Devlet Aklı Sokak Öfkesiyle Kurulmaz
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Biz öfkelenmeyi çok iyi biliyoruz. Boykot ediyoruz, döküyoruz, bağırıyoruz, sosyal medyada birbirimizi vatanseverlik testine sokuyoruz. Bir markayı kullananı hain, bir ülkeyle görüşeni işbirlikçi, bir başka devletle ticaret yapanı vicdansız ilan etmekte pek mahiriz. Fakat iş devletlerin neden böyle davrandığını anlamaya gelince orada duruyoruz. Çünkü slogan kolaydır, devlet aklı zordur. Devlet yönetmek öfkeye teslim olmak değil, öfkeyi dahi ülke menfaatinin önüne geçirmemektir.
Azerbaycan üzerinden yürütülen tartışmalara da biraz buradan bakmak lazım. Biz Karabağ savaşında Azerbaycan’ın yanında olduk. Hem de öyle uzaktan alkışlayarak değil, siyasi irademizle, savunma sanayimizle, askerî desteğimizle, açık tavrımızla yanında olduk. Çünkü kardeşlik bunu gerektirirdi. Fakat bugün bazıları bu desteği kardeşliğin değil, üstünlüğün belgesi gibi kullanıyor. Sanki savaşı biz yaptık, sanki Azerbaycan askeri cephede değilmiş, sanki o topraklar için onlar şehit vermemiş gibi konuşuyoruz. İşte buna itirazım var. Kardeşine yardım etmek başka, yıllar sonra dönüp “Ben olmasaydım sen olmazdın” demek başka.
Bir milletin onuruna en çok ne dokunur bilir misiniz? Kendisine yapılan iyiliğin sürekli yüzüne vurulması. Türkiye Azerbaycan’ın zor gününde yanındaydı, Azerbaycan da Türkiye’nin zor günlerinde yanında oldu. Depremde geldi, yangında geldi, acımızda yanımızda durdu. Kardeşlik dediğin zaten budur. Bugün biz geçmişte yaptığımızı onun gözüne sokarsak, yarın o da yaptığı yardımları saymaya başlar. O zaman kardeşlik biter, muhasebe başlar. Oysa kardeşler hesap tutmaz.
Türkiye açısından İsrail başka bir meseledir, Azerbaycan açısından başka. Bunu anlamadan yapılan her yorum eksiktir. Biz Filistin’de yaşanan katliamı görüyoruz, Gazze’de ölen çocukları görüyoruz, İsrail’in politikalarına buna göre bakıyoruz. Azerbaycan ise kendi coğrafyasını, kendi tehdidini, kendi güvenliğini, kendi geçmişini görüyor. İran’a bakıyor, Rusya’ya bakıyor, Ermenistan’a bakıyor, yıllarca yaşadığı kuşatmayı hatırlıyor ve kendi çıkarına göre ilişki kuruyor. Şimdi biz Ankara’dan kalkıp Bakü’ye “Sen kiminle görüşeceksin, kimden silah alacaksın, kiminle ticaret yapacaksın” mı diyeceğiz? O zaman kardeşlik değil, vesayet kurmaya çalışmış oluruz.
Ben Filistin için üzülürüm, Gazze için öfkelenirim, İsrail’e tepki gösteririm ama devletlerin aynı meseleye aynı pencereden bakmak zorunda olmadığını da bilirim. Zaten dış politika dediğimiz şey budur. Herkes kendi devletinin menfaatini korur. Bizim de yapmamız gereken budur. Duygularımızı inkâr etmek değil, duygularımızı devlet aklının önüne geçirmemek.
Kıbrıs meselesinde de benzer bir kibir dili zaman zaman ortaya çıkıyor. Evet, Türkiye 1974’te müdahale etti ve Kıbrıs Türkünün kaderini değiştirdi. Bununla gurur duyarız. Ama o topraklarda yıllarca direnen Türk mücahitler yok muydu? Onlar şehit olmadı mı? Onlar evlerini, köylerini, ailelerini savunmadı mı? Biz gidip bir Kıbrıs Türküne “Seni biz kurtardık” dediğimizde onun onuruna dokunuyorsak, aynı şeyi Azerbaycanlı kardeşimize de yapmamalıyız. Biz yardım ettik, onlar mücadele etti. Biz yanlarında olduk, onlar cephedeydi. Gerçek kardeşlik tam da böyle anlatılır.
Bence asıl tehlike devletler arasında değil, halkların dilinde büyüyor. Devlet adamları görüşüyor, anlaşmalar yapıyor, ortak tatbikat düzenliyor, ticaret büyüyor, stratejik ilişkiler gelişiyor; biz sosyal medyada bir cümle üzerinden birbirimize düşüyoruz. Bir Azerbaycanlı bir söz söylüyor, burada birileri ayağa kalkıyor. Buradan biri ağır bir laf ediyor, orada karşılığı geliyor. Sonra küçücük bir polemik iki toplum arasında gereksiz bir öfkeye dönüşüyor. Bu kimin işine yarıyor? Bence sorulması gereken asıl soru bu.
Bir de din üzerinden sürekli kışkırtılan bir tarafımız var. Elhamdülillah Müslümanız. Fakat dinimizi seviyoruz diye jeopolitiği unutamayız. Madem Müslüman olmak her şeyi çözüyordu, Filistin meselesi neden hâlâ çözülmedi? Kaç Müslüman ülke var, kaç Arap ülkesi var, kaç örgüt var, kaç zirve yapıldı? Gazze yine yanıyor. Madem Türk olmak her şeyi çözüyordu, Doğu Türkistan neden hâlâ kanayan bir yara? Kaç Türk devleti var, kaç milyon Türk var, kaç lider var? Demek ki mesele yalnızca kimlik değil. Mesele güç. Mesele ekonomi. Mesele teknoloji. Mesele caydırıcılık. Mesele devlet kapasitesi.
Savaş narası atmak dünyanın en kolay işlerinden biridir. “Gidelim, vuralım, kıralım” demek kolay. Peki bedelini kim ödeyecek? Cepheye sosyal medyada bağıran mı gidecek, yoksa Anadolu’nun çocuğu mu? Savaş çıkınca ekmeğin fiyatını kim ödeyecek, fabrikası duran kim olacak, evladı şehit olan kim olacak? Karar alıcılar sığınakta otururken bombanın düştüğü evde kim yaşayacak? Savaşın romantizmi ekrandadır, gerçeği mezarlıktadır.
Rusya-Ukrayna savaşı önümüzde duruyor. Savaşın ilk günlerinde herkes hesap yaptı. “Rusya bu işi kısa sürede bitirir” dendi. Yıllar geçti. Binlerce insan öldü, milyonlar yerinden oldu, şehirler yıkıldı, ekonomiler çöktü, dünya enerji krizleri yaşadı. Peki kim kazandı? Silah satan kazandı, enerji pazarlığı yapan kazandı, maden hesabı yapan kazandı, masaya oturup paylaşım konuşan kazandı. Cephede ölen kazandı mı? Hayır. Savaşın en ağır bedelini yine halk ödedi.
İşte bu yüzden benim istediğim Türkiye, her çağrıya koşan Türkiye değil; kimseyi kendisine savaş açmaya cesaret ettirmeyen Türkiye’dir. Savunma sanayisi güçlü olacak, ekonomisi güçlü olacak, teknolojisi güçlü olacak, enerjide bağımsız olacak, parası güçlü olacak, üniversiteleri güçlü olacak, fabrikaları dünyaya mal satacak. Çünkü artık savaş sadece tankla topla yapılmıyor. Para ile yapılıyor, enerjiyle yapılıyor, yazılımla yapılıyor, çiple yapılıyor, uyduyla yapılıyor, yapay zekâyla yapılıyor, ambargoyla yapılıyor, ticaret yollarıyla yapılıyor. Bir ülkeyi bombalamadan da diz çöktürebiliyorlar.
Türkiye’nin asıl meselesi budur. Bizi savaşa çağıranların kim olduğundan önce, bizim savaşa girmemizden kimin fayda sağlayacağına bakmalıyız. Türkiye ile Azerbaycan’ın arasının açılmasından kim memnun olur? Türkiye’nin Rusya’yla, İran’la, Arap dünyasıyla, Avrupa’yla aynı anda kavga etmesinden kim kazanır? Türkiye’nin içinin karışmasından kim faydalanır? İşte devlet aklı bu soruları sormaktır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır yürüttüğü siyasetin en önemli taraflarından biri de bence burada. Türkiye’yi yalnızca tepki veren değil, oyun kuran bir ülke haline getirme çabası. Elbette yanlış yapan olur, devlete ihanet eden olur, makamını şahsi çıkarı için kullanan olur, milletin parasına el uzatan olur. Kim yaptıysa hesabını versin. Kim bu milletten çaldıysa kelepçeyi taksınlar. Kim emanete ihanet ettiyse hukuk karşısında bedelini ödesin. Ama bunları bahane edip devleti zayıflatmak, ülkeyi birbirine düşürmek, Türkiye’yi her cephede kavganın içine sürüklemek isteyenlere de fırsat vermeyelim.
Bizim artık kahramanlığın tarifini değiştirmemiz gerekiyor. Kahramanlık yalnızca savaşa gitmek değildir. Kahramanlık bazen savaşa girmemeyi başaracak kadar güçlü olmaktır. Kahramanlık ülkenin fabrikasını çalıştırmaktır, parasını değerli tutmaktır, bilim insanını ülkede tutmaktır, çocuğunu iyi eğitmektir, savunma sanayisini dünyanın en iyileri arasına sokmaktır. Kahramanlık, düşmanın seni kışkırtıp istediği yere çekmesine izin vermemektir.
Azerbaycan bizim kardeşimizdir. Kıbrıs Türkü bizim kardeşimizdir. Filistinlinin acısı bizim acımızdır. Doğu Türkistan’daki Türk’ün feryadı bizim feryadımızdır. Ama bütün bu kardeşliklerin ayakta kalabilmesi için önce Türkiye’nin güçlü olması gerekir. Çünkü güçsüz Türkiye kimseye yetişemez. Ekonomisi çökmüş Türkiye mazluma yardım edemez. Teknolojide geri kalmış Türkiye caydırıcı olamaz. İçeride birbirine düşmüş Türkiye dışarıda söz sahibi olamaz.
O yüzden diyorum ki bırakın artık her meselede savaş narası atmayı. Bırakın sosyal medya kahramanlığını. Bırakın kardeş ülkelere üstten konuşmayı. Bırakın yaptığımız iyilikleri onların yüzüne vurmayı. Türkiye büyükse bağırdığı için değil, gerektiğinde herkesin hesabını değiştirebildiği için büyüktür. Kardeşlik büyükse sürekli hatırlatıldığı için değil, hesapsız olduğu için büyüktür.
Biz gerektiğinde savaşmasını biliriz. Bunu tarih defalarca gösterdi. Şimdi göstermemiz gereken başka bir şey var: Gerektiğinde öfkesini yutup aklıyla hareket eden, kışkırtılmayan, kardeşini küçümsemeyen, düşmanını hafife almayan ve kendi gücünü sessizce büyüten bir Türkiye.
Çünkü devlet aklı biraz da budur.