğuk, daha hesaplı ve daha gerçek bir şeydir: STRATEJİK ÖZERKLİK ARAYIŞI...
Dünyanın güç dengesi yeniden kurulurken artık soru “Görece büyük güçler bölgeyi nasıl şekillendirecek?” olmayabilir. Belki de yeni dönemin asıl sorusu şudur: Bölge kendi geleceğini ne kadar şekillendirebilecek? Mekke'de atılan imzaların gerçek tarihi değeri de işte bu sorunun cevabında saklı kanımca. Çünkü masanın devrilmesi bazen masadan kalkmakla değil, kendi masanı kurmakla başlar.