ULUSAL HAFIZA ÖNCE KİMİN HESABINI SORACAK?

ULUSAL HAFIZA ÖNCE KİMİN HESABINI SORACAK?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 14, 2026 - 12:12

Irak Medya Ağı’nın Bağdat’ta düzenlediği toplantıda, eski rejim döneminde ve terörle mücadelede hayatını kaybedenlerin fedakârlıklarının belgelenmesi, toplumsal hafızanın güçlendirilmesi ve ulusal mirasın korunması gerektiğine ilişkin mesajlar verildi.

İlk bakışta bu yaklaşım son derece anlamlı görünüyor.

Zira bir devletin geçmişiyle yüzleşebilmesi, yalnızca tarih yazımı açısından değil, toplumsal barışın tesisi bakımından da önem taşır.

Ancak burada temel bir sorun ortaya çıkmaktadır:

Ulusal hafıza; kimin hatırlandığı, kimin unutulduğu ve kimin sorumluluğunun sorgulanmadığı bir hafıza olacaktır?

Irak Hükümeti’nin yaklaşımındaki temel çelişki tam da burada başlamaktadır. Devlet, geçmişte yaşanan bazı acıları kayıt altına almayı ve şehitlerin hatırasını yaşatmayı savunurken, aynı tarihsel dönemin ortaya çıkardığı diğer büyük yıkımları yeterince sorgulamadığında ortaya bütüncül bir tarih anlatısı değil, seçici bir hafıza politikası çıkması kaçınılmazdır.

Irak’ın yakın tarihi yalnızca eski rejimin baskıları veya terör örgütlerinin saldırılarından ibaret değildir. ABD öncülüğündeki işgal, sonrasında yaşanan güvenlik krizleri, mezhep çatışmaları, kitlesel göçler, şehirlerin yıkımı ve devlet kurumlarının zayıflaması, ülkenin sosyolojik ve ekonomik yapısını köklü biçimde değiştirmiştir. Yüz binlerce insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca kişi yerinden edilmiştir.

Blackwater’ın yaptıklarını ise söylemiyorum bile.

Dolayısıyla Irak devleti gerçekten bir “ulusal hafıza” inşa etmek istiyorsa, hafızanın yalnızca siyasi açıdan uygun görülen bölümlerini değil, bütün travmaları aynı açıklıkla ele almalıdır.

Bu mesele özellikle Irak Türkmenleri açısından ayrıca önem taşımaktadır. Kerkük ve çevresi başta olmak üzere, Türkmenlerin yaşadığı zorunlu göçler, mülkiyet sorunları, demografik değişimler ve siyasal baskı iddiaları hâlâ kapsamlı, bağımsız ve şeffaf araştırmalara ihtiyaç duymaktadır.

Bir toplumun yaşadığı travma, devletin resmî anlatısında yeterince yer bulmuyorsa o toplumdan ortak bir ulusal hafızaya inanmasını beklemek kolay değildir.

Daha kritik bir mesele ise savaş ve çatışma dönemlerinde kamu kayıtlarının akıbetidir.

Nüfus kayıtları, tapu belgeleri ve mülkiyet arşivlerinin kaybolması veya tahrip edilmesi, yalnızca tarihçilerin karşılaştığı bir arşiv problemi değildir. Bu belgeler insanların kimliklerini, mülkiyetlerini ve geçmişle olan hukuki bağlarını belirleyen temel devlet kayıtlarıdır.

Dolayısıyla bu kayıtların nasıl kaybolduğu, kimlerin bundan yarar sağladığı ve hangi sonuçları doğurduğu araştırılmadan gerçek anlamda bir tarihsel yüzleşmeden söz edilemez.

Aynı durum Irak’ın doğal kaynakları için de geçerlidir. İşgal sonrasında petrol, enerji ve diğer stratejik kaynaklar konusunda yapılan anlaşmaların şeffaflığı, kamu yararı ve ekonomik sonuçları konusunda Irak toplumunun cevap bekleyen soruları bulunmaktadır.

Ulusal mirastan söz eden bir devlet, yalnızca kültürel mirasını değil, ekonomik egemenliğini de tartışmaya açmak zorundadır.

Çünkü ulusal hafıza, devletin istediği olayları hatırlayıp istemediklerini unutması değildir.

Hafıza; mağdurun kimliğine, siyasi aidiyetine veya etnik kökenine bakmaksızın bütün acıların kayda geçirilmesini gerektirir.

Irak Hükümeti’nin önündeki asıl sınav da budur.

Eski rejimin suçlarını araştırmak elbette gereklidir.

Terörle mücadelede hayatını kaybedenlerin fedakârlıkları da unutulmamalıdır.

Fakat aynı devlet; işgalin sonuçlarını, demografik dönüşümleri, kaybolan kamu kayıtlarını, mülkiyet ihtilaflarını ve doğal kaynaklar üzerindeki tartışmalı süreçleri de aynı kararlılıkla araştırmak zorundadır.

Aksi hâlde Bağdat’ın “ulusal hafıza” söylemi, tarihsel bir yüzleşmenin değil, siyasi olarak seçilmiş bir anlatının aracı hâline gelir.

Gerçek hafıza, yalnızca kahramanlarını değil; sorularını da hatırlar.

Ve Irak’ın bugün cevaplaması gereken en önemli soru şudur:

Ulusal hafıza gerçekten bütün Iraklıların hafızası mı olacak, yoksa yalnızca devletin hatırlamayı tercih ettiği keyfekeder bir geçmiş mi?