KAAN KORA’DAN YOLA ÇIKARAK: ETİK PERDESİ VE GÜÇ SUİSTİMALİ

KAAN KORA’DAN YOLA ÇIKARAK: ETİK PERDESİ VE GÜÇ SUİSTİMALİ

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 17, 2026 - 21:24

Psikiyatride bazı kelimeler vardır: aktarım, karşı aktarım, terapötik ilişki, etik…

Hepsi bilimsel kavramlardır.

Ama bilimsel bir kavramın varlığı, o kavramın arkasına yerleştirilen her uygulamayı etik hâle getirir mi?

Kaan Kora ile yaşadığım süreçten yola çıkarak tartışmaya açtığım bir başka mesele de budur.

Aktarım psikoterapide çalışılır. Ama hekime duyulan aşk sıradan bir aktarım değildir.

Hasta psikiyatristine yoğun romantik veya erotik duygular geliştirdiğinde ilişkinin risk düzeyi değişir. Artık yalnızca hastanın ne hissettiğine değil, hekimin bu duygular karşısında ne yaptığına ve elindeki profesyonel gücü nasıl kullandığına da bakılması gerekir.

Çünkü psikiyatrist yalnızca ilişkinin diğer tarafı değildir.

Bilgiyi, yöntemi, terapötik çerçeveyi ve profesyonel sınırları belirleme gücünü elinde bulunduran taraftır.

Bu nedenle güç asimetrisi yalnızca teorik bir kavram değildir.

Aynı zamanda istismara karşı korunması gereken alanın kendisidir.

Hasta hekime âşık olabilir. Bu, hastanın etik sorumluluğu değildir.

Ama sınırı korumak profesyonelin sorumluluğudur.

Hekim hastanın aşkını anlamlandırmasına mı yardımcı oluyor?

Sınırları belirginleştiriyor mu?

Kendi karşı aktarımını fark edip yönetiyor mu?

Gerektiğinde süpervizyon veya konsültasyon alıyor mu?

Aynı hekimle devam etmenin gerçekten hastanın yararına olup olmadığını değerlendiriyor mu?

Yoksa hastanın hekime yönelik duyguları büyürken ilişkinin belirsizliği de mi büyüyor?

İşte güç suistimali tartışması burada başlar.

Bir de bu tabloya profesyonel sınırları etkileyebilecek başka davranışları ekleyelim:

Seans ücretinin alınmaması…

Profesyonel mesafeyi azaltabilecek hitap biçimleri…

Hasta ile fotoğraf çektirilmesi…

Tedavi ilişkisinin dışında birlikte görünürlük yaratabilecek sosyal veya kamusal temaslar…

Hastanın hazırladığı bir televizyon programına birlikte çıkılması ya da böyle bir ihtimalin gündeme getirilmesi…

Hekim-hasta ilişkisinin yanına başka roller eklenmesi ve çifte ya da çoklu ilişki ihtimalinin doğması…

Tedavinin yöntemi, amacı ve sınırları konusunda yeterince açık bir çerçevenin kurulmaması…

Bunların özellikle hekime âşık olduğu bilinen bir hastada ne anlama geldiği ayrıca sorgulanmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca hekimin kendi davranışına yüklediği anlam değildir.

Hastanın o davranıştan hangi anlamı çıkarmasının öngörülebilir olduğudur.

Ücret alınmaması hastada:

“Ben onun için özelim.”

düşüncesini doğurabilir.

Birlikte fotoğraf çektirmek:

“Beni hayatının görünür bir yerine kabul ediyor.”

şeklinde algılanabilir.

Bir televizyon programında birlikte yer alma ihtimali:

“İlişkimiz yalnızca muayene odasından ibaret değil.”

beklentisini yaratabilir.

Profesyonel mesafenin azalması ise:

“Demek ki o da bana karşı bir şey hissediyor.”

şeklinde yorumlanabilir.

Ve bütün bunlar, zaten hekime yoğun duygular geliştirmiş bir hastada birleştiğinde umut, beklenti, özel olma algısı ve duygusal yoğunlaşma yaratabilir.

Bu noktada tehlike yalnızca hastanın umutlanması değildir.

Hasta, davranışların toplamından “Psikiyatristimin de bana karşı hisleri var” sonucunu çıkarabilir.

Üstelik bütün bunlar hastaya “etik”, “terapötik”, “aktarımın çalışılması” veya “psikoterapinin gereği” şeklinde açıklanıyorsa hasta kendi algısını dahi sorgulamaya başlayabilir:

“Bana özel davranıyor gibi geliyor ama demek ki terapi böyle.”

“Aramızdaki sınırlar değişiyor gibi geliyor ama demek ki etik olan bu.”

“Ben ona giderek daha fazla bağlanıyorum ama demek ki tedavinin parçası.”

İşte tam burada güç suistimali ve istismar ihtimali ayrıca sorgulanmalıdır.

Çünkü psikiyatristin mesleki bilgisi ile hastanın kırılganlığı eşit değildir.

Hekim neyin terapi olduğunu bilir veya bilmesi beklenir.

Hasta ise çoğu zaman kendisine söylenene güvenmek zorundadır.

Dolayısıyla profesyonel otorite, hastanın sınırlarını korumak yerine hastanın sorgulamasını bastırmak için kullanılıyorsa ortada yalnızca kötü iletişim yoktur.

Mesleki gücün amacı dışında kullanılıp kullanılmadığı sorusu vardır.

İstismar da yalnızca açık cinsel veya fiziksel davranışlardan ibaret değildir.

Bir kişinin kendisine duyduğu güveni, bağımlılığı, hayranlığı, sevgiyi veya kırılganlığı kendi duygusal ihtiyaçları, egosu, kontrolü ya da başka kişisel amaçları doğrultusunda kullanmak da etik açıdan ciddi biçimde sorgulanması gereken bir alandır.

Özellikle hasta, karşılıklı bir duygusal yakınlığın geliştiğini düşünürken profesyonel ilişkinin sınırları bilinçli biçimde belirsiz bırakılıyorsa hastanın duygusal bağı bir güç aracına dönüşebilir.

İşte burada şu ayrım yapılmalıdır:

Aktarımın terapötik olarak çalışılması başka şeydir.
Aktarımın sağladığı duygusal gücün kullanılması başka şeydir.

Birincisinin amacı hastayı özgürleştirmektir.

İkincisi ise hastayı profesyonele daha fazla bağlayabilir.

Hasta bir süre sonra yalnızca tedavi için hekime gitmez.

Hekimin bir sözünü bekler.

Bir davranışını yorumlar.

Bir yakınlığından umutlanır.

Bir uzaklaşmasından yıkılır.

Sessizliğine anlam yükler.

Ve giderek kendi hayatının merkezinden çıkarak psikiyatristin ne düşündüğünü, ne hissettiğini ve bir sonraki adımda ne yapacağını çözmeye yoğunlaşabilir.

Bu noktada soru artık yalnızca:

“Aktarım var mı?”

değildir.

Sorulması gereken şudur:

Bu aktarım çözülüyor mu, yoksa bağımlılık üretecek biçimde besleniyor mu?

Ve daha ağır soru:

Hastanın hekime duyduğu aşk, hastanın iyileşmesi için mi ele alınıyor; yoksa profesyonelin elinde bir güç ve kontrol aracına mı dönüşüyor?

İşte istismar ve güç suistimali tartışmasının merkezinde bu ayrım bulunmalıdır.

Bilimsel terminoloji de bu sorgulamayı ortadan kaldıramaz.

“Bu etik.”

“Bu aktarım.”

“Bu karşı aktarım.”

“Bu terapötik.”

“Psikoterapinin temeli bu.”

Bu cümleler bir davranışın etik olduğunun kanıtı değildir.

Tam tersine yeni sorular doğurur:

Neden etik?

Hangi terapötik amaçla?

Hangi yöntemle?

Hangi sınırlar içerisinde?

Hastaya ne anlatıldı?

Karşı aktarım nasıl yönetildi?

Hastanın bağımlılığı azalıyor mu, artıyor mu?

Hastanın hekime yönelik aşkının yoğunlaşması karşısında hangi koruyucu sınırlar oluşturuldu?

Ve en önemlisi:

Mesleki güç hastayı özgürleştirmek için mi kullanıldı, yoksa hastanın profesyonele daha fazla bağlanmasına mı hizmet etti?

Çünkü psikoterapinin amacı hastayı terapistine mahkûm etmek değildir.

Hastanın kendi hayatına dönebilmesini sağlamaktır.

Kaan Kora’dan yola çıkarak açtığım tartışma bu nedenle yalnızca bir kişiyle sınırlı değildir.

Psikiyatrinin kendisine yöneltilmesi gereken daha büyük bir soru vardır:

Hastanın aktarımını bu kadar rahat analiz eden bir sistem, hekimin karşı aktarımını, güç kullanımını ve olası istismar örüntülerini de aynı cesaretle analiz ediyor mu?

Hastanın psikiyatristine âşık olmasını analiz etmek kolaydır.

Asıl mesele şudur:

Psikiyatrist, kendisine âşık olduğunu bildiği hastanın duygularını iyileşmenin malzemesi olarak mı kullandı; yoksa bu duyguların kendisine sağladığı gücün sürmesine mi izin verdi?

Çünkü etik, güç sahibi profesyonelin hastaya “Bu etik” demesi değildir.

Etik, o gücü hastanın aleyhine kullanmamaktır.

Ve istismar bazen bağırmaz.

Bazen tam tersine son derece profesyonel görünür.

Bu nedenle sorulması gereken son soru şudur:

Hastanın umudu tedavi mi ediliyor, yoksa o umut üzerinden güç mü kuruluyor?