DEVLETİN BATINÎ KAPASİTESİ: GÜÇ ARTIK SADECE GÖRÜNMEK DEĞİL
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Devletlerin gücü, yalnızca sınırlarında konuşlandırdığı askerle, envanterindeki silahla veya diplomatik kürsülerde kurduğu cümlelerle ölçülmez. Asıl kapasite, sahadaki gelişmeleri kurumsal düzene çevirebilme, krizleri yönetebilme ve başka aktörlerin hesaplarını etkileyebilme kabiliyetinde ortaya çıkar. Son günlerde Sincar’dan Güney Kafkasya’ya, Batı Trakya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan haberler, Türkiye’nin bu zahirî ve bâtınî kapasite tartışmasını yeniden gündeme taşıyor.
Irak’ın Sincar bölgesinde PKK bağlantılı Şengal Direniş Birlikleri’nin bazı askeri noktaları Irak güvenlik güçlerine devretmeye başlaması, yalnızca bir mevzi değişikliği değildir. Bağdat’ın açıklamasına göre süreç, noktaların yanı sıra personel ve silahların da devlet kurumlarına entegrasyonunu içeriyor; yaklaşık 4 bin 165 kişinin Irak güvenlik yapısına katılması öngörülüyor. Bu, bağımsız silahlı yapıların devlet otoritesine bağlanması bakımından önemli bir eşik. Ancak entegrasyonun takvimi ve uygulama ayrıntıları henüz bütünüyle net değil. Dolayısıyla “PKK tamamen çekildi” demek de “bütün unsurlar orduya katıldı” diye kesin hüküm vermek de erken. Asıl mesele, Sincar’da güvenlik sorumluluğunun kâğıt üzerinde değil, fiilen ve kalıcı biçimde Bağdat’a geçip geçmeyeceğidir.
Bu gelişme Türkiye açısından da önem taşıyor. Ankara’nın güvenlik yaklaşımı, tehdidi yalnızca sınırın öte yanında takip etmekten ibaret kalmadığında; Irak’ın kendi egemenlik kapasitesini güçlendiren düzenlemelerle birleştiğinde sonuç üretme ihtimali artar. Devlet kapasitesinin bâtınî yönü tam da burada belirir: Başka bir ülkenin kurumlarının güçlenmesini, kendi güvenliğinin sürdürülebilirliğiyle ilişkilendirebilmek.
Aynı günlerde Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov’un Ermenistan’la barış anlaşmasını tamamlama çağrısını yinelemesi de dikkat çekici. Bayramov, Bakü’nün süreci sonuçlandırmaya hazır olduğunu söylerken Ermenistan’daki anayasa tartışmalarını ve farklı takvim açıklamalarını işaret etti. Zamanlama manidar mı? Bölgesel diplomaside zamanlama elbette mesajın parçasıdır; ancak tek başına gizli bir koordinasyonun kanıtı sayılamaz. Güney Kafkasya’da barışın ilerlemesi, ulaşım hatlarının açılması ve ticaretin gelişmesi Türkiye’nin bağlantısallık vizyonuyla örtüşebilir. Ankara açısından mesele, yalnızca taraflardan birinin kazanması değil, bölgenin çatışma döngüsünden çıkarak yeni bir ekonomik ve siyasi düzene yönelmesidir.
İsrail’de “İsrail’e ölüm” yazılı pankarta Netanyahu’nun verdiği tepki konusunda ise haberin tam bağlamı önemlidir. Bu ifadeye ilişkin belirli olayı ve Netanyahu’nun doğrudan açıklamasını güvenilir kaynaklardan kesin biçimde doğrulamak mümkün olmadığından, kendisine teyitsiz bir söz atfetmek doğru olmaz. Yine de İsrail’de savaş politikalarına yönelik protestoların ve Netanyahu hükümetine dönük eleştirilerin sürdüğü biliniyor. Burada da devletin görünür gücü ile toplumun rızası arasındaki fark ortaya çıkıyor: Güvenlik söylemi, içerideki hesap verebilirlik talebini sonsuza dek bastıramaz.
Batı Trakya’daki müftü atamaları ise egemenlik ve azınlık haklarının kesiştiği başka bir cephe. Türkiye, Gümülcine ve İskeçe’de azınlığın seçtiği müftülerin tanınmasını isterken Yunanistan, kendi atama sisteminin hukuki dayanakları bulunduğunu savunuyor. Dışişleri Bakanlığı’nın tepkisi, meselenin yalnızca dinî makamlarla ilgili olmadığını; Lozan’ın yorumu, kimlik ve temsil hakkı üzerinden yürüyen diplomatik bir mücadele olduğunu gösteriyor. Etkili devlet, itirazını yüksek sesle dile getirmekle yetinmez; hukuki dayanaklarını tutarlı biçimde ortaya koyar ve uluslararası kamuoyuna anlatabilir.
Atina’nın Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatına ilişkin itirazını Birleşmiş Milletler’e taşıması da aynı mücadelenin Doğu Akdeniz ayağı. Adım, Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi’nin 2019 mutabakatını onaylamasının ardından geldi. Yunanistan, anlaşmanın kendi adalarının deniz yetki alanlarını ihlal ettiğini savunuyor; Türkiye ve Libya ise mutabakatı ikili bir hukuki çerçeve olarak görüyor. İhtilafın sürmesi, diplomatik notaların tek başına denizlerdeki denklemi değiştirmediğini; hukuk, sahadaki ilişkiler ve siyasi meşruiyetin birlikte işlediğini hatırlatıyor.
Bütün bu başlıkları tek bir gizli planın parçaları saymak yerine, ortak bir eğilimi okumak daha sağlıklı: Bölgesel aktörler kurumları, anlatıları ve uluslararası hukuk zeminini kullanarak alan açmaya çalışıyor. Türkiye’nin kapasitesi de yalnızca askerî caydırıcılığında değil; Irak’la güvenlik işbirliğini, Kafkasya’da barış ihtimalini, Batı Trakya’da hak savunusunu ve Libya mutabakatını aynı stratejik akıl içinde takip edebilmesinde ölçülecek.
Zahirî kapasite görünen güçtür; bâtınî kapasite ise o gücü kalıcı sonuca dönüştüren akıl, sabır, kurum ve diplomasi bütünüdür. Türkiye’nin önündeki eşik, her gelişmeye tepki vermek değil, gelişmelerin yönünü etkileyen güvenilir bir düzen kurucu olabilmektir. İvme, ancak iddia sahada doğrulandığında devlet kapasitesine dönüşür.
Bu yaklaşımın sınavı, başarıyı yalnızca açıklamalarda ilan etmemektir. Sincar’da silahların gerçekten tek komuta altında toplanması, Kafkasya’da anlaşmaların uygulanması, azınlık hakları tartışmasının hukuki zeminde sürdürülmesi ve Libya dosyasının diplomatik takipten kopmaması gerekir. Kurumsal devamlılık, istihbarat ile diplomasi arasındaki eşgüdüm ve ekonomik araçların devreye sokulması, stratejik iradeyi günlük haber akışından ayıran temel ölçütlerdir. Böylece nüfuz, geçici görünürlükten kalıcı etkiye dönüşebilir.