KAAN KORA VE “TEK ÇARE BENİM” MANİPÜLASYONU: PSİKİYATRİ HASTA MI İYİLEŞTİRİYOR, BAĞIMLILIK MI ÜRETİYOR?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir psikiyatrist hastasına ilaç verebilir.
Onu dinleyebilir.
Tedavi edebilir, gerektiğinde başka bir uzmana yönlendirebilir.
Peki ona, açık ya da örtülü biçimde, “Bununla ancak benimle baş edebilirsin.” mesajı verirse ne olur?
İşte benim Kaan Kora ile yaşadığım süreci bugün yeniden düşünürken üzerinde durduğum en önemli meselelerden biri bu.
Çünkü benim aktardığım deneyimde mesele yalnızca bir hastanın psikiyatristine karşı geliştirdiği yoğun duygular değildi. Mesele, bu duygular ortaya çıktıktan ve ben veda etmişken dahi, ilişkinin devamının nasıl konumlandırıldığıydı.
Bana söylenenlerden biri, bunun “karşılıklı konuşarak baş edilmesi mümkün” olduğu yönündeydi.
Bir diğeri ise özünde çok daha çarpıcıydı:
“Ancak benimle çözebilirsin.”
Üstelik burada terk edilmekten korkarak ilişkiye tutunmaya çalışan bir hastadan söz etmiyorum.
Veda eden bendim.
Tam da bu nedenle mesele benim açımdan daha dikkat çekici hâle geliyor. Hasta ayrılmak isterken, yoğun duyguların çözümünün yine aynı kişiyle kurulacak iletişime bağlanması nasıl değerlendirilmelidir?
Bu cümlenin üzerinde duralım.
Çünkü psikiyatride tedavi ile bağımlılık arasındaki sınır bazen reçetede değil, tam olarak burada başlar.
Hasta zaten kırılgan olabilir.
Yoğun bir bağ geliştirmiş olabilir.
Karşısındaki kişiye olağanüstü anlam yüklemiş olabilir.
Böyle bir durumda hekimin görevi, hastanın dünyasını kendi etrafında daraltmak değil, hastanın kendi ayakları üzerinde durabileceği alanı genişletmek olmalıdır.
Çünkü “Bensiz yapamazsın.” fikrinin tedavi diline sızdığı yerde tedavi edici otorite, bağımlılık üretme riski taşıyan bir otoriteye dönüşebilir.
Ben buna “tek çare manipülasyonu” diyorum.
Bu kavramla bütün psikiyatristleri suçlamıyorum.
Tam tersine, psikiyatrinin kendi içindeki önemli bir riski görünür kılmaya çalışıyorum.
Tek çare manipülasyonu, hastaya doğrudan “Bana bağımlı ol.” demek değildir.
Zaten manipülasyon çoğu zaman bu kadar kaba işlemez.
Daha inceliklidir.
“Bunu birlikte çözmeliyiz.”
“Bununla burada baş edebiliriz.”
“Bunu ancak benimle çözebilirsin.”
Bu tür ifadeler, bağlama ve kullanılan klinik yönteme göre elbette farklı anlamlar taşıyabilir. Fakat yoğun duygusal bağın bulunduğu bir ilişkide aynı cümlelerin hasta üzerindeki etkisi bambaşka olabilir.
Hele ki hasta veda etmişse.
O noktada soru daha da büyür:
Hasta ilişkiyi sonlandırmaya yönelmişken neden çözüm yeniden aynı ilişkinin içine yerleştirilmektedir?
Asıl mesele budur.
Psikiyatride yalnızca hekimin ne söylediğine değil, güç asimetrisi içerisindeki hastanın o sözle nereye yönlendirildiğine de bakmak gerekir.
Bir insan iyileşiyor mu?
Yoksa doktoruna daha fazla mı bağlanıyor?
Kendi kararlarını verebilir hâle mi geliyor?
Yoksa çözümün yalnızca karşısındaki kişide bulunduğuna mı inanmaya başlıyor?
Dış dünyadaki destekleri güçleniyor mu?
Yoksa giderek tek çözüm noktası olarak karşısındaki uzmanı mı görüyor?
Bunlar rahatsız edici sorular.
Ama psikiyatri tam da bu soruları kendisine sorabilecek kadar güçlü olmak zorunda.
Üstelik mesele yalnızca benim ve Kaan Kora’nın hikâyesi değil.
Ben kendi yaşadığım örnek üzerinden çok daha büyük bir sistem sorununa bakıyorum.
Psikiyatride hastanın doktora bağımlılığı bazen “tedaviye uyum”, yoğun bağ “terapötik ilişki”, ayrılamaması ise yalnızca hastanın psikopatolojisinin sonucu olarak okunabilir.
Fakat benim örneğimde kritik ayrıntı tam tersidir:
Ben ayrılmak istemiştim. Ben veda etmiştim.
Dolayısıyla sorulması gereken soru yalnızca “Hasta neden ayrılamadı?” değildir.
Bazen soruyu tersinden sormak gerekir:
Hasta ayrılmaya yöneldiğinde neden çözüm yine aynı kişiyle konuşmaya ve aynı ilişkinin devamına bağlandı?
Bağın güçlendiği fark edildiğinde hangi sınırlar konuldu?
Başka bir uzmana yönlendirme değerlendirildi mi?
Hastanın bağımsızlaşması mı desteklendi, yoksa ilişkinin kendisi çözümün vazgeçilmez parçası hâline mi getirildi?
İşte benim itirazım burada başlıyor.
Psikiyatrinin başarısı, hastanın doktora ne kadar bağlandığıyla değil, sonunda doktora ne kadar az ihtiyaç duyabilir hâle geldiğiyle de ölçülmelidir.
Hekim, hastanın hayatındaki “tek çare” olmamalıdır.
Çünkü ruh sağlığı hizmetinin amacı, bir insanın merkezine yeni bir otorite yerleştirmek değil, o insanın kendi merkezini yeniden kurmasına yardım etmektir.
Bu nedenle “Ancak benimle çözebilirsin.” düşüncesi, kim tarafından ve hangi yöntem içerisinde söylenirse söylensin, özellikle yoğun duygusal bağın bulunduğu durumlarda son derece dikkatle ele alınmalıdır.
Çünkü bir noktadan sonra çok basit ama çok ağır bir soru ortaya çıkar:
Hasta gerçekten tedavi mi edilmektedir, yoksa tedavinin kendisine bağımlı hâle gelme riski mi yaratılmaktadır?
Kaan Kora ile yaşadığım süreç bana işte bu soruyu sordurdu.
Şimdi aynı soruyu psikiyatri sistemine soruyorum:
Bir hastaya özgürleşmenin yolunu mu gösteriyorsunuz?
Yoksa farkında olarak ya da olmayarak ona,
“Tek çaren benim.”
duygusunu mu öğretiyorsunuz?
Ve hasta size veda ettiği hâlde çözüm hâlâ sizinle konuşmak olarak gösteriliyorsa, artık yalnızca hastanın duygularını tartışmak yetmez.
O bağın neden sonlandırılmadığını ve nasıl yönetildiğini de tartışmak gerekir.