Devlet Yükselirken Siyaset Küçülmemeli “Aynı Cümleler Farklı Kürsüler”
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türk siyaseti yine bir yol ayrımında. Meydanlar dolu, kürsüler hararetli, ekranlar ise bitmek bilmeyen polemiklerle meşgul. Oysa bugün Türkiye’nin ihtiyacı, birbirine bağıran siyasetçiler değil; birbirini dinleyen devlet aklıdır.
Son günlerde CHP ile yeni kurulan Yeni Parti arasında yaşanan sert söylemler, karşılıklı suçlamalar ve giderek derinleşen ayrışma yalnızca iki siyasi yapıyı değil, muhalefetin bütün siyasal kapasitesini tartışmalı hâle getirmektedir. Bu tablo, kısa vadede tarafların tabanını konsolide ediyor gibi görünse de uzun vadede hem Kemal Kılıçdaroğlu’nun hem de Özgür Özel’in siyasi mirasını ve kamuoyu nezdindeki algısını olumsuz etkileyebilecek bir zemini beslemektedir. Çünkü siyaset, sürekli kavga ederek değil; sürekli çözüm üreterek büyür.
Bir başka dikkat çekici husus ise yeni kurulan partilerin “yenilik” iddiasıyla yola çıkarken çoğu zaman mevcut siyasi aktörlerin söylem ve yöntemlerini tekrar etmesidir. Bir siyasi parti yalnızca yeni bir tabela değildir; yeni bir bakış açısı, yeni bir siyaset dili ve yeni bir devlet tasavvurudur.
Yeni Parti’nin programına bakıldığında güçlendirilmiş parlamenter sistem, temel hak ve özgürlükler, sosyal devlet anlayışı, hukuk devleti, şeffaf yönetim gibi başlıkların önemli yer tuttuğu görülmektedir. Ancak benzer başlıklar uzun süredir CHP’nin de siyasi söyleminin temelini oluşturmaktadır. Farklı görünen şey çoğu zaman içerik değil, yalnızca kullanılan dildir. Siyasette ise kelimelerin değişmesi tek başına bir dönüşüm anlamına gelmez.
Toplum artık slogan değil, özgünlük arıyor. Seçmen yalnızca iktidarı eleştiren değil; eleştirdiği düzenin yerine neyi, nasıl ve hangi yöntemle koyacağını ortaya koyabilen siyasi hareketlere yöneliyor. Muhalefetin en büyük sınavı da tam burada başlıyor.
Türkiye yakın siyasi tarihinde bunun en önemli örneklerinden biri Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluş dönemidir. 2000’li yılların başında yalnızca yeni bir parti kurulmadı; dönemin ekonomik, sosyal ve siyasal şartları doğru okundu. Toplumun beklentileri iyi analiz edildi, farklı bir siyaset dili oluşturuldu ve güçlü bir liderlik modeli ortaya konuldu. Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik liderliği, kriz dönemlerinde karar alabilme kapasitesi ve toplumsal beklentileri okuyabilme becerisi, partinin kısa sürede geniş halk desteği kazanmasında belirleyici unsurlar arasında yer aldı.
Benzer şekilde Milliyetçi Hareket Partisi de yıllar içerisinde içinden farklı siyasi oluşumlar çıkmasına rağmen kurumsal kimliğini muhafaza etmeyi başardı. Parti disiplini, teşkilat yapısı, lider merkezli organizasyon anlayışı ve siyasi reflekslerini zamanın ruhuna göre şekillendirebilmesi, MHP’nin Türk siyasetindeki etkisini sürdürmesinde önemli rol oynadı. Devlet Bahçeli’nin uzun yıllardır sergilediği istikrarlı liderlik, kriz dönemlerinde aldığı stratejik kararlarla birlikte değerlendirildiğinde, liderliğin yalnızca hitabetten değil; sabır, disiplin ve zamanlama becerisinden de oluştuğunu göstermektedir.
Bugün ise dünya yeniden şekilleniyor. Savunma sanayisinden enerji koridorlarına, yapay zekâ rekabetinden yeni ticaret hatlarına kadar uluslararası sistem köklü bir dönüşüm geçiriyor. Türkiye bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor. Yerli savunma sanayisindeki gelişmeler, bölgesel diplomatik hamleler, yeni uluslararası anlaşmalar ve çok kutuplu dünya düzeninde üstlenmeye çalıştığı rol, ülkenin önüne tarihî fırsatlar çıkarıyor.
Böylesine kritik bir dönemde siyaset kurumunun enerjisini birbirini yıpratmaya harcaması, ülkeye kazanç değil zaman kaybettirir. Demokrasi elbette rekabet ister; fakat rekabet ile kutuplaşma aynı şey değildir. Sert eleştiri demokrasinin parçasıdır, ancak sürekli çatışma siyasal güveni aşındırır.
Yeni Parti’nin önünde önemli bir fırsat bulunmaktadır. Eğer gerçekten farklı olmak istiyorsa, yalnızca iktidarı eleştiren bir refleks geliştirmek yerine; Türkiye’nin değişen jeopolitiğini, ekonomik dönüşümünü ve toplumsal beklentilerini doğru okuyarak kendine özgü bir siyaset inşa etmek zorundadır. Taklit edilen yöntemler, taklit edilen sonuçlar üretir. Tarih ise daima kendi yolunu açanları yazar.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı, siyasi aktörlerin birbirlerine karşı zafer kazanması değil; millet adına ortak aklı büyütmesidir. Çünkü devletler polemiklerle değil, stratejiyle yükselir. Gündemimizi belirlemesi gereken; kişisel hesaplaşmalar değil, Türkiye’nin gelecek yüzyılıdır.